5.9 C
Hamburg
Montag, April 19, 2021
Start Home Şair Mehmet Erte, bir toplumun sahip olabileceği en yoğunluklu kültürel malzemenin şiir...

Şair Mehmet Erte, bir toplumun sahip olabileceği en yoğunluklu kültürel malzemenin şiir olduğunu söyledi

İSTANBUL (AA) – HİLAL UŞTUK – Varlık Dergisi Editörü, şair Mehmet Erte, şiiri değerli kılan öncelikli unsurlardan birinin gelenek olduğunu belirterek, „Çağdaşlarınızın geçmişte yaşamış şairlerden Turgut Uyar, Edip Cansever, Nazım Hikmet’i, Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan nasıl etkilendiğini bilmiyorsanız, kendi yeni şiirinizi de bilemezsiniz.“ dedi.

Türkiye ve dünyada şiirin durumu, şiirle olan bağı ve Varlık Dergisine ilişkin AA muhabirine açıklamada bulunan Erte, çok genç yaşta şiirle tanıştığını dile getirerek, „Zaten Cemal Süreya’nın dediği gibi, ‚Bir kişi ya genç yaşında şiirle tanışır ya da tanışamaz. Çünkü şiirle en küçük yaşlarımızdan itibaren, dil üzerinden irtibat kurmamız gerekiyor. Yine Cemal Süreya’nın dediği gibi, ’40 yaşından sonra romancı olabilirsiniz ama şair olma ihtimaliniz çok az.‘ Şiir bana, yeryüzünde nerede bulunduğuma dair bir biliş geliştirmem gerektiğini anlattı. Çünkü şiir türü varoluşa dair bir sorgulamadır. İlk defterime şöyle bir not almış, kapağına isim vermeye çekinmiştim ama dibine küçük bir not yazmıştım, ‚Varoluş üzerine araştırmalar‘. Yani ben bir şiiri şarkı olarak, bir eğlence veya büyülenme alanı olarak düşünmedim. Elbette Baudelaire’in dediği gibi şiir hem bir büyülenmenin görüldüğü türdür hem de büyüler. Buna hiçbir itirazım yok fakat şiir benim için daha en başından itibaren varoluş üzerine bir araştırma olageldi.“ diye konuştu.

Erte, etkilendiği ilk şairin Yorgos Seferis olduğunu söyleyerek,“Ben İzmir Çeşmeliyim. Urla’da Çeşmealtı’nda onun doğduğu ev var. Orada o evi görmüş ve merak etmiştim, Yorgo Seferis kim diye. Şiirleriyle tanıştığımda çok etkilendim. İlk etkilendiğim şair o ama daha sonra şiirle irtibat kurmamı sağlayan şairler, Edip Cansever, Turgut Uyar gibi isimler oldu.“ ifadelerini kullandı.

Bazı yabancı şairlerin şiirlerini İngilizceden okuduğunu aktaran Erte, şunları kaydetti:

„Hep karşılaştırma yapmak istedim; İspanya’da şiir şöyle, Türkiye’de böyle, diye. Ancak bu karşılaştırmayı yaparken çok basit bir hataya düşüyoruz. Şiiri, dolar karşısında avro ya da Türk lirası gibi veya ticari bir ürün gibi düşünüyoruz. Oysa şiir en kültürel malzemedir. Bir toplumun sahip olabileceği en yoğunluklu kültürel malzeme şiirdir ve Türkiye’de yapılan hatalardan bir tanesi şiiri değerlendirirken topluma karşı durumuna bakmak. Yani diyoruz ki mesela, ‚Şiire az ilgi gösteriliyor, şiir okunmuyor.‘ veya şiire toplumsal bir görev biçiyoruz. Diyoruz ki şiir, toplum adına şunları, şunları yerine getiriyor. Oysaki tam tersini yapmalıyız. Bir toplumun şiire olan mesafesine bakarak seviyesine karar vermeliyiz. Yani şiirin topluma olan mesafesine bakacağımıza toplumun şiire olan mesafesine bakmamız gerekiyor.“

