ALMANYALILAR

„ADALET DÜNYANIN ORTAK PAYDASI OLMAK ZORUNDADIR“

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşma şöyle:

kk

Teşekkür ederim arkadaşlar. Beni duygulandırıyorsunuz arkadaşlar.
Evet, üçüncü yılında…

İLK ADIMIMIZDI

Ne için yürüdük? Bu cennet gibi vatanda, kardeş olalım, kavga etmeyelim diye yürüdük. Bu cennet gibi vatanda bir çocuk bile yatağa aç girmesin diye yürüdük. Bu cennet vatanda bizim dışımızdaki canlıların da, onların da hakkı, hukuku vardır diye yürüdük. Biz haksız yere hapislerde çürüyen kardeşlerimiz için yürüdük. Kalemini satmayan, özgürce yazı yazan gazeteciler için yürüdük. Biz hiçbir kişisel beklenti içinde olmaksızın, 83 milyonunun adalet talebi için yürüdük.
Hala aynı noktada mıyız? Hayır. O bizim ilk adımımızdı ve biz bu mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceğiz. Biz bunu sürdürmek zorundayız. Bizim öyle tarihsel bir görevimiz var. Yağmur demedik, kış demedik, kar demedik, sıcak demedik, birlikte yürüdük. Yürüyemeyenler sesleriyle bize destek oldular.

ADALET DÜNYANIN ORTAK PAYDASI OLMAK ZORUNDADIR

Yürürken bir yokuştan çıkıyoruz, Altan Öymen yanımda, o da yürüyor, Eski Genel Başkanımız, buradan ona da saygılarımı gönderiyorum, yokuşu çıkmak biraz zor, Altan Bey eşlik ettiği için biraz daha ağır yürüyor. Etrafta çam ağaçları var, kuşlar cıvıldaşıyor. döndüm dedim ki, “Gökyüzü masmavi; bu güzel ülkede neden birlikte yaşayamıyoruz? Neden kavga ediyoruz? Her şeyimiz güzel bizim; şu ağaçlara bakın, şu doğaya bakın, şu doğanın güzelliğine bakın.”

Neden kavga? Siyaset neden bu kadar kirlendi? Neden birilerine baskı yapıp „illa hapse atacaksınız“ diyorsunuz? Aynı talebi hakkı, hukuku ve adaleti savunacağız. İnsanlık tarihi adalet mücadelesi tarihidir. İnsanlık tarihi, Habil ile Kabil’den başlayarak, Âdem peygamberden başlayarak bugüne kadar bir adalet mücadelesi tarihidir. İnsanlık hep adaleti aramıştır. Gelen bütün peygamberler adalet için gelmiştir, güzel ahlakı temsil etmek için gelmişlerdir, liyakat için gelmişlerdir. Eğer insansak, insanlığın hakkını vereceksek, bizim gibi düşünmeyenlerin de hakkı, hukuku, adaleti vardır diye düşüneceksek, adalet dünyanın ortak paydası olmak zorundadır.

Evet yürüdüm, hiç kimseyi de davet etmedim. „Ben ve eşim yalnız yürüyeceğiz“ dedik. Ama adalet talebi o kadar yoğun ki milyonlar eşlik etti. Herkes adalet istiyor, herkes. Bugün de herkes adalet istiyor. Yarın da herkes adalet isteyecek. Yeryüzünde insanlık tarihi bir adalet mücadelesi tarihi derken, her dönemin bir firavunu olmuştur ve dolayısı ile adalet talebi süreklidir.

Hani Mevlâna der ya: „Adalet kutup yıldızı gibidir, yerinde sabit durur ve bütün kâinat onun etrafında döner.“ Adalet budur. “Dünyanın bütün nehirleri adalete susamış bir insanın susuzluğunu gidermeye yetmez” diyoruz. Adalet bu kadar yüce bir kavramdır. Ama içini boşalttılar, boşaltmaya da devam ediyorlar. Firavunlar boşaltacak, milyonlar onu dolduracağız. Bu mücadeledir.

