5.8 C
Hamburg
Montag, April 19, 2021
Start News Autoren Ali Şeker: KORKU VE DENEYİMLERİMİZ BİZİ ÖZGÜRLEŞTİRİR

Ali Şeker: KORKU VE DENEYİMLERİMİZ BİZİ ÖZGÜRLEŞTİRİR

“ Korkunun bizleri esir aldığı bu günlerde, umudun insanı bir kez daha özgürleştirdiğine tanık olacağız. Bizim dışımızda gelişen doğal ve gerçekçi olanın ötesine bakmak yeterli…”

Bu hafta: İnsan – toplum, özgürlük, demokrasi açmazlarını kulak ardı yapacağım bir yazıyı kaleme almak isterdim, maalesef yine olmadı. Bugünkü ruhi haleti yemle, yaşanan bütün toplumsal kötü alışkanlıklarımıza hayır deme hakkımı kullanıyorum, pür û pak bütün sorunlardan azade… Şu anki anın bende güzel bir hikâyesinin olmasını isterdim. Onun için şiirsel bir dille birkaç dakikalığına da olsa birlikte bu siyasi atmosferden biraz da olsa sizleri de uzaklaştırmak istiyorum. Hep birlikte iç ve dış yanımızla gerçekleşmesi zor olan bir günün içerisine nasıl giriş yapacağımızı, kendi penceremizde gerçekleşmesini istediğimiz ütopyalarımızı düşünelim! Ve geleceğe dair nasıl bir dünya düşleyeceğimizi bir kenara not alalım. Bakalım ne kadar narin ne kadar kırılgan bir güne hep beraber nasıl uyanacağız. Birkaç aydır yeni taşındığım ev, zemin üstü bir apartman dairesi. Demir parmaklılıklarla örülü küçük bir iç balkon, sadece dar bir alanda eğer başımı yukarıya kaldırabilirsem ancak gökyüzünü görebiliyorum. Önümde otuz metre yüksekliğinde üç aşamalı basamak betondan yapılmış bir istinat duvarı. Birinci basamağında güvercinlerin birbirine kur yaptığı bir adım genişliğinde bir basmalık alan, eğrelti bir şekilde uç vermiş ayrık otlar kümesi. Tahminen yirmi sene önce dikilmiş çam fidanları birkaç çizgi üzerinde, istinat duvarının toprakla buluştuğu zeminde, aynı boyda yan yana dizilmiş onlarca çam ağacı. Gökyüzünün bana görülmeyen maviliğinde birlikte el ele vermiş, yüksek binalarda güneş kırıntılarının bir kez daha seçici olduğunu anlıyorum. Gece karanlığında yıldızları görmek bile mümkün değil. Çam ağaçların yükseltisinin bittiği noktada, on katlı bir binanın son katının penceresinden dışarıya sızan birkaç ışık huzmesini kendimce yıldızlar olduğunu varsayıyorum. Akşam güneşini görmek gibi bir şansımda hiç olmayacak, eğer bu kiralık daireden başka bir daireye taşınmasam. Ne sabah güneşini ne de çok bulutlu bir havada, yağan yağmurun çisenti mi, yoksa sağanak mı olduğunu göremediğim alanda, bir solukluk çay mesafesinde soluklanmak, beklide benim için yeni bir güne başlamak için yeterliydi. Kendimi dışarıya attıktan sonra ki adımım elbette ki, çevremizi saran beton zeminden kurtulup, yağmur sonrası akan “ Çatalkaya “ deresine doğru toprağa adım atmak olacaktı. Ve kendimi capcanlı güneşli bir günün içine, çözüm bekleyen sorunlarla baş başa bırakıyor…

Yine Kadıköy ‘ ün de basın açıklaması yapan üniversite öğrencilerine, güvenlik güçlerinin orantısız kaba gücü çokta aşan müdahalesi sosyal medya hesaplarına yansımıştı. En az otuz beş öğrenci elle taciz darp edilerek gözaltına alınmıştı. Ve iktidar dışındaki bütün muhalif partiler “ Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem “ oyununu oynamaya devam ediyorlardı. Bir gece yarısı operasyonuyla vekilliği düşüren HDP ‘ li milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu evinden tutuklanma talebiyle haksız hukuksuz bir şekilde gözaltına alınıyor. Bu gözaltı sırasında kaba güçle darp ediliyor, daha sonra göğüs ve kalp ağrısı sebebiyle anjiyo olduğunu, yoğun bakım ünitesinden kaçırılıp, tekrar cezaevine götürüldüğünü yine sosyal medya hesaplarından öğreniyoruz…

Yemek – içmek, nefes alıp ermek dışında… Bazen, gelenek haline gelen iyi alışkanlıklarımızda insanı özgürleştirir ve dik tutar. “

