9.9 C
Hamburg
Donnerstag, April 15, 2021
Start News Autoren Ali Şeker: Pandemi Günlerinde Şiir

Ali Şeker: Pandemi Günlerinde Şiir

“ Yaşayan dünyada geleceği değiştirmek için, ilk önce yarınlarda var olmak gerekir. “ Evrenin dili neydi, çok basit kelimelerle, her dilde kısa ve kolay anlaşılan, bir evet miydi? Boşlukları dolduran kelimeler örgüsü…

Şiir, edebiyatın sokağa yansıyan sesidir. Hemen her kesimin kendisini içinde bulduğu toplumsal bir çığlıktır da diyebileceğimiz edebiyatımızın sokak çocuğudur. Şiir, insana herhangi bir dizeyle çok rahatlıkla dönüş yapabilen bir sanat ve edebiyat türüdür. Yıllar sonra bir şiirin canlı veya ölü şiir olduğunu bir kitapta okumuştum. Kitaplar içinde bu cümlelere benzer bir belirlemede yer almıştı. Anımsayabildiğim kadarıyla şöyle bir tespit yapılmıştı. Kitaplar da, tıpkı resim gibi yaşayan canlı varlığa benzese de… Sorduğumuz soruların hiç birine cevap vermez. Ve o an ölü olduklarını anlarız. Pandemi günlerinde eğer insanlar birbirine yalnızlıkta dayanak olamıyorsa, şiir yazmanın aynı ülkede yaşamanın ne anlamı var! Sevgi çok kolay ulaşabileceğimiz yerlerdedir. Ama sevginin önünde boyun eğdiğimiz kimi zamanlar da olmalı. Geçen sene Haziran ayın 1’inde ülkemizde ilan edilen normalleşmeden bu yana korona virüsle alakalı güncel olan düzyazı – fıkra konu başlıklı hiçbir yazı yazmadım. O zaman zarfından bu zamana kadar, ülkemiz ve dünya gündeminde onlarca gündemi belirleyen sıcak gelişmeler yaşandı. Bir fiil Türkiye toplumunun yaşamını da olumsuz bir şekilde etkileyen siyasi, ekonomik ve hukuksal gelişmeler yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Bilindiği üzere: Hitler faşizmi döneminde Alman halkını yeniden tasarımlamak için “ Propaganda “ kavramını öne çıkarıp kendi halkını daha da milliyetçi – faşist bir yöntemle yönetme yoluna gidildi ve sonrasını zaten tarih biliyor. Daha sonraki yıllarda faşist – ırkçı iktidarlar peşine düşen dünya siyaseti “Propaganda” kavramını biraz daha güzel sözlerle esneterek bunun yerine, “ Halkla ilişkiler “ kavramı adı altında, farklı toplumlarda ve Türkiye iktidarları dâhil bu inceltilmiş propaganda kavramını kendi halkaları üzeride bir sömürü ve baskı aracı olarak sürdürme çabası içerisine girdiler. Günümüze geldiğinde ise, bu iki propaganda kavramının daha da açık görünen ulus devletlerin ırkçı ve tekçiliğine git gide evirilen, “ Sembollere “ yerini bıraktığını görüyoruz. Yerli ve milli olanların bu sembollere bağlılığı ise, daha çok ülkesinin gelir kaynaklarını maddi olarak kendi hanelerini eklemlemekti. Pandemi günlerinde kısmi yasakları bahane ederek insanların sandıklı demokrasilerde mücadele aracı olan demokratik haklarını kullanma özgürlüğünü ellerinden alan otoriter tek adam yönetimine mecbur bırakılmasıydı. Mücadele alanı olan basın açıklaması, demokrasilerde itiraz hakkı saklı barışçıl bütün toplumsal eylemlerin ellerinden alınmasının hep bir bahanesi vardı. Yine bütün sorunsalı koronavirüse yükleyip, demokratik talepleri faşizan dürtülerle yasak koymasıydı. Ama kendi eylem ve etkinliklerini ise günbegün işleyen bir takvimle, konuşma literatürümüze yeniden giren popülerleşen “ Lebaleb “ sözcüğüyle gayet pişkin ve pervasızca yapmalarının önünde hiçbir yasak koymak maddesi yoktu. Var olan yasaları bir kenara bırakıp, var olanına yürürlüğe koymayan despot politikalarla iktidarını sürdürmenin arayışları arasında, Kürt siyasal hareketi ve bileşenlerini terör kavramıyla köşeye sıkıştırıp, vekilliği henüz düşmeyen milletvekili olanları ise yeni fezlekelerle korkutup çalışamaz hale getirmektir. Bu çağ Türkiye için uzay yolu çağı değil, Pazar yerlerinde dökülen döküntüleri toplayan bir halkın, yoksulluk gerçekliği orta yerde duruyorken… Aslolan yeni yasalar yapmak yerine, var olan kötü politikaları ortadan kaldırmak daha doğru bir anlayış olur, ortak bir akıl ülkeye barış ve istikrarı yarınlarda getirebilir. Pandemi günlerinde şiir: Şair her Şubat ayında, yarası aşka açık badem ağaçlarını da yazabilmeli. Çünkü yaprak döken ağaçlar arasında, güneşe en çok aşık olan badem ağaçlarıdır. Ve çok çabuk aldanır yalancı baharlara… HDP nezdinde, düşünen sorgulayan bütün toplum dinamiklerini ötekileştirmekten bir adım bile geri adım atmayan tek adam iktidarı her şeye rağmen iktidarını sürdürüyor. Milletvekili dokunmazlıklarını kaldıran anayasa teklifine, evet, anayasaya aykırıdır ama buna rağmen evet diyeceğiz diyen bir ana muhalefet partisi var. Yine aynı tuzağa düşen kısık sesli bir ana muhalefet parti profili çizen CHP’nin ikinci bir hata yapmama şansına yarım bir ağızla, parlamentoya gelen fezlekelere bir bakmamız gerekiyor, sözü bir anlamıyla da eveti onaylamak olarak da okuyabiliriz. Her dört veya beş senede bir vatandaşın oy kullanma hakkını, bugünlerde kalaşnikof mermisine indirgeyen gazetecilerin makam ve mevkiye konumlandığı ırkçı günlerden geçen bir pandemi süreci. Ya milli ya da yerlisiniz söylemi üzerinden milliyetçi ve muhafazakâr olmayan kesimleri her türlü ablukayla terörle iltisaklı vaziyette gösterip, kilitli kapalı bir dille yaşamaya zorlayan bir tek adam iktidarı.

