4.1 C
Hamburg
Montag, März 8, 2021
Start Home Sözcüklerle saklambaç oynamak

Sözcüklerle saklambaç oynamak

Şair Ahmet Dinç ile Söyleşi

ALMANYALILAR – Kültür ve sanat dünyasından yerli ve Alman şair ve yazar dostlarımızı tanıtmaya devam ediyoruz. Bu defa bir sözcük ustasını, kalem erbabını sizler için sorguladık. Yine tadına doyulmaz bir şairin muhabbetine bulandık. Şair Ahmet Dinç, siz ALMANYALILAR okurları için şunları anlattı:

Almanyalılar – Belki çok klasik gelecek ama şiirinizin dahası şairliğinizin daha iyi anlaşılması açısından kaçınılmaz bir soru ile başlayalım: Neden şiir, edebiyatın başka bir çok disiplinleri varken şiir de karar kılmanızın nedenleri?

Ahmet Dinç: Öncelikle bu röportaj için çok teşekkür ediyorum. Umarım yüreğimizden çıkanlar, akacak yürekler bulurlar.

Neden şiir sorusuna birçok yanıtım olur ama, sanırım yolculuğumun en başından başlamalıyım. İlkokul yıllarımda, okuma yazmayı öğrendiğim günlerden bu yana yoğun bir okuma hayatının içinde buldum kendimi. Bu alışkanlık bana, sonra ki yıllarda edebiyat derslerinde, sınıfın düzeyinin üzerinde kompozisyon yazabilme imkânı sundu. Hatta hatırlar mısınız bilmiyorum ama kompozisyon ödevlerinde verilen konu hakkında ki yazacağımız yazı için sınırlandırma olurdu. Bir konu ve bu konuyu anlatan bir A4 kâğıdı gibi. Lise öğrenimimin ilk yıllında dersimize giren edebiyat öğretmenimin yazdığım kompozisyonlarda, farklı bir akış olduğunu görmesi ve bana ‘’yazdığın yazıyı nokta işaretlerinden sonra ayırıp alt alta koysak şiir olacak adeta, sen bence şiiri de denemelisin’’ dedikten sonra şiir yazmaya başladım. Şiirlerimi öğretmenimle paylaştım, düzeltmeler yaptık, fikir aldım ve yıllarca yürüyeceğim bir yola adım atmış oldum. Ama yine de deneme yazmanın da benim için çok farklı bir lezzeti olduğunu burada vurgulamak isterim.

Sokrates meşhur savunmasında yargıçların sorduğu bir soruya verdiği cevap benim için neden şiiri anlatmakta önemli. ‘’İçimden gelen ses öyle diyor’’ Evet benim de içimden gelen ses öyle dedi. Salıncağımı şiir ağacına kurmayı seçtim. Çünkü; içimde dört nala koşan atların ayak seslerini, kilolarca gül yaprağını bir imbikten geçirircesine, süzmek, ayıklamak, fazlalıklarından arındırmak, şiire sığdırmanın, yorgun sabahlarını seviyorum. Sözcüklerle, içinde; yakalananın mı, yakalayanın mı sobe olduğunun belli olmadığı bir paradoks barındıran saklambaç oyununu oynamayı seviyorum. Heykeltraş bir taşı ayaklar altından alıp yontarak, sanat eseri haline getirerek göz seviyesine yükseltiyorsa; bende insancıl duruşlara, olmazsa olmazlara, yaşadıklarıma, yitip giden duygulara ait sözcükleri şiir haline getirip yürek seviyesine yükseltmeyi seviyorum. Yüreğimden yeryüzüne düşen bir cümlenin gölgesinde, yaşam telaşından yorulmuş canların soluklandığını hissetmeyi ve zaman zaman buna şahit olmayı seviyorum.

Bu aralar memleketi bilmiyorum ama Almanya’da yazıyla, kitapla şöyle bir tanıştırmış şiir yazmayan bir gurbetçiye henüz denk gelmedim. Ama nitelikli şiir yazan Almancı bir gurbetçiye de daha denk gelmedim. Bu anlamda herkesin şiir yazdığı bir dilde şiir de neden ısrarcı olunmalı?