Korku ve kötü alışkanlıklarımızı tersyüz eden, Boğaziçi Üniversite öğrencilerinin 4 Ocak 2021 ‘ tarihinde rektör atamasıyla başlayan gösteri ve protestoları bir nebzede olsa suskunluğa gömülmüş toplumu az çok kendine getirdiği bu günlerde, yeni bir versiyonuyla kulaklarımıza tekrar çalınan, korku – kuşku duygusunu tuzla buz eden, Aşık Mahzuni Şerif ‘ in “ Yuh yuh, yuh yuh soyanlara – soyup kaçıp doyanlara “ şarkısının “ kayyuma hayır“ a uyarlanmış son hali, biz orta yaş ramağında olan insanları bile bu protesto gösterilerine davet eden adeta bir özgürlük serenadıydı. Evet, bizler korku ve kuşku duygularımıza inanarak yaşamı bil fiil yeniden örmeye çalışıyoruz, bu köhnemiş demokrasi sisteminde… Gücün hiçbir zaman değişmediği sadece el değiştirdiğini bilmeyen toplum dinamiklerinin az olduğu bir toplumda, adeta yaşamak bir işkenceye dönüşüyor. Doğa karşısında herkesin eşit olmadığını biliyoruz, en azında bağatlanmış toplumsal ilkelerle bir arada yaşamanın kültürünü kendimize sorgulayabilmeliyiz… Eğer ki, güven ve istikrar yönetenlerin sadece iktidar olduklarından bu yana ellerinde olan tek nitelikleriyse onlarda bir gün kaybedecekler. Ellerindeki nitelik zenginlikler: Toplumsal konum, rahat yaşam vs.lerini ya da birilerini korumak için, tek adam iktidarının gitgide totaliter bir sisteme evirildiğini, topluma ne kadar güven ve istikrar verdiklerine bakmaları gerek. Henüz hiç birimizin yaşayamadığı ve birçoğumuzun göremeyeceği, bir geleceği bugünden öngörüp varsaymaları ne kadar doğru. Ancak torunlarımızın görebildiği gelecek tarihlere rotasını çevirmek nasıl bir ruh halidir?

Devlet ve güç aygıtını elinde tutan iktidarın, zekâ, hayal gücü ve iradelerinin tolumun farklı dinamiklerinin, inanmak ve kararlı olmak duygularından üstün olduklarını söyleyemeyiz. Bu iktidarın, takma nitelikleri ve zenginlikleriyle beslenen kişilerin yaşamları gibi, toplumun bir düzenlilik içinde sürüp giden refah bir yaşantısı bugüne değin hiç olmadı. Korkmadan, çekinmeden kuşku duyamadığımız bir günümüz yoktu. En azından bir aileyi, bir şirketi yönetenlerin bireysel zaafları, talep, yöntem ve sorunlarıyla, tek adam iktidarının doğrudan ne yapmak istediğini biliyoruz. Eski değimle evindeki kursaklara nasıl bakacağını düşünen milyonlarca insan, mutsuz kendilerine güvenini kaybetmek üzere olan onlarca anne – baba ve genç insan intiharları… Elbette toplumsal dinamikleri de dik tutan temel alışkanlıklar var, özgürlük – barış, evrensel demokrasi, siyasi örgütlenme, ifade özgürlüğü ve bu ülkede birlikte yaşamak gibi temel ihtiyacımız olan yeniden barışmak… İnsanoğlu deneyimleri bu temel alışkanlıkları, birinci ve ikici dünya savaşları, şimdilerde ise Ortadoğu ve diğer coğrafyalardaki bölgelerde süren lokal – vekâlet savaşları ve soy kırımlarla insanlık tarihi öğretti. Evet, bu alışkanlıklarımız cümlesi: Bu ülkeyi yöneten iktidar içinde geçerli ve güncelliğini yitirmeyen bir deneyimdir. Kendi kitlesini mutlu etmek, maddi zenginleri çevresine pay etmek gibi alışkanlıklarından hemen kurtulma seçeneği doğanın doğasına aykırı bir kötü alışkanlık gibi duruyor. Çünkü var olan iktidarını, her an kaybetmek gibi korkularını iki omuz heybesinin üzerinde taşıyan bir kötü alışkanlıklarıydı. Bu ülkede Kürt legal siyasi hareketi “ HDP “ ve Türkiye sol bileşenleri dışında, muhalefet görevi yürüten siyasi partilerin hepsi genel anlamıyla, iktidarla aynı amaç aynı doktrin çevresinde dolaşıp duruyorlar. Daha önce kayyum örneğini Kürdistan coğrafyasında gördüğümüz bir hukuksuzluk ve bir halkın irade gaspını, iktidarın Boğaziçi Üniversitesine rektör atamasıyla üniversite öğrencilerinin direnmelerine neden olan düzenlenmenin fitilini iktidar bir kez daha tutuşturdu. Ve dolayısıyla İktidara karşı en iyi muhalefeti yine üniversite öğrencileri ve kadın eylemselliği yapıyor diyebiliriz. Yine Sokakta Boğaziçi üniversite öğrencileri ‘ nin barışçıl eylemleri bir şekilde devam ediyor. Hakeza Boğaziçi Üniversite Akademisyenlerin kayyuma hayır nöbeti de 13. Haftasında. Bu korona virüslü günlerde: Haklı bir direnişin, bizler can telaşında evle kısmi yasaklar çerçevesinde göbek sendromu yürüyüşlerinde zaman öldürdüğümüz bu günlerde, direncin ve umudun ne demek olduğunu tekrar bizlere yaşatmaları ve bu gençlerin protestolarını “ bir direniş geleneğine “ dönüştürmeleri oldukça insani. İstanbul sözleşmesinden bir imzayla çekilen iktidara, kadınlar – kadın aktivistler ve HDP kadın meclisleri “ İstanbul Sözleşmesi Yaşatır “ talep – öneri – istemleriyle yine sokakta mor renkleriyle haykırıyorlar. Bir ülkede aynı amaç için ülke halkının sosyal – siyasal – hukuksal – çevre, çocuk – kadın sorunsalına demokratik çözüm arayışlarına farklı – farklı siyasi aktörlere mücadele alanları açık ise, o ülke yönetimlerinin doğal olarak tiranlığa doğru adım atma şansları olmayacaktır. Hali hazırda var olan diğer muhalif seçeneklerde aynı amaç için farklı toplumsal alanlarda sorunlara çözüm üretmeyecekse, iktidarda olan tek adam anlayışıyla aynı amaç çevresinde dolaşıp durmaları genel sorunları çözmüşsüzlüğe bırakmalarından başka bir şey değildir. Farklı siyasi aktörleri siyaset dışına itmek için el birliğiyle isteyerek bilerek yönetenlerin çokta istediği bir etiketlemeyle hep birlikte terörize etmiş olurlar. Aynı keza muhaliflerin ağızlarından hiç düşürmedikleri “ Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem “ istiyoruz söyleminin sadece içi boş günlük bir söylem olarak kalacaktır…