BİR KEFEN DIŞINDA NE GÖTÜRECEKSİNİZ

Sözlerime aslında Bingöl depremiyle başlayacaktım. İki kez deprem oldu. 5.8 ve 5.6 şiddetinde deprem oldu. Bir kişi hayatını kaybetti. Ailesini aradım, başsağlığı dileklerimi ilettim. Allah’tan rahmet diliyoruz, umuyoruz benzer olaylar bir daha olmaz. Büyük Marmara depreminden bu yana, 18 yıldır iktidarda olanlar doğru dürüst bir şey yapmadılar. Hala İstanbul depremde en büyük riski yaşayan kent olarak duruyor önümüzde. Sormayacak mıyız? 18 yıldır ne yaptınız? Hala bir ders almadınız mı hala? Hala çöken binalar var, olduğu yerde çöken binalar var. Ya bir devleti nasıl yönetiyorsunuz? Nasıl bir devlet yönetimi anlayışınız var sizin? Emin olun anlamakta zorlanıyorum. İnsan hayatı değerli… Bakınız Ak Parti’ye en çok oy çıkan yerler deprem riskinin en yüksek olduğu yerler. Ellerini kollarını bile doğru dürüst oynatmış değiller. Önlem almış değiller. Bir rant kavgasıdır gidiyor. Anlayamadığım şu: Ya doğarken eşit doğduk zaten. Ölürken de eşit öleceğiz kardeşim. Bir kefen dışında ne olacak yani? Ne götüreceksiniz yani? Nedir bu rant hırsı? Bu para hırsı nedir yani? Vatandaş can derdinde. Acaba bir şey yapabiliyor musun? Bunun evi sağlam olsun diye düşünüyor musun? Rahmetli Ecevit’in depremde toplanma alanlarını bile imara açtılar ya, gözünüz doysun ya. Vallahi anlamakta güçlük çekiyorum. Nedir bu hırs, anlamakta gerçekten zorluk çekiyorum.
Elbetteki geçen konuşmamda sağlık çalışanlarının Covid 19’la mücadelesinde sağlık çalışanlarına, taksi şoförlerine, kuryelere, herkese teşekkür etmiştik. Emeği geçenlere, ağırlıklı olarak da sağlık çalışanlarına, çünkü onlar günün 24 saati özveriyle çalıştılar. Aile hekimleri telefon etti „neden bizi anmadınız?“ diye. Doğru haklılar. Buradan bütün aile hekimlerine de şükranlarımı ifade ediyorum. Onlar da bu mücadelede ana aktörlerden birisiydi. Sorunları var biliyorum ama hiç meraklanmasınlar. Sorun varsa çözümü de vardır. Çözümsüz bir sorun yoktur. Bütün sorunları biliyoruz, nasıl çözüleceğini de biliyoruz. Parayı nasıl bulacağımızı da biliyoruz. Türkiye zengin bir ülke, yeter ki parayı yerinde ve zamanında kullanın.

BELEDİYE BAŞKANLARIMIZ BÜTÜN ENGELLERE RAĞMEN TARİH YAZDILAR

Yine geçen grup toplantısında CHP’li belediyelere bir şey söylemedim, onların görevleri idi ama hepinizin huzurunda bütün belediye başkanlarına yürekten teşekkür ediyorum. Hepsi birer tarih yazdılar. Altını çiziyorum, her bir belediyemiz, en küçüğünden en büyüğüne kadar hepsi birer tarih yazdılar. Onlar da günün 24 saati çalıştılar, özveriyle çalıştılar. Yasak getirdiler, görev yapmasın diye paralarına el koydular. Ne yaparlarsa yapsınlar şunu söyledim: Asla sitem etmeyeceksiniz, asla. Onlar engel çıkaracak, siz engeli atlamasını bileceksiniz. Vatandaş para veriyor, yardım etmeye engel oldular, bankadaki hesaplarına el koydular. Ne oldu, “askıda fatura” geldi. Vatandaşa dediler ki, “Garibanın su faturası ödenecek. Bak fatura burada. Ödüyorsan gir bilgisayara, faturayı öde”, ödediler. Aklın yolu adalet üzerine çalışıyorsa, insan hakları üzerine çalışıyorsa çözümsüzlük diye bir şey yoktur.

Dolayısıyla bizim belediye başkanlarımız çok iyi çalıştılar, görev yaptılar. Onlardan düzenli bilgiler aldık. En son 12 Haziran tarihi itibariyle aldığımız bilgileri paylaşmak isterim sizlerle:

5 milyon 702 bin 723 aileye ayni yardım yapıldı. Gidildi, yardımları verildi. Asla bunun reklamı yapılmadı. Kişinin yoksulluğu teşhir edilmedi. Bizi üzen neydi biliyor musunuz? Esnafın bile yardım paketine muhtaç hale gelmesiydi. Esnafın bile yardım paketine muhtaç hale gelmesi… 285 bin 390 aileye nakdi yardım yapıldı. Para verildi. Onların ihtiyaçları vardı. 254 bin 27 hanenin suyu açıldı. Demiştik “suyu açacaksınız…” Suyu açıldı. 21 bin 147 belediyelere ait işyerleri vardı, bunların kiraları ertelendi. 146 bin 669 kişiye evde bakım hizmeti verilmeye devam ediliyor. Evine gidiliyor, kamu görevlileri gidiyor; bunlar genellikle yaşlı ve engelli olanlar, onlara hizmet veriliyor. 43 milyon 384 bin 714 litre dezenfektan dağıtımı yapıldı. 43 milyon litre… Okullar, yeri geldiğinde duraklar, yeri geldiğinde yerler, berber dükkanları, nerede isteniyorsa orada temizlik yapılsın. 9 bin 114 sağlık çalışanına evine gidemediği için yer ayrıldı ve onlar gelip belediyenin bedelini ödemesi kaydıyla otellerde kaldılar. Ayrıca 2 milyon 222 bin 988 bina ve işyerinde dezenfekte işlemi yapıldı. 2 milyonun üstünde bina ayrıca dezenfekte işlemi yapıldı. Dolayısıyla belediye başkanlarımız elinden gelen her türlü çabayı gösterdi, göstermeye de devam ediyorlar. Onlarla gayet güzel, uyumlu bir çalışmamız var. Karşılaştıkları engelleri bazen bir araya geliyorlar, nasıl aşacakları konusunda ortak politika oluşturuyorlar, Genel Merkezle görüşüyorlar ve gerekeni yapıyorlar. Dolayısıyla belediye başkanlarımız bu süreç içinde bütün engellere rağmen tarih yazan kişiler olarak, belediye başkanları olarak tarihe geçtiler.