„Yeni olanın nüfuz etmesi zordur“

Mehmet Erte, şiirde yenilik arayışlarında sürekli yaşanan sorunlara değinerek, „Mesela ikinci yeni ve garip şiiri, 1970’lerde yazılan toplumcu şiir, vs. adı toplumcu olsa da şiir her zaman fildişi bir kuleye kapanmakla suçlanmıştır. 2000’lerin başında deneysel şiirin başına gelen şey de budur. ‚Toplumun dışına çekildi, fildişi bir kuleye kapandı. Bu çocuklar kelimelerle oynuyor‘, gibi sözlerle adlandırıldılar. Bu normaldir. Çünkü yeni olanın nüfuz etmesi zordur. Yeni olanı kavramak, onu hayata geçirmek, hayatın içerisinde onu teneffüs etmek zordur. Yani şiirden şöyle bir şey beklememeliyiz, bir anda parlıyor, bizi etkisi altına alıyor ve ondan sonra uçup gidiyor. Şiir böyle bir şey olmamalı. Bizim alışkanlıklarımızı sarsmalı. Bir şiir okuduktan sonra nesneleri, eski yerlerinde bulamamalıyız. Çünkü şiirin veya herhangi bir sanat türünün var oluşu, bütün bu anlamları değiştirmek üzerine kurulur.“ açıklamasını yaptı.

Şiirde kullanılan kelimelerin günlük yaşamda defalarca kullanıldığının altını çizen Erte, şu bilgileri verdi:

„Şairler, kelimelerin diş izleri taşıdığını, yani kendileri o kelimeyi telaffuz etmeden önce başkaları tarafından hatta milyonlarca insan tarafından telaffuz edildiğini, çiğnenip tükürüldüğünü en iyi fark eden kişilerdir. Bunun o kadar bilincindedirler ki şiir yazarken ortak dilde bir delik açmaya çalışırlar, ortak dilden kaçarlar. Bunu bazen imgeyle metaforla yaparlar. Bazen çeşitli deneysel, biçimsel girişimlerde bulunurlar ama bazen de illa ki dediğim yollara başvurmak şart değildir, doğrudan günlük dili kullanırlar. Fakat öylesine alışılmamış bir şekilde dokusunu değiştirirler ki, biz bir şiirin içinde bulunduğumuzu hemen anlarız. Böyle bir şey şiir.“

Erte, şairlerin, ‚Şiire başlıyorum.‘ diyerek yazmaya başlamadığını belirterek, „Bir tartışması vardır. Dil içerisinde vermiş olduğu bir bağlamsal mücadele vardır. Şiir bunun neticesinde ortaya çıkar. Ama şairin şair olmak için ille de şiir yazması gerekmez. Çok uzun yıllar susmuş veya birkaç kitap çıkardıktan sonra ömrünü suskunlukla geçirmiş birçok şair vardır. Yani şiirle hemhal olmak için sürekli şiir yazmaya gerek yok. Şiir biraz da sabır ve bekleme işi. Şu konuda yanlış anlaşılmak istemem, 40 yaşından sonra da şiire başlanabilir. Fakat Cemal Süreya şunun altını çiziyor, ‚En küçük yaşlarımızdan itibaren dile irtibat kurmuş olmalıyız.‘ diyor. Bu ne demek oluyor? Dili hepimiz kullanırız, doğduğumuz andan itibaren. Ali de Veli de Ayşe de Fatma da kullanır. Cemal Süreya demek ki sıradan bir kullanımdan bahsetmiyor. Onun içini yontmaktan, ona biçim, şekil vermekten bahsediyor.“ değerlendirmesinde bulundu.

