14.1 C
Hamburg
Dienstag, Mai 11, 2021
StartNewsAutorenAli Şeker: KAPI ÖNLERİNDE SEVGİYLE PİŞMEK

Ali Şeker: KAPI ÖNLERİNDE SEVGİYLE PİŞMEK

İçimizi ne kadar acıtsa da…
Ele avuca gelmeyen yaşadıklarımız, keşke şimdiki zaman olsaydı…

İnsan: Bu kaskatı ve kasvetli havadan, siyaset düzleminde gerçekleşen birbirinin tek tekrarı, bu tek nakaratından kurtulmak istiyor. Bizim dışımızda, doğa gerçekliği yine kendi bilindik değişmeyen renkleriyle, Mart ayının Nisan ayına el verdiği bugünlerde sessiz sedasız bahara evrilmeye başladı. Haydi hayırlısı demek de bir şey ifade etmiyordu, insanlığın gözü aydın olsun! Ağaçların rengârenk çiçeğe durmasının durumu, bir kopyası, bir simgesi, bir benzetmesi gözlerimizde şekil buluyor. Sürü bağışıklığı algoritmasına neredeyse aylar kala, bu günlerde hemen herkesin, mahallemizdeki yan komşumuzun da sevgiden – yakası açık kapı önlerinde pişen bir sohbetten bile çok uzaklaştığını, sadece zihinsel dünyalarımızla sağ kalmaya çalışmak, herkesin bireysel hanesine yazılan bir kazanç olmaktan öteye gitmeyen, sadece bireysel bir egoya sığınmaktı bu yaşadıklarımız…

“ Dünyayı tedirgin eden her türlü değişime rağmen… Ne olursa olsun, umuda hep yer vardı. Bahar, solgun bir yüzün hüznünü yırtıyordu. Kendi bilindik değişmeyen renkleriyle birlikte…”

Bu havadan uzaklaşmanın kendimce bir yolunu bulmaya çalışıyorum. Yine elli altı saatlik kapanmaya kapı araladığımız, tatil günlerinin kısmi kapanmasının bu kaçıncı çetelesiydi bilerek isteyerek tutmadığım. Tam kapanmanın hiç yaşanmadığı seksen üç milyonluk bir ülkede, her gün üç haneli sayılara indirgenmiş insan ölümleri. Ümmetçi bir bakış açısının, sosyal devlet olma anlayışını sadece kendi hanelerine pay ettiği, kısmi kapanmaların tüm yükünü yoksul ve çalışan kesimlerin sırtına yüklediği paradigmanın hem yerli hem milli hem de küresel kapitalist bir tezahürüydü. Herkesçe bilinen bu küresel salgının nerede, nasıl duracağını hiç kimsenin öngörmediği, bilim insanlarının da yönetene biat ettiği bu süreçte, bilimin de bir tükenmişlik halini yaşıyoruz…

Biraz nostalji: Bin dokuz yüz yetmiş sekiz yılının sonbaharında Ege’nin körfez kenti olan İzmir’in her ne kadar adı Narlıdere olsa da nar ağaçlarının bizim geldiğimiz senelerde gözümüze pek ilişmediğini söyleyebilirim. Belki de biz el emeğinden başka hiçbir maddi birikimi olmayan insanların o günkü koşullarda nar ağaçlarının güzelliği ve rengârenk görselliği yoksunluğumuzdan dolayı gözümüzden kaçmış olabilir. Ülkemizde her coğrafi bölgeden insanlarımızın iç göç yaşadığı bin dokuz yüz yetmişli yılların sonuydu. Yetmiş sekiz kuşağının bir o kadar mağdur bir o kadar da bürokraside söz ve yetki sahibi olduğunu sonraki yıllarda öğrenecektik. Bu ülkede kendilerini sahip hisseden faşist – ırkçı – milliyetçi kesimlerin, ev sahibiymişçesine evinin önünü temizlediği bir süreç işliyordu, devrimci – demokrat insanların üzerinde… Yetmiş sekizli yılların o karanlık günlerinde, insan avının devlet ve çeteler eliyle başlattığı bir dizi katliamlar, ilerici solcu insan öldürüşleriyle, bir sürecin on iki Eylül’e ramak kaldığı yıllarda. Bizim aileler gibi topraksız köylülerin de payına iç göç yolları düşmüştü. Analarımızın Kürtçe “Lorik – lornayîş” ana ezgilerin dillerinden hiç eksilmediği günlerde, egemen bir dilin asimilasyonuna henüz gönül kapılarını açmamışlardı…