DÜNYA BİLSİN, BİZ BİLMEYELİM

Adaletten söz ettik. Adaletin peşinde koşanların, koşan gruplardan birisinin unvanı da gazetecilerdir. Bir yerde haksızlık varsa, bunu haber yaparlar. Vatandaşın çıkarına bir karar alınmışsa, onu haber yaparlar. Geleneksel bir sözü vardır gazetecilerin: Köpeğin insanı ısırması haber değildir ama insanın köpeği ısırması haberdir. Dolayısıyla medya özgürlüğü, dünyanın bütün demokrasilerinde kabul edilen kilit bir düşüncedir. Gazeteci haberin peşinde koşacak ve haberi yapacak. Önünde engel çıkarılmaması ile ilgili özel düzenlemeler yapılmıştır. Bu düzenlemeler bazen Anayasa’da hüküm olarak da yerini alır. Bizim Anayasa’mızın 28’inci maddesi:Basın hürdür, sansür edilemez…” Gayet açık, gayet evrensel bir kuraldır. Basın hürdür, sansür edilemez. Devam ediyor, “Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır.” Basın ve haber alma hürriyetini sağlayacak tedbirleri alır. 21’inci yüzyılın Türkiye’sinde nedir? Tam tersi. Devlet haber alma hürriyetini kısıtlayacak tedbirleri alıyor. Tam tersi, Anayasa’ya tam taban tabana zıt uygulamalar yapıyor.

Geçen hafta iki gazeteci arkadaşımız önce gözaltına alındı, 4 gün bekletildi. Karakolda istek üzerine, sarayın isteği üzerine 4 gün bekletildi, sonra ifadeleri alındı. Bir arkadaşımız bırakıldı, diğeri tutuklanıp hapse gönderildi. Müyesser Yıldız; önce casusluktan, baktılar olmuyor casusluk; „Efendim işte devletin bilmem önemli haberlerini yaptı, gizli kalması gereken haberleri yaptı. O nedenle tutuklandı.“ Nedir biliyor musunuz arkadaşlar? Müyesser Hanım’ın yazdığı iki yazı, hala girin internete okuyorsunuz, var zaten, neresi gizli bunların? Bütün dünyanın bildiği şey neden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından gizli? Libya’ya silah gönderilmesi, Libya’ya asker gönderilmesi, ÖSO’nun bir kanadının alınıp Libya’ya götürülmesi herkesin bildiği bir olay. Birleşmiş Milletlerde Türkiye’nin gemilerle gönderdiği silahların fotoğraflarının Genel Sekreterin elinde olduğunu bilmeyen mi var? Ama Türkiye’de vatandaş bilmesin. Biz bilmeyelim. Bütün dünya bilsin, biz bilmeyelim. Niçin? Saray rahatsız olurmuş? Olsun efendim, zaten rahatsız olsun diye bu haberler yapılıyor.

FİRAVUNUN ADALETİ

Değerli arkadaşlarım; öyle bir noktaya getirdiler ki, medyanın neredeyse yüzde 90’ını havuz medyasına dönüştürdüler. Malum parayla satın aldılar, başlarına adamları getirdiler, ondan sonra havuz medyası oluştu. Rüşvetin kimlerden nasıl toplandığını gayet iyi biliyoruz zaten. Orada besleme gazeteciler var; parasını veriyorsun, bunu yaz diyorsun. Bir merkezden talimat veriliyor; „şu başlığı atacaksınız“, havuz medyasının bütün gazeteleri aynı manşeti atıyorlar.

Bir süre sonra vatandaş bunları almadı, almıyor. Almayınca izlenen gazeteleri ve televizyonları nasıl ele geçiririz, onun çabaları başladı. Onun mücadeleleri başladı. Malum, bizim de boykot ettiğimiz bir televizyonu da ele geçirdiler. Ne yapıyorlar? Bir tane CHP’li çağırıyorlar, 5 tane de havuz medyasından ya da besleme kişileri çağırıyorlar. Hep beraber koro halinde CHP’ye saldırıyorlar. CHP’liye sıra gelince onların her birisi 10 dakika konuştu, bizimki daha 10 dakika olmadan „süren doldu kardeşim…“ Ne oldu, ne oldu? Bize kumpas kurdular. Biz de bu kumpasa dedik ki katılmıyoruz. Ne yaparsan yap, ne yaparsan, ne yazarsan yaz. Hedefimiz bu arkadaşlar. Doğru haberin peşinde koşmak. Varsa yanlışımız elbette yazarlar, bizi de eleştirirler. Buna itirazımız yok zaten. Medya özgürlüğüne sonuna kadar saygımız var ama birilerinin talebiyle yapıyorsan, kalemini kiralıyorsan veya satıyorsan sen gazeteci değilsin kardeşim. O gazete de gazete değil, o televizyon da televizyon değil. Herkesin bunu bilmesi lazım.

Bunlar olunca ne yaptılar? Bunlar olunca baktılar ki olmuyor, bu sefer sosyal medyayı nasıl ele geçirebiliriz diye 7 bin tane trol ordusu… Telefon konuşmalarından hatırlıyorsunuz değil mi? Saraydan, aileden birisi „şu bizim trollere söyleyin“ diyen. 7 bin trol, gerçekten onunla kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. Şu zavallılığa bakar mısınız, şu içine düştükleri duruma bakar mısın? Medyanın yüzde 90’ı ellerinde, yine bir şey yapamıyorlar. Ağırlıkları yok. Çünkü tamamının yalan olduğunu herkes biliyor. Tamamının iftira olduğunu herkes biliyor. Bir deniyorlar, iki deniyorlar; bakıyorlar öyle bir şey yok.