Tarihler boyunca sözlü edebiyat dönemelerinden, Dede Korkut hikayelerine, destanlara ve sonrasında kopuzdan günümüze halk ozanlarımıza bakıldığında hep şiirsel bir anlatı olduğunu görürüz. Kulaklarımız bunlara aşinadır. Nenelerimiz, dedelerimiz anne ve babalarımız bu anlatılarla büyüttüler bizleri. Yani içimizde bir yerlerde bu maya var. Bu soru bana katıldığım programlarda da sıklıkla sorulur. Ve ben yazsınlar derim. Yazsınlar. Çünkü insan içinde biriktirdiklerini, bu öfke olsun, sevgi olsun, aşk olsun bir türlü dışa vurmak zorunda. Bu dışa vurumun bir çok aracı vardır. Ne yazık ki bazı araçlar hem kendine hem de topluma zarar verebilir. Şiir en naif biçimidir bunun. Bir atasözümüz kervan yolda dizilir der. Ben hep buna inandım. İnsan önce yazmaya başlar, birilerinin etkisi altındadır ilk şiirlerinde. Ama sonradan kendini aramaya başlar bu arayış içsel yolculuğu ve sorgulamaları beraberinde getirir. Behcet Necatiğil “Bence her şair, şiir hayatı boyunca, üç burçtan: Gurbet, hasret ve hikmet burçlarından geçiyor“ der. Bu burçlardan geçilen bir yolculuk işte. Meselâ bir tren garında sevgilisini, özlemle beklerken, özlemini dile getirme derdinde sözcüklerle boğuşurken bir de bakarsınız o garda hemen yanında duran mendil satan çocuğu farkeder, ya da bir dilenciyi, ya da bilet parası derdinde birini ne bileyim işte çevresini farketmeye başlar. Bu yolculuk içten başlayan ve o ışıkla çevresini de fark etmeni sağlayan kutsal bir yol. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın dediği gibi bir hal belirir yaşamında “Sen şairsen bir namazın en önemli rekatındasındır“

Evet yazmakta ısrarcı olmalıyız her şeye rağmen. Bir taş duvarın kovuğuna tohum saklar gibi. Çünkü birgün acılar içinde bir can gelip tohumu oradan alacak ve tekrar düşün ve yürek topraklarına sunacak renk renk çiçekler açacak umuduyla. Bizlerin olmadığın zamanlarda çok daha uzun olacak ömrümüz şu yaşadığımız kısacak hayata kıyasla.

Bu soruyla bağlantılı olarak, bu kadar çok insan sizce neden şiir yazar? Onlara ne gibi tavsiyelerde bulunurdunuz?

Sözlü edebiyattan günümüze anlatılar hep şiirseldir. Çünkü o şekilde ezberlenebilir ve daha akılda kalıcıdır. Hani bir deyim var ya “Sözün özü“ sözün özüdür şiir. Nabız atışını hissedersiniz sözcüklerin. İnsanlar yaşamın monoton akışı içerisinde bir türkünün, şarkının sözlerinde bir nefescik soluklandıklarını hissederler. O sözler gelip, derinlerinde bir yerlere dokunur. O dokunulan yerde devrik cümlelere dönüşmeyi bekleyen hayata dair söyleyecek sözleri vardır. Ve söylerler. Nasıl ki bir çiçek açtığı dalda güzelse, o çiçeği labratuvara götürüp parçaladığınızda artık o çiçek güzelliğini kaybederse, o şiirin çıktığı yürek, o yüreğin yaşadıklarıyla anlamlıdır. Çok irdelememekten taraf olsam da; şiir yazıyor veya birşeyler karalıyor olmak hele hele isminin altına şair yazılmasının getirdiği sorumluluklarıda yüklene bilmeli insan. Hayatının her anında bunun farkındalığıyla yaşaya bilmeli. Şiirin diğer bilim dallarıyla da çok sıkı bir ilişkisi vardır. Mitoloji, coğrafya, felsefe, tarih, kelebekler, kuşlar, çiçekler vs. konularına da ağırlık vermeliler. Çünkü şiir dediğimiz gibi kilolarca gül yaprağının imbikten geçirilmiş şeklidir. Bunları önce biriktire bilmeliyiz ki derdimizi anlatırken kullanacağımız materyal sayısı yani elimizde ki malzeme çeşitliliği çok olsun. Yoksa zaman içerisinde tekrara düşmeye başlarsınız. Sözcüklerinizin nabız atışı olmaz.

Şair ve toplumsal olaylar karşısındaki duyarlılıklar konusunda yerli edebiyatın en onurlu duruşunu hep şairler sergiliyor? Sizce nereden geliyor bu köklü, güçlü ve yiğit damar? Bulaşıcı olmasından mı, şiirin gücünden mi, yoksa başka etkenler mi söz konusu?