Ben gibi gençlerin tek derdi ise daha akıcı düzgün bir Türkçeyle konuşmak, bunu ulu orta yerde el ve göz mimiklerimizle daha da süslemekti. Bu anlayış o zamanki zihnimizde çok çabuk yer bulmuştu arabesk kültürünün de etkisiyle. O günlerin siyasal atmosferinde, bu bir özenti mi, yoksa bir şirinlik miydi, farklı bir dile adapte olmak mıydı, bunun farkında değildik? İş – aş – ekmek yoksulluğu düşünmekten dolayı üstü örtülü asimilasyona açık ve bihaberdik. Yaşam koşullarının somut gerçekliği bizi avuçları arasına almıştı. Liseyi yeni bitirmişim her işe girmeyi de kendime yediremediğim zamanlarım, sanatın görsel iki türüne “ resim ve sinema “ oldum olası bir tutkum vardı. Bu tutkum daha sonraki yıllarda ele avuca gelen somut bir gerçekliğe dönüşecekti Beyoğlu’nun arka sokaklarında. Anne ve babamın oğlum bir iş bul sözlü telkinleri arasında, aklımda gitgide şekillenen sinemaya karşı olan duygularımın buna hep engel olmaya başladığı günler… Nasıl iş bulabilirim arayışı ve yoksunluğu içinde iş arayışlarım kısa bir dönem de olsa inşaat işçiliğiyle noktalandı. Bu bir hafta boş bir ay dolu inşaat işçiliği günlerim böylelikle devam etti. Yeni bir gün, yeni bir Eylül sabahına uyandığımızda 12 Eylül askeri darbesiyle yüzleşmemiz bir oldu. Türkiye halkı uzun bir süre o karanlık günlerin etkisinde cebelleşip durdu, yıl iki bin bir aynı temel sorunlarıyla bir türlü yüzleşmeye korkan iktidarlarca yönetilmeye devam eden bir Türkiye fotoğrafı. Yine biz göç edenlerin payına daha kötü yaptırımlar uç vermeye başlamıştı. Girdiğim her komu sınavını kazanmama rağmen sözlü sınavlarda kaybeden taraf hep ben olurdum. Nerelisin, ne tür kitap okuyorsun, hangi yazarı seviyorsun, en sonunda da neden buralara geldiniz? Gibi sorular yumağı… Bilmiyorum, belki de çatık kaşlı pos bıyıklı olduğumdan dolayı “ Çatık kaşlarımın gamzesinde bir çift şahin dolanır.” buna benzer sorulara birebir muhatap oldum. Belli bir noktadan sonra ben de bu devamlı işe girme girişiminden vazgeçmeye başladığım günlerde, İzmir İşçi Bulma Kurumu’ndan bir iş daveti aldım. İzmir’in Bergama ilçesinde Tabu Kadastro Müdürlüğü’ne memur olarak işe başlayabileceğim belirtilmişti. Ama ben devlet dairesinde çalışma düşüncesinden oldukça uzaklaşmıştım. Özgür çalışmanın her türlü zorluğuna karşı kendimi serbest çalışma koşullarına çoktan hazırlamıştım. Çünkü bu zaman zarfında sinemaya gidip gelmelerim devam ediyordu. O yıllarda adına şiir bile diyemeyeceğim duygu ve düşüncelerimi kaleme almaya başlamıştım. Ve bu yazın düşün eylemselliği Beyoğlu’nun arka sokaklarında daha da evrensel bir kompozisyon çizgisinde şiir ve edebiyat serüvenim olarak devam etti bu güne dek…