Dolayısıyla bizim Müyesser Yıldız hapiste. Barış Terkoğlu hapiste. Barış Pehlivan hapiste. Murat Ağırel hapiste. Murat Ağırel ayrıca yolsuzluk konusunda neredeyse uzmanlaştı; bütün yolsuzlukları, bütün ayrıntılarıyla girerek, belgeleriyle ortaya koyan saygıdeğer bir gazeteci, o da hapiste. Hülya Kılınç, Ferhat Çelik, Aydın Keser, Osman Kavala, Selahattin Demirtaş… Bakın AİHM kararları uygulanmadı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin verdiği kararlar bile uygulanmadı. Hemen yeni bir kumpas kurdular. Aynı dosyadan ikinci bir suç oluşturdular. Hemen ceza verdiler ve içeriye attılar. Buna adalet diyorlar. Ne adaleti? Firavunun adaleti, bu firavunun adaletidir. Allah’ın adaleti değil, kesinlikle.

BİR DE MADALYA TAKSAYDINIZ BARİ

Bununla da yetinmediler, sosyal medyada Selahattin Bey’in saygıdeğer eşine olmadık hakaretler yaptılar. Yahu siz insan mısınız Allah aşkına, insan mısınız? İnsan mısınız? Bir anneye bunlar yapılır mı, bunlar söylenir mi? Almışlar, bırakmışlar. Gözaltına almışlar hakareti yapanı, serbest bırakmışlar. Bir de madalya taksaydınız bari! Malum yeşil punto var onlarda değil mi? Bir de yeşil punto madalya taksaydınız, caddelerde öyle gezseydi bari.

İnsanın içi acıyor arkadaşlar. Türkiye neden bu hale geldi, nasıl bu hale geldi? İnsanın içi acıyor. Hesabın varsa birisiyle, hesaplaşacaksan oturursun, hesaplaşırsınız. Sende de akıl var, onda da akıl var ama bir şey çok önemli; birisi aklını saraya kiralıyor, düşünmüyor, insan olma niteliğini kaybediyor. İnsan olmanın temel özelliği nedir? Aklını kullanmaktır. Siz aklınızı kullanmayıp da birilerine kiraya veriyorsanız, siz insan olmaktan çıkıyorsunuz. Geldiğimiz tablo bu hakaretleri yapan kişiler insan sınıfına girmezler, hayvan sınıfına da girmez. Bunlar başka bir mahluk. Çünkü hayvan bile bunu yapmaz. Hayvan bile bunu yapmaz değerli arkadaşlar.

Dolayısıyla bunun üzerinde de durmamız gerekiyor. Bütün bunlar, bütün bu gelişmeler kadına yönelik şiddeti artırdı arkadaşlar. Covid sürecinde yaşanan şiddetin boyutlarının büyüdüğünü görüyoruz. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2012 ile 2018 arasında 510 bin 114 kadın için mahkeme koruma kararı veriyor. 510 bin 114 kadın için koruma kararı… Kadının suçu ne Allah aşkına? Neden bu şiddet? Yaratılan, herkesin önüne konan ve giderek büyüyen yoksulluk, açlık, sefalet bu şiddetin nedeni olabilir mi acaba? Çocuğuna ekmek bulmak için konteynırları gezip sırayla „Acaba burada yiyecek bulabilir miyim? Ekmek kırıntısı bulabilir miyim?“ diyen kadının sefaletini bunlar düşünüyorlar mı acaba?

Özellikle AK Parti’ye oy veren kardeşlerime sesleniyorum: Senin de burada bir sorumluluğun yok mu Allah aşkına? Senin de bir sorumluluğun yok mu? Sen de “artık bu sefalete dur deme zamanı geldi” demeyecek misin kardeşim? Sevgili Peygamberimiz „cennet annelerin ayakları altındadır“ diyor. Bu kadar yücelttiği bir kadına sen nasıl olur da sokağın ortasında, evde, caddede, tarlada elinde bıçak saldırıyorsun? Diyorum ya, bir kişi insanlıktan çıktığı zaman kontrol etmek çok zordur. Bütün kadınlara da sesleniyorum, bütün kadınlara; evinizde huzur yoksa sebebi saray sosyetesidir. Evinizde huzur yok, tencereniz kaynamıyorsa, çocuğunu yatağa aç yatırıyorsan, sebebi saray sosyetesidir. Bu kadar açık, bu kadar net söylüyorum. Sen de bu ülkenin onurlu bir vatandaşısın. Elin oğlunun bir eli yağda, bir eli balda, ne olur yani senin çocuğuna da bir imkân sağlansa? Baba işsiz, çocuk işsiz, anne işsiz; aynı evde birbirlerinin yüzüne bile bakamıyorlar, hepsi işsiz. Yardım istemekten de bazen sıkılıyorlar, nasıl yardım isteyeceğiz? Bu memleketi bu hale kim getirdi Allah aşkına? Kim getirdi bu hale? 18 yıldır bu memleketi kim yönetiyor? Haber yaptı, at içeri. İtiraz etti, hemen alın içeri. Baskı rejimi, 20 Temmuz sivil darbesinin doğal sonuçları. Ama bunları aşacağız, asla karamsar değiliz. Ne dedik? İnsanlık tarihi, adalet mücadeleleri tarihidir. Bu mücadeleyi adalet için yapacağız.

