7.6 C
Hamburg
Samstag, Februar 27, 2021
Start News Autoren Hüseyin Habip Taşkın: BENİM ADIM GAZETECİ

Hüseyin Habip Taşkın: BENİM ADIM GAZETECİ

Ah anneciğim, babacığım, kardeşlerim! Bu dünyadan ayağımı kaydırdılar. Daha yazacak birçok konu vardı. İnsanlara ulaştırmam gerekiyordu. Uyuyan nice insan topluluğunu uyandırmaktı amacım. Birileri rahatsız olmuş olmalı ki acele yoldan ilişiğimi kestiler.
Üniversiteye girmeye hak kazandığımda evde babamın suratı asılmış, renkten renge bürünerek konuşmasını alçak sesle sürdürmüştü:
“Oğul oğul ‘okuyacağım’ dedin. Sesimi çıkarmadım. İletişim Fakültesi’ni kazandın, ben yine sustum. ‘Gazeteci olacağım’ dedin, kan basıncım bir indi, bir çıktı. Gazetecilik meslek olmasına meslektir. Gezegenimizde, coğrafyamızda gazetecilik zor meslektir. Neyse yolun açık olsun demekten başka bana bir yol kalmıyor.”
Ah babacığım o gün yüreğinde felaket senaryolarının uçuştuğu anda bana sarılıp, yanaklarımdan öptün. Ah anneciğim hiçbir şey söylemeden kucakladın ve yanaklarımdan öptün. Ellerimden tutup biraz geriye çekildin ve bana gülümseyerek baktın. Kardeşlerim endişesizce bana sarılıp yanaklarımdan öptüler.
Ailede ilk üniversiteli olmam nedeniyle benimle gurur duydunuz. Babam hastanede temizlik işçisiydi. Annem ev temizliğine giderdi. Kendilerini, beni ve kardeşlerimi okutmaya adamışlardı. İlkokulda, ortaokulda, lisede sınıfın en çalışkanları arasında yer alırdım. Karnemdeki notlarım göz kamaştırıyordu. Kardeşlerim de benim gibi çalışkandı ve karneleri yüksek notlarla doluydu. Annem ve babam bizlerle her zaman gurur duyardı. Bizlerle övünürken gelen geçene anlatırlardı.
Babam iş arkadaşlarına, annem mahallenin kadınlarına üniversiteyi kazandığımı söylediklerinde, babamın iş arkadaşı Cihan dinlenme molasında:
“Senin oğlan Vali’mi, Kaymakam mı olacak?” demiş.
Babam başını dik tutmuş, özgüveniyle:
“Gazeteci olacak. Köşe yazarlığı yapacak. Gazete sayfasının bir yerinde üst köşede yer verecekler.” Demiş.
İş arkadaşları benim yaşama erken veda edeceğimi başlarını öne eğerek, sessizleşerek, matemimi o gün tutmuşlar. O yıllarda bazı gazetecilerin bedenleri tabancayla hedef alınıp birkaç delikçik açılarak, acele yoldan kara toprağın altına gönderilmişti. Sorguya alınan gazeteciler, muhalif olduklarından çok tehlikeli anarşistlerden olduklarını televizyonda, radyoda eline tutuşturulan kâğıt parçasından ‘hadi hünerini göster’ diyen bir anlayışın emrinde olan, car car okuyan spikerdi. Dinlemekte olan bireyler topluluğundan çoğunluğunun gözleri açık ama görüş mesafesi dar olanlarını çok çabuk etkisi altına almaktadır. Etki altında kalanlar, gazetecileri bir öcü olarak görürlerdi. Gazeteciler uğradıkları falaka, kaba dayak ve sokak edebiyatımızın argolu küfürleriyle baş başa kalsalar, daha sona kendilerine yapılanları anlatsalar da devletin gücü, basınıyla öne çıkıyordu.
Ben bir gazeteciyim; yazdıklarımla kişileri konuştururum. Varolmam burada önem kazanıyor.
Üniversiteye başladığımda gazeteci olacağımdan havalara girmiştim. İktidarı bir avuç sermayedarın emrinde olduğunu ve muhalefetin pasifist tutumunu eleştiriyordum. Zamların halkın üzerine acımasızca bindirilişini anlatıyordum. Silah tüccarlarını ve işgal edilen ülkelere giren sömürücülere veryansın ediyordum. Önüme geleni eleştiriyordum. Kendimce makale yazmaya başladım. Ara sıra makalem Ülkemi İnletiyorlar Gazetesinde çıkıyordu. Özgüvenim katlanarak arttı. Kalemime kuvvet diyerek daha cesur yazmaya başladım.
Hukuk Fakültesinde Ferdi adında bir arkadaşım vardı. Onunda Hâkim, Savcı olma hayali vardı. Bu beraberlik fazla uzun sürmedi. Onun mesleğini devamlı eleştirdiğim için aramıza kara kedi girmedi. Düşünce yapılarımız farklı olduğundan arkadaşlık yollarımızı ayırdık.
Okuduğum üniversitede polis hiç eksik olmazdı. Bazı günlerde faşistler okula saldırır, bizler de karşılık verirdik. Olayı polis görmezdi. Faşistleri geri püskürtünce Toplum Polisi araya kaynak olur, coplarla, kalkanlarla üzerimize gelirlerdi.
İstemeyerek olsa da günün birinde yolda Ferdi ile karşılaştık. Eski arkadaşlığımızın hatırı hatırsızlığa dönmüştü. İkimizde buz gibiydik. İlk hamleyi ben yaptım:
“Nasılsın Ferdi?”
Beni yeni görmüşçesine baştan aşağıya süzüyordu. Sonunda lütfedip konuşmaya başladı:
“İyiyim. Sen de iyisindir. Gazatecilerin maşallahı var. Şamatasız gününüz geçmiyor. Devletin memuruna el kaldırmak ha! İster savcı ya da hâkim olayım sizin gibiler elime düşmesin çıra gibi yakarım.”
Güldüm. Aslında içimden kahkaha atmak gelmişti:
“Beni de yakarsın sen. Olaylara daha geniş açıdan baksan derim,” dedim.
O günden sonra Ferdi’yi hiç görmedim.
Üniversite bitiğinde işe başlamıştım. Ayağakalk Gazetesinde köşe yazarlığı yapıyordum. Gazetemizde çalışanlar demokrat ve devrimcilerden oluşuyordu. Bizler ayağa çoktan kalkmıştık. Ya bireyler?
Her zaman halkın sorunlarına değindim. O sorunlar zaman içinde hakkımda davaların açılmasına neden oldu. Anarşistliğe giriyormuş… Bilim insanı, gazeteci, edebiyatçı, hukukçuların hedef alındığı, öldürüldüğü, şubelerde gözetim altına alındığı, işkenceden geçirildiği bir ortamı canlı canlı yaşıyordum.
Gazetecilik yaptığım dönemde bir kitap yazmıştım. ‘Başlığı Neden Gazeteci Oldum?’ idi.
Kitabımda komünistlik yapmam ve köşe yazılarımla ilgili birkaçından davalar açıldı. Curcunayla yaka paça evimden sabaha doğru alındım. Çok önemli bir şahsiyet olduğum hissine kapıldım. Beni almaya gelen polis arabalarını sayamadım. Evimin her yeri kanun gereği darmadağın edilmişti. Şubede birkaç gün kaldım ve ifade vermem için adliyeye ellerim kelepçeli getirildim. Şakşakçı basın durmadan fotoğrafımı çekiyordu. Yoksa Yeşilçam’da bana kötü rol verildi de benim mi haberim yoktu?
Adliyede beni sorgulayan yıllar önce arkadaşlık yaptığım Ferdi’ydi. Çok ciddi ve azarlayıcı bir ses tonu ile sorular sordu. Neredeyse beni falakaya yatıracak, ağzımı burnumu dağıtacak bir ruh haline sahipti. Bende gülümseyerek yanıtladım. Bana çok bozulmuş olmalı ki, kendimi sonunda cezaevinde devrimcilerin arasında buldum. Gazeteler hakkımda aynı dili kullanarak manşet atmışlardı. ‘Anarşistlere yataklık eden, onlardan gelen eylemleri şifreyle köşesindeki yazıya yansıtıp, eylem emrini ilgili yerlere ileten…’ diye gidiyordu.
Üç ay sonra tahliye oldum. Mahkemem dışarıdan görünüyordu. Adliyenin yabancısı değildim. Polisi, savcısı, hâkimi, mübaşiri, kâtibi beni hafızalarına kopyalamışlardı.
Bu olaydan sonra ülke genelinde tanınan birisi olmuştum. Her yazdığım makale birilerine batıyordu. Bu batmalar benim sonumu hazırlıyormuş. Nedense ben fark edemedim.
İktidarlar değişiyor, uygulamalar değişmiyordu. Yoksulluk, işsizlik, zamlar, sana giren çıkan senin alın yazın diyorlardı. Bense alın yazısı olmadığını, sömürenin, ezenin kim olduğunu, anadilde her halkın hakkı olduğunu, herkesin işi, evi olsunu, rüşvetin her kapıyı anahtarsız açtığını, bizleri ilgilendiren birçok konuyu tekrar tekrar yazdım.
Ah anneciğim, babacığım sessiz kalamadım. Dilsiz de olamadım. Görmemezlikten de gelemedim. Her haksızlığı kalemimle yazdım. Bir avuç harami saltanatını sürdürsün; bende susayım. Öyle bir dünya anlayışı bende yoktur.
İlkbahar yağmurunda sabah işe gitmek için evden çıktım. Sağdaki köşeyi dönüp ana caddeye çıkıp dolmuşa binecektim. Köşeyi dönemedim. Arkamda, çok yakınımda üç el silah sesi duydum. Benim için zamanın durma anıydı. Derimi kaç kurşun delip geçti anlamadım? Köşeye yakın, dört katlı binanın boyası açık mavi olan dış cephesinin önündeki asfalta öne doğru ağırdan düştüm, yüzükoyun yer yatağına uzandım. Başımın çarptığını, ağrısını hissetmedim. Kırmızı sıvı bedenimi terk ederken yağmur sularıyla iç içe aşağıya doğru gidiyordu. Ondan sonrasını hatırlamıyorum. Benim için yaşam perdesi sonlandırılmıştı.
Çok yüce mahkeme tarafından Ferdi gibileri sayesinde görülen davamda ‘faili meçhul’ klasik cümlesi ile adlandırıldım. Dosyam tozlanıp unutulması adına rafa kaldırıldı. İtiraz ediyorum. Faili meçhule gitmedim. Egemen güçlerin akıl hocaları bu oyunu yazdı. Oyuncularına oynattı.
Bugün canımı aldıkları gündür. O günde hava yağmurluydu. Kaç yıl geçti aradan? On, on beş? Ah anneciğim, babacığım beni anan, yerime konuşan ne çok sevenim varmış. Demek ki beni susturamamışlar.

23.01.2021

Anzeigen

-Advertisment -

Most Popular