9.2 C
Hamburg
Donnerstag, April 15, 2021
Start Gesundheit Covid-19 Ali Şeker: ŞİİR VE KORONA

Ali Şeker: ŞİİR VE KORONA

BİR CUMARTESİ DÜŞÜ OLSUN

Şu gördüğün derin vadilerde gökyüzünü el veren bir çınar ağacı,
yağmur sonrası kuruyan derenin akması.
Ancak, ara sıra dönüp baktığında ayrımına yeniden vardığın,
mavi denizin hep yerinde olduğu ve bir gelecek canlanır gözlerinde.
Birörnek: Bir elin düşünü görüyor bir çocuk.
Kentin gitgide yalnızlaşan ve birbirine aldırmayan, dokunma
duyusunu kaybetmek üzere olduğunun biçimlerinden biri gözünden teğet geçer.
Bir semtin köşe başlarında biri görülüyor.
Zemin betona bağdaş kurmuş, kucağında bir kız çocuğu,
bugünlerdeki dinginlik içinde.
Bir zamanlar oyun alanımız olan şu bahçenin yanındaki taş duvar olabilir.
Sırtımızı çocuksu düşlerimizi birlikte dayayıp paylaştığımız taşın dostluğu….
Ama varlık nedenleri farklı farklı mimari yapılar ve çeşmeler vardı, zamana direnen. Her kentte özlemi çok eskilere uzanan,
eskil bir özlemin uzantısı olduğunu anımsarız.
“ Denizin sokak çocukları martılar “
Çünkü düşlerimizdeki hallerinden daha gerçek değildir, bilirsiniz…
Değiştirmek istediğimiz bir dünyaya sınır çizmeden, dış dünyadaki nesne ve varlıklar hakkındaki zihinsel çağrışımlarımıza bir resmin yenileri eklemek ya da bir ses olmak… Uzun yıllara varan bu zaman diliminde, bu boşlukların çokta bizi birbirimize yakınlaştırdığını duyumsayarak görmek de güzel…

Ali Şeker

“ Senin, benim gördüğüm şey. Dün üzeri karanlıkla örtülen gerçekler, bugün için bir yalana dönüşebilir. Ve güneşin altında her şey yerli yerindeydi.”

Uzun bir zaman dilimidir ki, kendimi kitap okumalarıyla birlikte, yazma serüvenini daha çok demlenme diyebileceğim, bir farkı tarihe bırakmıştım. Abartısız, ama çok samimi olarak söyleyebilirim. Bir aya en az beş altı kitap okumak üzere, kendimi içsel bir yolculun düşüne bırakmıştım. Hatta o günlerde, şöyle bir şey yazmıştım. “ Bazen de, gerekli olan görünürlüktü. Siz sadece yolculuğumu izleyin” diye…
Artık kör ve sağır pencere dışında, onlarca pencere var yaşamımızda.

Dünden – bugüne pencere parmaklıkları arasında, seçici ve çok hızlı geçmekte olan güneş kırıntılarından gözlerini alamayan çocuklar büyüyor. Gücün hiç bir zaman değişmediği, sadece el değiştirdiği bir dünyada… Güç ve çoğunluğun içinde, gerçeklik hiçbir zaman yer bulmaz. Neden, gülümsemeyi içeren bir hayat bu kadar zor? Sorunun cevabı yine insan olmak olgusu…