DEVLETİ YÖNETENLER, DEVLETİ ARPALIK GİBİ DÜŞÜNEMEZLER

Değerli arkadaşlarım; devlet yönetiminde liyakat dediğimiz bir kavram vardır. Adaletle liyakat kardeş sözcüklerdir. Liyakat, işi ehline vermektir, ehline teslim etmektir. Bir devlet adaletle ve liyakat ile yönetilir. Liyakat ile yönetilmiyorsa zaten adalet de yoktur. Adalet varsa zaten liyakat da vardır. Dolayısıyla devleti adaletle yöneteceksiniz, liyakatli yöneteceksiniz, işi ehline vereceksiniz. Liyakat sıradan bir kavram değildir ve birdenbire herkes o işin uzmanı olmaz. Liyakat için bir eğitim gerekiyor. Ameliyathaneye girmek için tıp fakültesini bitirmek gerekiyor. Hemen mezun oldun, hemen şu bypass ameliyatını yap. Hayır, onu da yapamaz. Onun bir de uzmanlığı var, uzmanlığı da tamamlayacak. Tıpta Uzmanlık Sınavını kazanacak, ayrıca 4 yıl onun uzmanlığını yapacak. Ondan sonra bypass ameliyatı yapabilecek. Liyakat budur.
Akademide ekonomi eğitimi yapmış birisini getirip, „Gel kardeşim sen matematik profesörü ol“ diyemezsiniz. O da üniversite mezunu olmaz, herkesin işi vardır. Eğitim, sonra birikim. Birikim; belli bir yıl tecrübe geçireceksin, bir tecrübeniz olacak. Bilginiz, birikiminiz ve deneyiminiz olacak ve siz o işi atandığınız zaman „evet bu işi bu kişi yapar.“ Eğitimine bakarsınız, tecrübesine bakarsınız, dersiniz ki: Evet yahu bu adam bu işi yapar, ameliyat da yapar, motor bölümünde şunu da yapar. Berber çırağı düşünün: Alırız berber çırağını hemen „gelip de şunu şunu tıraş et“ demezsiniz değil mi? Ustasının yanında öğrenir. Makası nasıl tutuyor? Nasıl yapılır? Üstündeki önlük nasıl takılır? O berber çırağı büyük bir dikkatle ustasını izler, bütün bunları öğrenir. Terzi de öyle, terzi çırağı da büyük bir dikkatle ustasını izler, iğneyi nasıl tutuyor, nasıl yapıyor diye nasıl kesiyor diye. Liyakat budur arkadaşlar. Liyakatin olmadığı yerde devlet mi olur? Adaletin olmadığı yerde devlet mi olur? Liyakat olmaması çökmek demektir, liyakati yok ederseniz devleti çökertmiş olursunuz. Dolayısıyla devleti yönetenler devleti arpalık gibi düşünemezler. “Geldim, devleti istediğim gibi yönetirim…” Yok arkadaş istediğin gibi yönetemezsin. Ama „istediğim gibi yönetirim“ diyorsan orası devlet olmaktan çıkar, orası birilerinin arpalığı haline dönüşür.

Defalarca söyledim, yine söyleyeyim. Çikolata kutusunda rüşvet alan adamı büyükelçi tayin ederseniz, gittiği ülkedeki halk şunu düşünür: „Bu rüşvetçiyi buraya gönderen kişi de aynı meşreptendir“ der. Ayakkabı kutusunda rüşvet alan adamı sen göndereceksin büyükelçi; Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil edecek o, arabasında Türk bayrağı taşıyacak. Onun rüşvet aldığını bilen var mı? Dünya biliyor rüşvet aldığını. Bir rüşvetçiyi o ülkeye gönderirsen, o ülkenin halkı diyecek ki: „Bunu buraya gönderen de aynı meşreptendir“ diyecek. Haklı mı? Sonuna kadar haklı. Hırsıza destek veren adam kimdir? Hırsızdır arkadaşlar. Niye çete oluşur? Çete niye oluşur? Yasa dışı bir iş yapmak için birden fazla kişi bir araya gelirler, çeteyi oluştururlar. Dolayısıyla devleti zenginleşme aracı, devleti talan aracı, devleti soyma aracı liyakat sisteminde olmaz. Liyakat, bütün bunlara engel olan sistemdir. Liyakatli birisi geldiği zaman „şu ihaleyi buna ver“ dediğin zaman liyakatli adam der ki: „Bir dakika efendim. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin çıkardığı bir kanun var. O kanuna bu aykırıdır. Ben bunu yapamam“ der. Liyakat budur.