Biraz önce de söylediğin gibi aslında. Aşık olursunuz aşk şiirleri yazmaya başlarsınız, yazdıkça ve okudukça duyarlılığınız artmaya başlar. Dünya’nın sizin çevrenizde dönmediğini fark edersiniz. İki göz ile gördüm sanmanın bir aldanış olduğunu anlarsınız. Farklı bir gözle bakmaya başlarsınız hayata, çevrenize. Novalis “Şiir aklın açtığı yaraları tamir eder“ der. Çevrenizde insancıl olmayan, içinde sevgi, merhamet, hoşgörü barındırmayan şeyler sizi rahatsız etmeye başlar. Herşey mekanikleştiği anlarda duyguların yok olduğu zamanlarda şairler haykırır. Nietzche “Evreni terk etmekte olan değerleri tutup tekrar evrene kazandırmalıyız; çünkü bu insanlığın geleceği için olmazsa olmaz“ der. Tam da bu noktada var oluyorsunuz. Şiirin gücüne inanıyorsunuz ve elinizde dünyanın en güçlü silahı duruyor.

Nasıl şiir yazıyorsunuz? Biraz da rituellerinizden bahsedebilir miyiz?

Şiiri yazma aşamasında teknolojiden uzağım. Halen kalem ve kâğıt kullanmaktayım. Orada adeta bir ruh beliriyor, karalamalarımın içinde. Onlarca sözcük ve bir o kadar da cümle. Yontuyorum sabahlara dek. Gecenin en koyusunda yazmayı seviyorum, birçok şair, yazar arkadaşımın da sevdiği gibi. Ben o anları “Kalp atsa da zamanın akmadığı anlar“ olarak tanımlıyorum. Gecenin en sessizinde, tekbaşıma, farklı bir nefesin odamı ısıtmadığı anlarda yazıyorum. Çocukken kan ter içinde oynadığım saklaçmabaç oyununu oynuyorum adeta gece sabahlara kadar sözcüklerle. Aslında tam bir paradoks bu. Çünkü; yakalayanın mı, yakalananın mı sobelendiğinin belli olmadığı bir oyun. Sözcüklerle sabahlara kadar süren bir saklambaç paradoksu işte.

Neden şairlerin denemeleri, edebi makalaleri okurken tadına doyulmaz enfes bir lezzet verirler? Onların satırlarında sadece şairin edebi ve entelektüel derinliğini değil aynı zamanda ne kadar çok boyutlu düşünebildiklerini, insan, doğa kısaca hayat hakkında ne denli duyarlı olduklarını görüp anlarız?

Şiirin diğer bilim dalları, sanat alanlarıyla yani hayatın içinde ne varsa herşeyle sıkı bir ilişkisi vardır. Bu ilişkiyi yakalamış olan şair artık anlatılarında kullanacağı malzeme kıtlığı çekmediği için, bir çok açıdan olaylara baka bilme ve en etkili şekilde onu anlata bilme yetisine kavuşuyor zamanla. Düz yazı yazıyor olsa da; şiirsel bir anlatı ritmi yakalıyor yazının içinde. Duygu akışında betimleme, teşhis, teşbih, kinaye, mecaz, istiare gibi sanatları kolaylıkla kullana bilmekte, en etkili anlatım biçimini yakalayabilmekte. Dünya içine girmek isteyen bir cismi nasıl ki; doğru açıdan girmiyorsa parçalayarak yok ediyor, doğru açıdan giriyorsa içine kabul ediyorsa. İnsan da tıpkı bir küçük Dünya gibidir. Düz yazı olsun, şiir olsun içine girebilmek ve yüreğine dokuna bilmek için doğru açıyı bulmalısınız. Şiir yazanlar en kısa yoldan, kısacık cümlelerle bunu başaran kişiler olarak, yazıda da aynı başarıyı aynı yöntemle yakalaya bilmekteler.

Son olarak da eserlerinizden bahsedebilir misiniz? Bugüne kadar hangi yapıtlar yayınlandı; heybenizdeki çalışmalar sözkonusu?