“ Ve kazandı, ama kazanan yalnız değildir. “ Paulo Coelho ‘ bu sözü en çok da bu iktidarı besleyen irili ufaklı parti ve milliyetçi – faşist grupları, kazananlar kulübünde buluşturan bir olgu olarak önümüzde duruyor. Gelmiş geçmiş bütün Türkiye siyasi partilerin hemen hepsi, “Kürt Halkının” bir halk olmaktan kaynaklı en insani ve temel talepleri, var ola gelmiş bütün iktidarlar tarafından, hep ertelenerek günümüze kadar gelmiştir. Birlikte kuruluşunda yer aldıkları bu cumhuriyete, bütün talepleri ve siyasi düşünceleri her dönem terörize edilmiştir. Türkiye’de iktidar dışında, kendini muhalefette konumlandıran bütün siyasi partiler, “ Sembol “ dediğimiz olgular çerçevesinde tek adam iktidarının yayında yer almaya devam ediyorlar. Tek tek şarkı nakaratında her zaman birleşebiliyorlar. Yani daha açık bir ifadeyle: “ Tek vatan – tek bayrak – tek millet – tek devlet “ bu dörtlü kavramla iktidarla aynı zeminde olmaktan beis duymuyorlar. Açlık mı, yoksulluk mu, işsizlik mi, her şeyin sembollere feda edildiği Türkiye halkının yaşam standardının en diplere çekildiği, iktidarın çırpınışlarının daha da sertleştiği günleri yaşıyoruz. Ve bu arada hırsızlık ve yolsuzlukların herkesçe bilinen açık hali devam ediyor. Bilge öğretmenlerin dediği gibi “ en iyi barış savaşımla olur.“ Evet, ülke olarak pandemi günlerinde virüse karşı mücadele ederek bir savaşım başlatabiliriz diye düşünüyor. Bu pandemi günlerinde: Bir insan şiir de yazabilmeli, sokakta sokak müziği yapan müzisyenlerin seslerine ses de verebilmeli. Ya da bizler Boğaziçi üniversite öğrencilerine öykünerek başımızı asla haksızlıklar karşısında eğmemeyi yeniden öğrenebilmeliyiz. Pandemi günlerinde, yaşamın her halükarda devam ettiği bilinciyle, yeni yetme bir gencin kollarını açarak aşkına koşmasına da tebessümle bakabilmeliyiz.