Başımdan geçen bir olayı anlatayım. Bunu Türkiye Odalar Borsalar Birliği Genel Kurulunda da anlattım. Hesap uzmanlığı sınavını kazandım. Zor bir sınavdı. İstanbul’a gittik, Allah rahmet eylesin Yılmaz Özbalcı diye bir üstadın yanında muavinlik yapıyoruz. Yani berber çırağı gibi, terzi çırağı gibi muavinlik yapıyoruz. Muavinlikte belli bir süreye geldik, kursları bitirdik, hizmet içi eğitimi bitirdik. Bize rapor yazmayı öğretecekler, öğrettiler. Sonra Karaköy’den orta düzeyde bir iş adamının defter ve belgelerini bize teslim ettiler. Bunun raporunu yazın ve inceleyin dediler, inceledik. Ben ve Niyazi Adalı diye bir arkadaşım vardı-o da vefat etti Allah rahmet eylesin-biraz matrah farkı bulduk. Yani beyan edilmemiş gelir bulduk. Masanın altından birbirimizi tebrik ediyoruz, üstat bizi tebrik edecek diye, bakın siz buldunuz diyecek diye. Neyse raporu, tutanağımızı aldık, mükellefi çağırdık, tutanağımızı aldık. Rapor taslağını hazırladık, götürüp üstada teslim ettik. Üstat aldı, baktı, okudu, dedi ki: Rapor çok güzel, güzel yazmışsınız. Bu mükellef kaç lira beyan etmiş, bir baktınız mı? Hiç bakmamışız. Bakın bu mükellef -geçmiş gün hatırlamıyorum- iyi bir rakam gelir beyan etmiş. Sizin bulduğunuz rakam çok küçük bir rakam. Bu kadar gelir beyan eden bir mükellef bu kadar küçük bir vergiyi kaçırmaz. Bir hata olmuştur. Öğleden sonra çağırın mükellefi, konuşun ve ona anlatın. „Evet siz haklısınız“ derse aşağıda Galata Vergi Dairesi var. Gidip oraya vergisini ödesin, defterini, belgesini verin ve ayrıca teşekkür edin. Hayatımda aldığım en büyük ders; liyakat budur işte. Üstattan alıyorsunuz dersi̇, yılların birikiminden alıyorsunuz dersi̇. Altın yumurtlayan kazın kesilmemesi gerektiğini öğreniyorsunuz. O sürekli devlete vergi verecek. Onu küstürmek değil, onu kazanmak lazım. İşte liyakat budur. Ama bunlar tamamen yok ediliyor arkadaşlar.

İTİRAF DOLAYISIYLA KENDİSİNE TEŞEKKÜR BORCUMUZ VAR

Birisi çıktı televizyonlara, AK Partili birisi, gençlik kollarından geliyor, İzmir’de yetişmiş, eğitim almış, televizyonlara çıktı ve şunu söyledi, „Biz iktidar olduk, yani AK Parti iktidar oldu. Efendim müsteşar olmak için 12 yıl beklemek gerekiyormuş. Nasıl olur? Bu nedenle biz FETÖ ile iş birliği yaptık. Kemalistleri devirmek için“ diye bunu itiraf etti, bunu söyledi. Önce bu kardeşime, Emre Cemil Ayvalı kardeşime yürekten teşekkür ediyorum, bir gerçeği ifade etti. Evet, doğruya doğru, eğriye eğri, yürekten teşekkür ediyorum. Dedi ki, „Biz FETÖ ile iş birliği yaptık.“ Niçin? Orduya kumpas kurup oradaki paşaları sistemin dışına atmak için. İtiraf… Dolayısıyla kendisine teşekkür borcumuz var. Biz bunu söylüyorduk ama biz muhalefet olduğumuz için vatandaşın kafasında „ya işte bunlar muhalefet, bunun aksini söyler“ vardı. Şimdi içeriden birisi ve önemli birisi, içeriden önemli birisi, medyadan sorumlu birisi çıktı ve bir de ısrar ediyor, „Evet, bir daha söylüyorum“ diyor. Bunun bilmesi gereken bir şey daha var; o itiraf tamam, teşekkür ettik ama bunun, bunun ve bunun gibi olanların bilmesi gereken bir şey var.

Çok sık anlatılan bir örnek, gene anlatayım. Devlette memur olmak için KPSS sınavını kazanacaksınız. Belli bir puan alacaksınız, sonra aday memur oluyorsunuz. Devlette aday memur, daha asıl memur değil, aday memur. Bir süre çalışıyorsunuz. Amir sizi izliyor „bu iyi mi değil mi?“ diye. İyiseniz bir süre sonra diyor ki, „Adaylık süresi doldu, asaletini onaylıyorum.“ Asalet onaylanırsa devlet memuru oluyorsun. Hemen şef olabilir mi en düşük seviye, hayır. Bir süre çalışacak. Süresi dolduktan sonra da şeflik sınavına girecek, şef olacak daha. Sonra şube müdürü olacak, sonra daire başkanı, genel müdür yardımcısı, genel müdür, müsteşar yardımcısı gibi kademeler var.

Diyor ki, „Ben 12 yıl niye bekleyeceğim?“ diyor. Hemen birisini yakalayıp yakasından „gel kardeşim sen müsteşar olacaksın.“ Liyakatin ne olduğunu bilmiyor. Gözü kararmış. FETÖ’nün desteğini almış, „ben istediğimi yaparım“ diyor. Parlamento, orada benim kurşun askerlerim var diyor. Öl desem ölürler, kalk desem kalkarlar, yat desem yatarlar. Hepsi de AK Parti milletvekilleri, der, diyor zaten, gücü oradan alıyor.

Şimdi değerli arkadaşlar; sen eğer FETÖ ile iş birliği yaptığını itiraf ettiysen sana önce teşekkür etmeliyiz, bir borcumuz var. Peki bu FETÖ’yle iltisaklı olup da bir süre içeride yatan Harp Okulu öğrencilerinin ne günahı var? Bunların bir de iltisaklı da yok zaten. Komutan „çıkın dışarı „demiş. Bunlar çıkmışlar. Peki bir savcı harekete geçti mi? Hiç birisi geçemez. Hiçbirisi geçemez sarayın korkusundan. Sarayın korkusu ama tarih bunları not edecektir. Bunların tarihin arşivinde olduğunu herkes bilecektir. Yeri ve zamanı gelince de bunların tamamı sorulacaktır „nedir, ne değildir?“ diye. 