Elimizdeki gaz lambası, tası tarağımızla birlikte Narlıdere ilçe merkezinin çeperindeki mahallenin dik yamaçlarına, tek tük armut ve zeytin ağaçlarının arasındaki boş hazine arazisi bildiğimiz, artık yeni göç eden hanelerin varoluş ya da diğer adıyla gece yapılan evler yaşam alanlarımız olmuştu. Daha sonraları o yerleşim alanının tapulu arazi olduğunu öğrenecektik. Yaşadığımız gecekondu mahallesinde her il ve bölgeden gelen insanlar vardı. Yukarı köy mahallesinde yaşayan Tahtacı olarak bilinen o köyün yerlilerinin ve Narlıdere halkının yaşamlarının içine iştirak etmiştik. Artık bu varoluşlar da yani gecekondu bölgesi biz farklı bölgelerden oraya göç eden insanların kalıcı bir gerçekliği olmuştu. Belki de o günlerde gece kondu yapmak serbestîsinin arka planında, yoksulluğa mecbur bırakılmış Anadolu ve yoksul Kürt halkını yerinden göç ettirmenin asıl amacı bir asimilasyon politikasnın olmasıydı. Tabiidir ki, bu iç göç yolların açılmasına özellikle okuyan, daha önce Türkiye metropollerine yaz tatili dönemlerinde çalışmaya gidip – gelen liseli veya okuyan gençlerin topraksız ailelerini ikna ederek, doğdukları toprakları terk etmesiyle, bu iç göç yollarının kapılarını kendi insanlarına da açtıklarını söyleyebiliriz. O geçmiş günlerin hiç unutamadığım bir anı vardı annelerimizin geleneksel kofi dediğimiz başlarına geçirdikleri bu Kürt Kızılbaş motifli başlıktan dışarıya iki tutam saç kâkülleri yanaklarından aşağıya doğru sarkardı, “ Ero, biko – biko hayre xo bivinde” sözleri eşliğinde…

Yaşadığımız yerler genelde iki göz odalı, tuvaleti dışarıda bez örtülü kapısı olan, yerine göre iki yüz ya da yüz elli metre karelik alanı gece kondu simsarlarından parayla yerini aldığımız yaşam alanları vardı. Bu söylediklerimi çokta aşan gece kondu toprağına oldukça el koyan birçok bölge insanımız da vardı. Sabahın köründe üstü açık arabalara kadınlı – kızlı – erkeklerin doluştuğu bir yolculuk narinciye bahçelerinde sona ererdi. Mandalina veya portakal toplama iş günümüz gündoğumundan gün batımına kadar devam ederdi…

Sonbaharın altın sarısı renginde gülen narinciye bahçelerinde liseyi henüz yeni bitirmiş biz gençlerin payına da sırt sepetiyle küfecilik yapmak düştü. Sabahın köründe üstü açık arabalara gecekonduda yaşayan hemen – hemen her aile çoluk çocuğuyla arabaya doluşurduk. Ve bu narinciye öyküleri her sonbaharda yeni göç eden ailelerin yol hikâyeleriyle farklı düşlere yelken açardı. Çünkü daha önce taşınan ailelerin artık yerleşik bir yaşamları az çok oturmuştu. Her ne kadar farklı yerlerden gelmiş olsak da, bu her yanına güneş doluşan yerine göre tek pencereli bir oda ya da iki odalı iki pencereli evlerin kapı önlerinde iş dönüşü çay içmeler ve sohbetler sevgiyle pişiyordu. Kapı önlerinde toprağa bastığımız zemin bizlerin mahalleye açılan penceresiydi… Ve şuanki tabirle demir parmaklıkları, duvarı olmayan evlerin balkonlarıydı…

Her şeyi bilen ne efsunlu bir lambamız ne de bir yüzüğümüz vardı! Ama birbirinin sorunlarını dert edinen, komşularımızla her zaman kapı önlerinde sevgiyle pişirdiğimiz kelimelerimiz vardı…

Ali Şeker

Anzeigen

-Advertisment -spot_img
spot_img
spot_img
spot_img
spot_img
spot_img
spot_img

Most Popular