“ Pandemi günlerinde şiir. “ Bu dosya konusunu bana bir film ismini çağrıştıran bir cümleyi hatırlatıyor. Tıpkı barış ve savaş günlerinde aşk film ismine benzeş, göz kırpan bir deneme yazısı olacak şekilde duruyor. Covid – 19 bu canlı organizma, sürekli hareket halinde olan insan olgusunun günlük yaşamında, gelecekte de yaşamlarının bir parçası haline gelecek gibi gözüküyor. Pandemi günlerinde, her şeyi belirleme alanı, söz sahibi gücü elinde tutan iktidarların elindedir. Pandemi bahanesiyle kendi halkını baskı altına alan, özgürlük alanını ve var olan anayasayı da askıya alıp daraltan, sosyal devlet olma koşullarını yerine getirmekten çok uzak, “ Hayat eve sığar “ argümanını bireyin gündelik hayatının bir parçası haline getiren, ama aç mısınız, açıkta mısınız? Sorularını sorma gereği duymayan bir iktidarla da, pandemi günlerinde ne şiir ne aşk insanın akılının ucuna bile gelmeyebiliyor. Buda çok doğal olan bir şeydir, diyemeyeceğim. Çünkü insan gerçekleşmesi çok zor olan beklentilerini, zora dayalı olarak yapamayacağına göre, ya bu ütopyasını müzikle ya da farklı sanatsal ürünlerle yapma şansını her evrede zorlayabilir, düşüncesi bence yerinde olan bir ifadedir. Koskoca binaların ışık görmeyen pencerelerinden başını aşağı sarkıtan bir çocuğa dair de bir söylemimiz olmalı, bu da bize bir şiiri ele verir.

Şiirsel bir dille şöyle yavaşça gökyüzüne açılan bir pencereden maviye bakalım, eğer başımızın üstünde şapka varsa o da yere düşmeli öylece, bağıra çağıra çevremizi çepeçevre saran bu devingenliğin içine akalım. Mesela bir ağaca yeniden yeniden bakalım, belki kuru bir dalında yeni uç vermiş bir çiçeğin kiraz hali görürüz. Ama gözlerimiz olduğu sürece görebiliriz, uzaktan bizi sofrasına davet eden bir doğa, bu güzelim manzaraya doyasıya bakalım. Avuçlarımızın arasında sıcaklığını hissettiğimiz, sımsıkı tuttuğumuz bir öngörümüz her zaman olmalı. Şunu biliyoruz ki bizden öncekilerin ve bizlerin her zaman akıl heybesinde gizli, “ Hiç gelmeyen bir güne ertelenen umutlarımız vardı. Bugünün adı ise hep yarındı.“ Günümüz dünyasında ulus devlet olmanın farklılıklar üzerinde yaptırımının artık şoven – milliyetçi dürtüler ekseninde vücut bulduğu, bu pandemi süreciyle daha da söylemlerin serleştiği bir tekçiliğe doğru doludizgin gittiği gerçekliğidir.