O KOLTUĞA OTURMA

Değerli arkadaşlarım, bir broşür hazırlamıştık „Arpalık Aile Şirketi“ diye. Devleti arpalık olarak gösteren ya da gören zihniyeti anlatmak için. Hem milletvekili, X yönetim kurulu üyesi, Y yönetim kurulu üyesi, C yönetim kurulu üyesi; milletvekili aylığı dışında 3-4 yerden daha aylık alıyorlar. Devleti devlet olarak değil, devleti intikam alınacak organ olarak görüyorlar. Devleti devlet olarak değil, devleti nasıl soyarım diye düşünen bir anlayışla hareket ediyorlar.

Geçenlerde atamalar yapıldı bankalara. Eski güreşçi arkadaşımız da bir bankanın yönetim kuruluna atandı. Dünya şampiyonu, hepimizin saygı duyduğu, alkışladık. Asla itiraz etmeyiz. Hepimizin gurur duyduğu bir kişi; başarı elde ettiğinde göndere Türk bayrağını çeken bir kişi, bir sporcu. Peki banka yönetiminde ne işi var? Ne işi var? Hatırlarsanız burada bir olaydan söz etmiştim. Bir kişi hastanede hastaneye görevli olarak atanıyor. İlk yaptığı iş hastaneyi soymak oluyor. İsim vermek istemiyorum ama ilk işi „ben bu hastaneye nasıl soyarım?“ Siz şimdi alıyorsunuz bir kişiyi, güzel, bankanın yönetimine atıyorsunuz. Bankanın B’sini bilmiyor. Spor Genel Müdürlüğünde önemli bir yer, eyvallah. Spor Bakanı eyvallah, itirazım yok. Değerli, ödül almış, Türkiye’nin bayrağını göndere çekmiş bir kişi. Hiç itirazım yok. Kardeşim bunun bankayla ne ilgisi var? Benim bu kardeşimden istirhamım, elde ettiğin başarıları gölgelemek istemiyorsan, o koltuğa oturmayacaksın kardeşim. Sana sporla ilgili pek çok yerde yönetim kurulu üyeliği bulurlar. Paran yetmiyorsa tamam, paran yetmiyorsa kampanya açalım. Biz CHP olarak kampanya açalım. Ama devlet dediğimiz bir kurumun bu kadar yıpranması, hırpalanması doğru değil, ahlaki de değil.

20 bin öğretmen atama bekliyor, bakın 20 bin öğretmen. Atamasını yapmıyorlar, niçin? Para gider diye. E bu beylere üçer dörder maaş, niye üçer dörder maaş? Yani AK Parti’nin içinde veya AK Parti’ye oy verenlerden doğru dürüst bankacı yok mu? Dünya kadar var. Finansçı yok mu? Dünya kadar var. Onlardan ata kardeşim. Bankalara öyle adamlar atadılar ki, ATM’den para çekmesini biliyor adam ama bankanın yönetim kurulunda görevli. Bankacılıkla hiç ilgisi yok. Hiç ilgisi yok bankacılık ve öyle bir eğitim almış değil.

BÜTÇEYİ PARSEL PARSEL DAĞITTILAR

Devleti arpalık olarak kullanmayacaksınız arkadaşlar yazıktır, günahtır. Kul hakkı denen bir kavram var ya, kul hakkı ya. Yüce Rabbimiz diyor ki, “Her türlü günahları affederim ama kul hakkıyla karşıma gelme.” Fakirin fukaranın parasını yiyorsunuz. Anne çocuğunu yatağa aç yatıracak, bu beyler bir elleri yağda, bir elleri balda olacak ve bana da diyecekler ki, “Kılıçdaroğlu niye konuşuyorsun?” Ben konuşmayım da kim konuşacak? Ben söylemeyim de kim söyleyecek? Adaleti nasıl bulacağız? Fakirin fukaranın hakkını nasıl savunacağız? Böyle savunacağız, savunmak zorundayız.

Bütçeyi parsel parsel dağıttılar. Evet al diyor, sen milletvekilisin değil mi? Tamam milletvekili, aile, başka? Üç tane de yönetim kurulu üyeliği veriyorum sana, istediğin gibi ye diyor. Üniversite mezunu, bu konularda uzman o kadar çok insan var ki, işsiz bunların tamamı. Evine ekmek götüremiyor bunların tamamı. Sizde vicdan var mı, sizde Allah var mı? Sizde din var mı, iman var mı? Emin olun yani bu noktaya taşıdılar bizi. Yeter ya, yeter ya! Gözünüzü para doyursun kardeşim. Paraya doymuyorlar bir türlü. İlla alacağız. Ne yapacaksın kardeşim? Kefenin cebine para koyacak halin yok. Yeter ya! Amerika’da dünyalığı yaptılar, diğer yerlerde dünyalık yaptılar. Saraylarda oturuyorlar. En lüks arabalara biniyorlar. Bir de bunlar: „Efendim biz Müslümanız.“ Bırakın, sizin Müslümanlığınızı ben kabul etmiyorum arkadaş! Müslüman harama el uzatmaz. Benim bildiğim odur arkadaşlar. Komşusu açken tok yatıyorsan, benden değilsin kardeşim, benden değilsin, kusura bakma. Burada aç yatıyor çocuk, orada bir değil, iki değil, üç değil dört yerden maaş alıyor. Yeter ya, yeter ya. Böyle rezalet görülmemiştir. Dünyada böyle rezalet yok.