Şiirin her yerde çok dar bir alana hapsolduğuna vurgu yapan Erte, „1992 yılında Varlık Yayınları’ndan çıkmış bir antoloji var. Yaşayan Amerikalı Şairler Antolojisi. Talat Sait Halman’ın hazırladığı bu seçkinin önsözünde Talat Bey diyor ki; ‚Şiir, Amerika’da akademiye hapsolur.‘ Nedir Amerika’daki durumu? Yaratıcı yazarlık, şiir bölümleri var ve binlerce insan bu bölümlerde okuyor. Şiir yazıyor fakat aynı oranda şiir okumuyor. Hadi 1990’larda Talat Sait Halman bunu demiş. Bugün bakıyoruz, Ben Lerner, Amerikalı bir şair ve roman yazarı. Onun bu konuda ne dediğine bakıyoruz. O da üç aşağı beş yukarı aynı şeyi söylüyor. Amerika’da veya diğer Avrupa ülkelerinde de durum aşağı yukarı aynı. Yani sürekli, ‚Şiir öldü.‘ nidaları yükseliyor. Bu her yerde aynı. Şiir dar bir alana kapatıldı ve bu bundan ötürü de şiir festivalleri, oturumları, etkinlikleri, şiir dinletileri, çok yaygın. Bu Türkiye’de de, Avrupa’da da, Amerika’da da böyle. Çok yaygınlaştı. Bir bakıma şairler, şairleri dinliyor, şairleri ağırlıyor.“ dedi.

„Şiir, şiire bakarak değerlendirilmeli“

Şair Erte, şiirin bir tür performans sanatı olduğunu aktararak, şöyle devam etti:

„İnsanlar şarkıyla müzikle şiir okuyor. Bir bakıma, şiiri tiyatro gibi sahneye koyuyor. Böyle bir durum da var. Bunun dışında hala kağıt, kalem veya bilgisayarla yazılan ve sessizce okunan kelimelerle yoluna devam eden şiir de var. Bu Türkiye’de de dünyada da böyle ancak Türkiye özelinde şunu söyleyebilirim. Mesela 2000’li yılların başında şiir konusunda birçok tartışma vardı, somut, soyut, deneysel, geleneksel, lirik şiir, madde şiir, vs. Şiirin tartışıldığı eposta grupları vardı, Şiir Penceresi, Şiir Postası gibi. Bunlardan en meşhuru veya en rağbet göreni herhalde Şiir Postası’ydı. Dergiler vardı ve bu dergiler yıllık yayınlardı. 100’e yakın dergi vardı Türkiye’de. Bir o kadar da fanzin vardı. Bunların ömrü çok sürmedi. 2010 gibi, yarısından çoğu tükendi, gitti. Bugün ulusal diyebileceğimiz, bütün Türkiye’ye dağıldığını söyleyebileceğimiz ama gerçekte dağılmayan edebiyat dergisi sayısı 3-4. Bunun içinde en meşhurların adını verebilirim. Durum bu.“

Şiirin şiire bakarak değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizen Erte, teknolojinin geliştiğini, sosyal medya kullanmayan pek kimsenin kalmadığını, bununla birlikte matbu yayınlara isteğin azalmış olabileceğini ifade etti.

Erte, yeni neslin daha farklı araçlar üzerinden metinlere ulaşmak istediğini, bu nedenle de dergilerin sayısının azalabileceğini kaydederek, „(Bunlar) Her zaman şiirin, bir edebi türün, bir sanat dalının karşı karşıya olduğu tehlikelerdir. Böyle dönemler gelir, geçer. Dönem değişiyordur ve yeni döneme uygun bir sisteme geçilmesi gerekir.“ diye konuştu.

Kendisinin çok az şiir yazdığına işaret eden Erte, „Suyu Bulandıran Şey“ ve „Alçalma“ adlı şiir kitaplarının ardından, „Çatlak“ adını verdiği üçüncü kitabının da şiirseverlerle buluşacağını dile getirdi.

Mehmet Erte, genç şair adaylarına önerilerde de bulunarak şunları söyledi:

„Şiir varsa, şiirin tarihi de vardır. Türkiye’de şiirin tarihi varsa, şiir yazılmaya devam edecek demektir. Öncelikle bunu kavramalarını isterim. Herkes, kendi yazdıklarını okuyarak veya ufkuna sadece klasik şairleri ve yazarları koyarak yoluna devam edebileceğini zannediyor. Halbuki öncelikle şiirin geleneğini bilmemiz gerekiyor. ‚Önce şiirin geleneğini öğrenin, ondan sonra şiir yazın.‘ demek istemiyorum. Fakat şiiri değerli kılan öncelikli unsurlardan birinin, gelenek olduğunu ifade etmek istiyorum. Eğer çağdaşlarınızın geçmişte yaşamış şairlerden Turgut Uyar, Edip Cansever, Nazım Hikmet, Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan nasıl etkilendiğini bilmiyorsanız, kendi yeni şiirinizi de bilemezsiniz. Siz sadece Turgut Uyar, Edip Cansever okuyarak şiir yazmaya başlayabilirsiniz ama devam edemezsiniz. Çağdaşınızın, hemen yanı başınızdaki arkadaşınızın da o şairlerden nasıl etkilendiğini görmeniz gerekiyor.“

„Varlık Dergisinin 1933’ten itibaren tüm arşivi okuyucuya açıldı“

Editörlüğünü yaptığı Varlık Dergisine de değinen Erte, „Varlık her dönem gençlerle irtibat kurabilen bir dergi. Sadece benim editörlüğünü üstlendiğim dönemde değil, geçmiş dönemlerde de böyle. Elbette belki 88 yıllık tarihi içerisinde 5-10 yılı hatta birkaç tane 5-10 yılı harcamış olabilir. Fakat bir şekilde gençlerle irtibat kurabilmiş olmalı ki bu yaşına gelsin. Arkasında bir holding, bir sponsor desteği yok. Sadece okurların verdiği destekle yoluna devam eden bir dergi. Ancak son yıllarda yaşadığımız ve gittikçe bizi bunaltan bir durum var; dağıtım. Yani okur dergiye ilgi gösterse bile henüz alışkanlıklarını değiştirmediği için dergiye dokunmak, dergiyi okumak istiyor. Onu eline alıp bakmak istiyor. Dergi dağılıyor mu? İstanbul’da 2-3 kitapçıya gidiyor. Ankara ve birkaç büyük şehri daha sayalım. Hakkari’ye, Kars’a, Trabzon’a Artvin’e, taşraya gidiyor mu? Gitmiyor. Eğer biz dergilerimizi dağıtamazsak, okurla ilişkisini sorgulayamayız demektir.“ dedi.

Erte, pandemi sırasında Varlık’ın abone sayısının arttığının altını çizerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

„Çünkü biz derginin hazırlığında herhangi bir kesintiye gitmedik. Yani, ‚Pandemi oldu, biz artık kitabevlerine yeteri kadar dağılamıyoruz.‘ deyip, dosya konularını, sayfa sayısını azaltmadık veya yeni alanlara açılmayı bırakmadık. Aksine, mesela ben ‚Deneysel Müzik‘ ve ‚Kısa Filmin Uzun Sözü‘ diye köşe açtım. Çok genç yönetmenler ve müzisyenlerle bu köşede söyleşiler yapıyorum. Bunu da anlamlı buluyorum. Biz bunu bir okuyucu bile olsa, yapabileceğimiz en iyi şekilde hazırlamaya çalışıyoruz. Çünkü Varlık, yayın hayatına böyle başlamış ve böyle devam etmiş bir dergi. Böyle de devam edecek inşallah.“

Varlık Dergisinin 1933’ten bugüne tüm sayılarının dijital arşivde mevcut olduğuna dikkati çeken Erte, „Sadece Varlık aboneleri faydalanabiliyor. Çünkü gerçekten çok yoğun bir emekle bunu hazırladık ve en son sayımızı da Varlık Dijital arşivinde bulunduruyoruz. Dergiye abone olan herhangi bir okur, yalnızca matbu olarak okumak zorunda değil, aynı zamanda bilgisayarından, internetten de dergiyi okuyabilir. 88 yıllık bir arşiv. Hem Türkiye’nin geçirdiği birtakım sosyal, kültürel dönüşümleri izleyebiliyorsunuz hem de neredeyse edebiyatın bütün aşamalarını, dönüşümlerini izleyebiliyorsunuz. Çünkü Varlık aynı zamanda, Türkiye’nin sosyal hayatına eşlik etmeyi vazife bilmiş bir dergi.“ değerlendirmesinde bulundu.

Anzeigen

-Advertisment -

Most Popular