Bu geçtiğimiz günlerde ölümle tehdit edilen ilahiyat profesörü, yalnız kendinize mili ve yerli olarak gördüğünüz, bu ülkeyi sizlere bırakıyorum diyerek, Türkiye ‘ yi terk etti. Kendinize makam – mevki elde etmek için her şeyi bir objeye dönüştürmekten hiç de imtina etmediniz. Milli ve yerli olan sizlerin gözü bir kez daha aydın olsun. Açlık, yokluk, yoksulluk, yasak, toplumun çaresizliği üstüne inşa edilen bu tüketim toplumunda intihar eylemlerinin çoğalması, korona virüs salgının önü tutulamayan ikici ve üçüncü mutasyonu ortalık yerde duruyor. Ama yönetenlerin tek derdi uzun bir süre daha iktidarda kalmak açgözlülüğünün bu ülkeye bir fayda getirmeyeceğini bilmeleri gerekir. Şu an muhalefet olan partilerle böyle bir öngörünün gerçekleşmesi oldukça zor görülüyor. Çünkü Türkiye ‘ nin temel meselelerine hepsinin bakış açısı hemen – hemen aynı. Umarım şimdilik oldukça uzun erimli gibi görülse de işgal ettikleri makamlar bir gün soğumaya yüz tutacak. Artık bırakalım da Kürt, sol – sosyalist ve gençlerin geleceğini görmedikleri bu milli ve yerli bir iklimden kurtulmak için çareyi, başka ülkenin vatandaşı olmakta arayan onlarca genç mevcut bu ülkede… Şimdilik öyle kritik bir kertedeyiz ki, yetişmiş ilahiyatçı profesörlerin de bu ülkeyi terk ettiği bir noktaya gelmiş bir durumdayız. Türkiye korona virüs haritasından da bizlerin anlaya bileceği bir gerçekliği bu haritanın her gün renkten renge girmesiydi. Çünkü hiçbir ülke ya da bir topluluk veya zümre kendi içinde homojen değildir, heterojendir…
Sizler; herhangi bir anayoldan ya da bir caddeden karşıya geçerken çevrenize bakmadan mı geçiyorsunuz? Tabii ki, koskocaman bir hayır. İki omuz arasında taşıdığınız bir yürek ve iki gözünüzle çevreyi kolaçan edip, bizim gibi sağa – sola bakınıp temkinli bir şekilde karşıdan karşıya geçersiniz. Biz yönetilenlerde korkuyoruz, siz yönetenlerde korkuyorsunuz!

“ Çünkü korku ve deneyimlerimiz bizleri ayakta tutan iyi alışkanlıklarımızdır… “


“ İnsan, iki omuz heybesinde korkuyu yüreğinde ve gözleriyle birlikte taşımıyorsa, yürüyen bir araba trafiğine at gözüyle dalabilir. Bilirsiniz, bazen korku ve alışkanlıklarımız bizleri yaşatır…”

Ali Şeker / 06.04.2021

Anzeigen

-Advertisment -

Most Popular