İlk eserim „Kayıp Anahtar“ ismini verdiğim şiir kitabım oldu. İlk baskısı 2014 yılında, ikinci baskısı ise 2016 yılında Kitapana Yayınevi tarafından yapıldı. Kitabımın ismi o kadar beğenildi ki, zamanla ismimin önüne geçmeyi başardı.„Kayıp Anahtar“ bir şiir kitabı olmanın yanı sıra, özünde bir felsefeyi barındırıyor. Şiirlerin akışı ve kitaba diziliş şekli de, bu felsefeye hizmet ediyor aslında. Şiir bence bir araç olduğu için, bunu en iyi şekilde kullanmaya çalıştım sadece. İnsanın ellerindeki kelepçelerin, ayaklarındaki prangaların ve etrafını çepeçevre sardığına inandığı o aşılmaz sandığı çemberin anahtarının aslında kendinde gizli olduğunu anlatan bir düşünüş biçimini ortaya koymaya çalıştım şiirlerimle. İçinde biriktirdiklerinden boğulanların sayısının, denizde boğulanların sayısından çok daha fazla olduğunu gördüm ve bunu „Çemberin İçinde Hayatlar“ şiirimle irdelemeye çalıştım. Ve çemberin içindeki yaşamlardan bunalıp, çeperini kırmaya çalışan insanın yeni bir sayfa açma gayretini anlattım „Her Yeni Sayfa“ şiirimle. İcat edilmiş korkular, kaygıların yanı sıra bize kabul ettirilmeye çalışılan, ama bize ait olmayan, bizi anlatmayan hayalleri ise, güldüğümüz zaman ağzımızdan fırlayıp çıkacakmış gibi duran protez dişlere benzeterek „Protez Düşler“ şiirimle anlatmaya çalıştım. „Sur’a Üfledim Bu Gece“ şiirimle, insanın gecenin en koyusunda kendini sorgulayışını. Yani insana dair ne varsa anlatmaya çalıştım. İçi boşaltılarak farklı ve basit bir şekilde doldurulmaya çalışılan, basitleştirilerek bedenselleştirilen insanın, bir de içinde en derininde akan bir aşk ırmağı olduğunu, o aşk ırmağı ile beden arasına icat edilmiş, kaygılar, korkular ve hayallerle nasıl bent çekildiğini ve bu şekilde kalabalıklar içerisinde yalnızlaştırıldığını anlatmaya çalıştım. Yine bu icat edilmişliklerin, bizi ifade etmediği için doğan mutsuzluğumuz sonucunda bir grip gibi salgın hale gelen kanser hastalığına da „Sözüm Kaldı“ şiirimle ses olmaya çalıştım ve bu şiirimi türkü formatında besteledim. İlk bestem budur. Anlatacağım çok şey var illa ki kitabıma dair. Sanırım yorumcular tarafsız şekilde bunu daha iyi yapacaklardır ve yapıyorlar da. Zaman koyacak ortaya, birçok şeyde olduğu gibi, sanat eserlerinin de değerini. Ve kitabımın içinde şiirlerimle anlatmaya çalıştığım, birçok duyguyu, kapağına koyduğum tek bir cümle ile özetlemeye çalıştım;
„Hayaller birleşmeden, hayatlar birleşmez.“

„Sevgi Mayası Sandığı“ isimli İkinci kitabımı da 2016 yılında Kitapana Yayınevi’nden yayınladım. Bu kitabımda da yine aynı yanılgıların ve icat edilmişliklerin açtığı yaralardan bahseden şiirlerim var. Aynı zamanda da denemelerimle de var olmaya çalıştım.

Her iki kitabım da Kültür Bakanlığı Komisyonlarından geçerek, bakanlığa bağlı yurt içi ve yurt dışı kütüphanelere dağıtımı yapılmak üzere bakanlık tarafından ikiyüzer adet alındı.

Heybemde pandemiden dolayı yayınlanmasını ertelediğim üçüncü kitabımın dosyası var hazırda. Bu kitabımda yine şiirlerimin, denemelerimin yanı sıra aforizmalarımla buluşacağım okuyucularımla. Pandemi sürecinden dolayı etkinliklere ara verildiğinden ve fazlaca dışarı çıkamadığımdan dolayı okuyarak, araştırarak, yazarak beslenmeye çalışıyorum. Tüm bunlar neleri doğruru bilemiyorum. Bakalım zaman ne gösterecek.

Teşekkürler

Şair Ahmet Dinç kimdir?


02.10.1968 Konya doğumlu. İlk ve orta öğrenimimin ardından, lise öğrenimimi Konya Gazi (Erkek) Lisesi’nde (edebiyat bölümün) tamamladı. 1989 yılında İzmir’e yerleşti. Eskişehir Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi İşletme bölümünden mezun oldu. 1996 yılından bu yana Dokuz Eylül Üniversitesi’nde memur olarak görev yapmakta. Evli iki çocuk babası. Şu gökkubede söylenmemiş bir söz bulma, söylenmişse bile bir başka biçimde söyleme arayışı devam etmekte.

    06.12.2020

    Süleyman Deveci

Anzeigen

-Advertisment -

Most Popular