9.9 C
Hamburg
Donnerstag, April 15, 2021
Start News Autoren Cemile Cereb / Öykü: RAYHAN

Cemile Cereb / Öykü: RAYHAN

Ana kız yol boyunca konuşmamışlardı. Yamacın başına geldiklerinde kadın çıkınını yere bıraktı. Rayhan’a baktı, derin bir soluk aldı.

“Gördüğün gibi değil hiçbir şey. Babana söylersen sana neler yapacağımı tahmin edemezsin.”dedi. Rayhan gözlerini kapadı. Nefesi sıklaşmıştı. Yanakları alev alev yanıyordu. Ilık bir rüzgâr esiyordu. Annesi çoktan aşağı inmiş, kekik toplamaya başlamıştı. Başını salladı: ‘Suçunu biliyor tabii. Bostanda tülbendini başının üzerine denk edip ellerini neden şaklattığını anladım diye değil mi? Bakıyorum da etekleriniz tutuştu Felek hanım!’

Düzlüğe gelir gelmez baltayı bıraktı. Saman rengindeki ovayı, dingin gölcükleri, uzun ince gövdesinden tüylü ağaçları, kımıldayan canlıları izledi. Sonra odunları taşıdı, takozun üzerine yerleştirdi. Uzunca bir süre çalıştı. Kolları sızlamaya başlayınca eli belinde doğru ceviz ağacına gitti. Altına çömeldi. Entarisinin eteğiyle terini sildi. Annesinin sudan bahanelerle kendisini dövdüğü an, Kerem’in onu kurtarma çabası… Ağabeyinin söyledikleri kulağından gitmiyordu. “Görürsün!” demişti anasına. “Bir gün zengin olacağız ve kardeşimle ikimiz seni çöpe atacağız. Hem de baş aşağı!”

Yüzüne boynuna su serpti. Yanına gelen annesiyle çakıştı gözleri. Dışı güzel, içi sırlı kadınla… Ağacın diğer yanına geçti. Göğe baktı. Gezgin bulutlar tırtıl böceğine benziyorlardı. Yüzü kuruluktan kabuk bağlamış yanakları pençe pençe kızarmıştı. Tombul nasırlı ellerini açtı. “Sekiz sekiz daha! Eder…” Parmaklarını kapatıp yeniden saydı. Somurttu. Arkadaşı Berze hepsini akıldan biliyordu. Kendisi de öğrenebilirdi. Ama onun gibi de kimse türkü söyleyemiyordu. Öğretmeni onu her haliyle seviyor, takdir ediyordu. Keşke anası da onun gibi olabilseydi!

Gözlerini yeniden bulutlara çevirdi. Kümeler birleşmiş, yüz tutmuş yoğurda benzemişlerdi. Evdeki işleri düşündü. Odun kırmak daha eğlenceliydi. Felek yumuşak, sevgi dolu bir anne olabilseydi! Odun kafalı demek yerine okşasaydı kabarık saçlarını… Alsaydı koynuna bir kerecik bile olsa, Rayhanım diyebilseydi…

“Yarın! Yarın bostandayım. Geşa’ya sen bakacan!” dedi, buz gibi bir sesle.
“Aman ne iyi!” Dedi. Yediği belki de yiyeceği onca dayağı göze alarak. Devam etti.
“Niye ben bakıyomuşum? Sen değil misim kine anası?”
Felek âdeta gürledi:
“Alırım ayağımın altına O…pu! Ben ne dersem o olur. Dikleniyor bir de!”

Rayhan; alacalı, kabuklu yüzünü engebeli toprağa eğdi. Eliyle eşeledi. Sarı bir dağ çiçeğini tuttuğu gibi kopardı. Avucunda ezdi. Bunca emek, koşuşturma… Biraz ekmek, birkaç parça peynir… Felek ananın gelmişse eğer keyfi, o gün pirinç aşı yapacağı tutmuşsa eğer bayram etmelilerdi.