“ Pandemi günlerinde şiir. “ Evet, buyurgan olmayan her şeyin çözümünde, farklılık yatar. Bugün karıncanın yaşamına öykünerek, güne başlayabiliriz. Karanlığın toplumsal yaşamı etkileyemediği ve yenik düştüğü tek alan aydınlığın olduğu yerlerdir. Hiç bir şiddet ve olumsuzluk, ışığın olduğu alana girip, sonsuza kadar varlığını sürdüremez… Güneşin altında, ektiğini biçme hakkını şimdilik sürüye bırakan ne tiranlar var yeryüzünde… Bütünün içindeki parçalardan biri ölürse, evrenin diğer parçaları ölmüyor. Ama her şeyi ganimet ve hak görenlerin, toplumun ortak refahını umursamayanların pervasızlığı, doğa üzerindeki tahribatı görünür bir şekilde devam ediyor… Siz, sembollerle kendiniz olarak yaşayın. Ama sizlerden farklı yaşam tarzı olanları, sakın kendinize benzetmeye kalkışmayın. Ve bu farklılıkları sürekli kaşıyan iktidarların sonu hep hüsranla bitmiştir, çünkü başka da bir tanığa gerek yoktu, tarihin tanıklığı varken.

Yukarı sürme pencerelerden başını sarkıtan, çocuk düşleri vardı. Umutları bugün, dün dalından kopartılan, çiçeklerin kokusu kadar tazeydi. Güneşin kırıntıları inceldikçe incelir, gün giyotinli baş kesen bir araca dönüşür bir cellâdın elinde. Bahar mevsimi hemen çıkıp gelmez buralara. Yaşamaktan kaçınmış olduğumuz, her şeyin intikam alışı zaman tik tak’larıyla devam eder… Bu korona virüslü günlerde şiir: Kişi güne duygu ortaklığı içindeyse, kendi sınırların farkındadır. O günü seçimleriyle barışık bir şekilde yaşamaya devam eder…

Gücün ayaküstü saltanat kurduğu bu günlerde, her şeyin yalanla haşır neşir olduğu bir çağ bu çağ. Bir tek kediler mart ayını yalancı çıkarmaz. Eskiden rengârenk ağaç yaprakları örterdi tek katlı evleri. Bugün renkleri solgun sarmaşıklar sarınmış, soğuk beton istinat duvarlarına hane diye. Artık asma yapraklı semt kahvesi de kalmadı, çocukluğumuzun geçtiği bu semtlerde. Kırk elli senelik anılar yumağı zaman puslu değildi. Çocukken yüzdüğümüz derelerde, ten rengimiz ister beyaz – ister esmer olsun, rengini güneşten alırdı. Dün veya bugün hatırlayamadığımız onca şey vardı hayatımızda. Gençliğimizin sonuna adım atarken sen ve ben..

İşaret parmağının kendini gizleyen otoriter kibri… Çoklu alkışlar eşliğinde, umudu gölgeliyordu, parmak sallayışları arasında. Sen farkındalığınla bir haberdin…
Beyaz renk, bazı halk ve kültürlerde zayıflığı, masumiyeti, dürüstlüğü betimler. Üzerine geçirilen, yakasız beyaz bir elbise protestodur, bir anlamıyla da kefendir. Var olan iktidara biat etmediğinin de bir ifadesidir. Ve de ölümü göze almaktır, diye de okunabilir. Değişim hayatın doğasında var olduğuna göre, insanın içsel ve dışsal değişimi sürekli değişebiliyor. Ama kişi ha deyince değişemiyor. Tutunduğu kök saldığı topraklardan ya da kentten ayrılınca, hiç tanımadığı mekânlarda veya yollarda kendini yalnız hissedebilir. Denizin mavisinden de daha mavi gökyüzüne gülümserken… Özel mülkiyeti anlamsızlaştırmanın ilk adımını sen atmalısın… Satın alma gücünle, kentlerin siyahlanan silüetleriyle, biraz da sen oynama! Kuşgiller ailesinden biri değilsin ki, nefes almak için bir yeşil dala konabilesin. Artık görünürde telgrafın telleri de kalmadı…

Büyük kentlerde, kâr hırsı – kapitalizm ve de çok katlı binaların inşasıyla birlikte, biz yoksullara güneş, toprak, havada artık seçici olmaya başladı…
“ Eğer, bizde gelecek bahara karışabilirsek, belki bir yerde çiçek açarız. Çünkü çiçekler açtıkları yerlerde güzeller. “

Ali Şeker / 03.03.2021

Anzeigen

-Advertisment -

Most Popular