Şiir: Bir anlamıyla da göze, kulağa, metafizik ve maddeci yönümüzle de bütünün içindeki parçaların arasına, damarlarımızda akan sıvı rengin hem doğumu hem de ölümü temsil eden zıtların birliğiyle akmaktı. Bildiğimiz bir şey var, insanlığın büyük öğretmenlerinden birçoğunun yazar değil, konuşmacı olduğu bir gerçekliktir. Bu korona’lı günlerde şiir mi, dediniz? Yaşam içerisinde illaki bir şey yazacağım handikabı içinde olmadım. Eğer ki, geçmişten beslendiğimiz konu başlıklarının bir yerden sonra olgunlaşıp, bilgisayarın başına geçmemizle birlikte, parmakla tuşladığımız harflerin birbirini izlemesiyle kendini şiir olarak yazdırmasıydı. Dışarıya çıkma isteğini göz ucuyla tartabildiğiz bir güzel günde kendimizi yürüyen bir yolda görürüz. Güzel duyularla sere serpe güneşin altında gözüken her şeye dokunmak isteği uyanabilmeli insanın yüreğinden. Birkaç köpeğin anayolda seyr u sefer halindeki arabalara aldırmayan umarsızlığı özgürlüğün ne kadar kıymetli olduğunu biz insanlara anımsatması da güzel bir duygu. Keza; yaklaşan mart ayı ile birlikte sokak aralarında sırnaşan birkaç kedinin rahatı, gözümüze bir simge olarak kazınır. Bildiğiniz üzere, ha değince insan hemen şiir yazamıyor! Geçen seneden bu zaman zarfına kadar genel geçer ve düz yazı fıkra diyebileceğimiz konu başlıklı en az on yedi deneme yazısı ve iki uzun soluklu şiir olmak üzere edebi yazılar yazdım. “ Şiir ve korona” dediğimizde her insanda farklı tahribatlar bırakarak dünya gündeminde kalıcı olma durumu söz konusu. Bireysel sıkıntı ve kırılmalarımı bir kenara bırakıyorum. Yazma konusunda benim için aslolan tekrara düşmemek, dolayısıyla belli bir süre yazı eylemselliğime bir kapı aralık bıraktım. Öznesi, bu süreçte kitap okuma özgürlüğüyle kendimi demlenmeye bıraktım diyebilirim. Evet, her ne kadar şiir yazmasam da, günü birlik anlam ve bir bütünselliği ifade eden onlarca şiirsel anekdotlar yazdığımı söyleyebilirim. “ Eğer, karanlıkları çözen bir bilinç gelişirse… Bazen bir resim bile bir düşünceye dönüşebilir.” Bir örnek: Gabriel Garcia Marquez’in dört tane romanını okuyoruz, biz okura verdiği bir cümleyi zar zor bulabiliyoruz. “ Öğle yemeğinde onurunu yiyen, akşam acısını yer.” Yerküre üzerinde gördüğümüz kendini var eden canlı – cansız varlıklar bir simge, bir esinlemeyle bize göz eder ben buradayım diye. Gerisi şiir yazanın bilgi ve birikimine kalan bir şeydir diyebiliriz. Geçen seneden bu seneye arta kalan, henüz işleyen ellerimizin sıcaklığı, yine yeni yılda da karşımızdaki insana geçemeyecek olmasıydı, bir merhaba sözcüğüyle… Bu yaşadıklarımız, küresel ölüme oldukça yakın bir kusursuzluk hali olmalıydı. Acı dolu çığlıkların bilendiği sınır tanımazlık her haliyle devam ediyor… 2020’den 2021 yılının bu başlangıç aylarından bu yana toplum olarak korkuyoruz. Açlık, yoksulluk, her türlü ayrımcılık, hem tek adam iktidarı ile hem de ona bağlı kolluk güçleri ve yargısıyla devam ediyor. Sokağında hiç kimse açlıktan ölmüyor diye, sen yeryüzünde açlıktan ölen insanların olmadığını mı sanıyorsun? Tapınan nesne: Çok uzun ömür sürmekte, insan sağlığına zararlı… Ve tabiidir ki, insanlar arasında eşitliği sağlamak pek olası değil. Ama insanlar arasında, dayanışma ve paylaşma duygusunu büyütmek her zaman mümkün. Şu an yaşadığımız süreç tam da böyle bir yaşam pratiğiyle devam ediyor. Eğer bütünün içindeki parçalardan biri ölürse, diğer parçalar da yavaş yavaş ölmeye başlar. Tek partili iktidar tarafından bizlere insanlara dayatılan, bu koronavirüslü günlerde tam da yaşadığımız takvim böyle işletiliyor. Öyle zamanlar olur ki, gücün peşinden koşan anne ve