Kerem’in evi terk etmesi iyi olmamıştı. İşlerin çoğu ona bakıyordu. Biliyordu, dönecekti. Abisine Kero der, Kerem’in de ona Riho demesini severdi. Kero aksayan sol ayağına karşın ev işlerinde Felek anaya bin basardı. Gel gelelim hep azarlanırdı oğlan.

Feleğin güzelliğine uymayan asık yüzü, babasının yaşar yaşamaz halleri yüreğini daraltıyor, evleri evden çok zindan gibi görünüyordu kıza. Baba oğulun tartışmadan geçirdiği tek bir gün bile yoktu neredeyse.

Ağabeyinin eve erken geldiği bir akşam korkunç şeyler oldu. Alıç ağacının gölgesinde Emine’yle cilveleşmelerini, çiftleşirken aldığı tarifsiz zevki allandıra ballandıra anlatıyordu adam. Nevri döndü Kero’nun.
“Yeter baba! Ayıp! Şuncacık çocuğa! Delirdin mi? Yürü zıbar yatağına!” diye haykırdı.
Ya onu vuracağını ya da bir gün çekip gideceğini söylediğinden beri Rayhan’ın uykuları bölünür oldu. Kerem… Kero’su! Temelli giderse bu cehennemde nasıl kalırdı? Evin dağınıklığının faturası Rayhan’a çıkacaktı. Anasının muhtarla düşüp kalkmasından, onu her fırsatta aşağılamasından, babasının abuk sabuk hikâyelerinden kim kurtaracaktı onu…

Odun kesmeye ormana gittiklerinde babasına evlerinin duvarlarında gördüğü delikleri sordu. “Onlar” dedi babası, “kahramanlarımız, er kişilerimiz. Sıktıkları kurşunların izleri!”… Rayhan yeniden sordu.
“Nerede onlar şimdi?”

“Dağlarda. Allah’ın izniyle seni de onların yanına gönderip asker edicem. Karı kılıklı korkak ağabeyin olamadı, bari sen kuşan silah.”

“Silahlı, tüfekli ablalar mı var kine oralarda?” Rayhan başını kaşıdı.

Ertesi sabah, anası dürtüklemese, bağırtılı konuşmasa, kalkacağı yoktu. Yeri süpürdü. Kirli çamaşırları leğene attı. Yıkadığı yünleri dışarı astı. Sızlayan ayaklarını ovaladı. Yorgun vücudunu döşeğe bıraktı. Kardeşi Geşa’nın ağladığını nasılsa duydu. Kalktı. Onu bir süre daha kımıltısız dinledi. Ani bir hareketle küçük şeyi yatağından aldığı gibi fırlattı. Arkasını dönüp yeniden uzandı. Ağlama sesi kesilmişti. “İyi” dedi. “Ha şöyle. Rahat edelim biraz. Ne sanıyor bu kız kendini?”

Uyandığında ev sessizdi. Geşa’dan ne ses ne seda… Uslu uslu yatsındı. Yine de merak etti. Yanına gitti. Kardeşi yoktu. Emekleyerek dışarı mı çıkmıştı? Eve biri gelmiş de… Ayağına takılan şeyi itti. Durdu. Eğildi. Geşa! Geşa’ydı. Kımıldamıyordu, kaskatıydı… Neden bu kadar cansızdı? Kucağına almak istedi. Hiç bu kadar ağır olmamıştı. Geri çekildi. Kalbi deli gibi çarpıyordu.

Geşa’yı gömdüklerinde oradaydı. Ağlayanları duymuyor gibiydi. Kerem elini bir an bile bırakmadı. Hava puslu, bulutlar hareketsizdi. Sonra… Sonra tam evlerine dönerlerken ipi kopmuş bir rüzgârla ayrıldılar. Rayhan ortada tırtıla benzeyen bulutları gördü. Geşa tırtılların arasındaydı.

Cemile Cereb / 09.03.2021

Anzeigen

-Advertisment -

Most Popular