babaların aksine… Bir anne ve babanın emek gücü bile, bir kursağı doyuracak gücü bulamaz. Bu koronalı günlerde, bu fotoğraf bize bugünlerin gerçekliğini ele veriyor. Şiir ve korona diyince şöyle uzun soluklu bir şiir yazayım diye bir düşüncenin peşine hiç düşmedim. Cumartesi ve Pazar günlerini kapsayan elli altı saatlik sokağa çıkma yasaklarına denk düşen bir Cumartesi günü, “ Bir Cumartesi düşü olsun” isimli bir şiir yazdım. Şiir ve koronayla hiç alakası olmayan uzun süredir kendimi ruhen kitap okumalarına kapatmıştım. Tabii ki, benim için bu süreç korona günlerine de denk gelen bir zaman dilimi. Bir yürüyüş mesafesinde, çam ağaçlarının arasında tek – tük yaşam bulan badem ağaçlarının bahar kabuğuna girmesi… Beyaz beyaz giyinen badem ağaçlarının çiçek çiçek gülmesi, biz insanlara doğanın canlı olduğunu tekrar hatırlatmasıyla, hiçbir şeye dokunamama zırhını tuzla buz ediyor. Ve bu koronalı günlerde, o capcanlı dünyaya kendimizi bırakıyoruz. Mavi rengin insanı uyandıran tonunun altında yürürken canlı bir varlık olduğumuz ayrımına tekrar varıyoruz. Meğer insan hep kendinde eksik olan şeylerin peşine düşermiş. Yazmak istediği şeyleri değil de, yazabildiği şeyleri yazar. Ki üzerinde yürüyecek toprak varsa, toprak yol olur. Ve kişi kendi yolunu açar. Uzun bir zaman aralığından bu yana, herhangi bir konu hakkında yazı veya şiir yazmak, en son düşünebileceğim bir şeydi diyebilirim. Şöyle de kendimi ifade edebilirim, okuyarak kendi yazma deneyimimi bir süreliğine “ demlenmeye” bırakmaktı. Hep şuna inanmak istedim, despot iktidarlara rağmen bu zor ve sıkıntılı süreçleri toplum olarak, çok az bir psikolojik hasarla atlatabileceğimizi düşündüm. Ama somut yaşam gerçekliğinde, dün para kazananların bu günlerde seslerini oldukça pervasızca yükseltmeleriydi. Yoksul ve işsizlerin ise seslerinin var olan düzen sürdürücüleri tarafından susturulmasıydı. Sembollerle geçiştirilen dört parmağın havaya kaldırılmasını Rabia işaretiyle birleştirip tekçi bir tezahürü kendi vekillerine yeniden ezberletmesinin rehaveti içerisinde kürsüden şişinmeleriydi muhterem zatın… Evet, şiir ve korona denildiğinde, yaşamın her evresinde şiirden hiçbir zaman uzaklaşmadım. Zaten şiir birkaç günde bir şiirsel bir anekdotla kendini ele veriyordu.
Evet, saçakta Şubat donar bir yanıyla, bir yanıyla da badem ağaçlarına göz kırpan kış güneşi. Bilirim, her mevsimin bir tekrarı yaşanır. Yeter ki, bir tutam güneş ucunu göstersin, yarası aşka açık, güneşe çok çabuk aldanır badem ağaçları. Badem ağaçlarının buz beyazına kesen dalları, yaprak dökmeyen ağaçların yeşil rengine nazire eder, yalancı baharı yaşarken. Şubat ayının yarısı kış diğer yarısı baharmış bilinir… İşte takvim yaprakları 23. 02. 2021′ i gösterirken onlarca insan iki haneli rakamlarda yaşamlarını kaybetmiş. Ve güneş varken üstümüzde, bütün taşlar yerli yerindeydi. İnsanlığın varoluşundan buna yana, dünden bugüne gelen yapılması düşünülen temel bir dayaktı, insanın kendini dışarı atması. Tepeden tırnağa apaçık gün ortası, Şubat ayı, bir kış manzarası güneş ışığıyla birlikte, bizi tedirgin eden, her şeyi değiştirmemiz için fırsat tanıyor bize. İlkörnek: “ Haydi kendini bir an önce yürüyen dünyaya bırak. “ İçimdeki güzelduyular baş veriyor, bu kentin güzel insanlarıyla. Ve yüreğimi ufuktaki som maviyle dolduruyorum. Şu devasa yeşillik ve denizin mavisi gelecekte var olmanın dinginliğini yaşıyor…

“ Yaşamın, bugünlerde sağ kalabilme fırsatının peş peşe gelen ölümlerle… İnsan yüreğine ektiği yenilgi duygusu, zamanın tam yaşındaydı…”

Ali Şeker
/ 25.02.2021

Anzeigen

-Advertisment -

Most Popular