SUSMAYACAĞIZ, HER YERDE BU ADALETSİZLİĞİ ANLATACAĞIZ

Başka ne yapıyorlar? Yandaşa her türlü parayı veriyorlar. Her türlü bir, iki, üç, dört yönetim kurulu üyeliği, her taraftan para yağıyor. Dönüp diyorlar ki vatandaşa, “Efendim Covid 19 krizi var. Bize para verin. Bak IBAN numaralarını açıkladım. Bize para verin.” Niye bu vatandaş sana IBAN’dan para versin? Aç yahu vatandaş. Evine ekmek götüremeyen milyonlar var, milyonlar; evine ekmek götüremeyen milyonlar var. Sen sefahat içinde yaşayacaksın, saraylarda yaşayacaksın, yandaşların saraylarda yaşayacak, bir eliniz yağda, bir eliniz balda olacak; bu ülkede yüz binlerce çocuk yatağa aç girecek ve ben de susacağım, Cumhuriyet Halk Partisi susacak! Susmayacağız, her yerde bu adaletsizliği anlatacağız! Her yerde anlatmak zorundayız.

Bakınız geçen gurupta söylemiştim, bir daha söylüyorum. Sizler de gittiğiniz her toplantıda elinizin altında olsun, söyleyin. Türkiye İstatistik Kurumu, bunların her dediğini yapan kurum; devamlı adam değiştiriyorlar. Yıllık geliri -aylık değil- 7 bin liranın altında olan, yıllık geliri 7 bin liranın altında olan, yani aylık 583 lira gelir elde eden 11 milyon kişi var bu ülkede. Aylık geliri 583 lira olan 11 milyon kişi var.
Sarayda oturanlar bu rakamı gördüğü zaman acaba yüzleri kızarıyor mu bunların? Acaba vicdanları sızlıyor mu bunların? 18 yıldır -18 oldu değil mi- devleti yönetiyorlar. 1 yıl değil, 5 yıl değil, 10 yıl değil, 15 yıl değil, 18 yıldır devleti yöneteceksin, 11 milyon kişinin aylık geliri 583 lira olacak. Bunlarda vicdan var mı Allah aşkına? Bunlarda insan sevgisi var mı Allah aşkına ya? Bunlar insanı, fakiri, fukarayı düşünmüyor mu acaba? Her birisi altlarına en lüks arabalar aldılar. Ya ölürken birer kefen olacak kardeşim, başka bir şey olmayacak. Onu da farkında değiller. Emin olun bıraksalar, imam bıraksa bunlar kefenlerine cep de yaparlar, dolar doldurdular bunlar. O noktaya taşıdılar Türkiye’yi.

Peki yıllık geliri 8 bin lira, biraz üstü 8 bin lira ve biraz üstü; yani aylık geliri 667 lira olanların sayısı da 16 milyon. 16 milyon kişi arkadaşlar. Bunu ben söylemiyorum. Biz söylesek, hesaplarsak diyecekler ki, „Bu CHP zihniyeti doğruyu söylemiyor.“ Bunu devletin kurumu, Türkiye İstatistik Kurumu 2018 verileri söylüyor. Şimdi daha felaket, şimdi rakamlar daha acı ama açıklamıyorlar.

HER KURUŞUN HESABINI VATANDAŞA VERMİYORSAN, SEN HIRSIZSIN

Değerli arkadaşlarım; öyle bir noktaya geldik ki, vatandaşlarım beni iyi dinlesinler, Covid 19 salgınıyla karşı karşıyayız; ya bir maskeyi bile bu güzelim insanlara parasız veremediler. Ya bir maske ya, bir maske! Onu bile parayla satıyorlar! Onu bile satıyorlar! Bunlarda vicdan var mı? Vallahi de, billahi de vicdan yok. Bakın yemin ediyorum, vicdanı olan bir insan… Ya vatandaş ölecek kardeşim ya. Bir maske ya, değeri kaçtır Allah aşkına bunun? Bizim bütün belediyelerimiz bedava dağıtıyor, ona da engel oluyorlar. „Niye bedava veriyorsun, kötü örnek oluyorsun“ diyorlar bizim belediyelere. Kötü örnek olmuyor, vatandaşını seviyor. Maskeyi dağıtırken „bir dakika gel bizim partili misin değil misin?“ diye soruyor mu? Hayır, herkese eşit. Ama bunlar bunu bile paralı yaptılar. Bunu bile dağıtamıyorlar.

Değerli arkadaşlarım; milyonlarca lirayı, hatta milyarlarca lirayı kullanıyorlar. Milyarlarca lirayı istedikleri gibi kullanıyor, hiç kimseye de hesap vermiyorlar, hesap vermeyi de zül addediyorlar zaten. Çünkü kibirleri hesap vermeye engel. O kadar kibirli bir pozisyonunda ki, vatandaşı sinek gibi görüyor. „Ne demek hesap verme? Kimsin sen, sana hesap vereceğim? Ben parayı alırım, dilediğim gibi harcarım. Sen de para vermek zorundasın. Ben senden vergi alırım, vermezsen burnundan getiririm. Ama bana bunun hesabını sormayacaksın. Ben istediğim yere bu parayı harcarım.“ Türkiye bu noktada.

O nedenle dindar, kendisini dindar olarak gören kardeşlerim de bunu çok iyi dinlesin. Vatandaştan alınan her kuruşun hesabını vatandaşa vermiyorsan sen hırsızsın. Bunun Türkçesi budur. Vatandaştan aldığın verginin hesabını vatandaşa vermiyorsan, sen bir şeyler çalıyorsun demektir. Çünkü siyasette vatandaşa hesap vermek en onurlu görevdir. En onurlu görev. Vergini verdin, aldım vergini. Nereye, ne kadar harcadığımın hesabını veririm kuruşu kuruşuna. Bu siyaset kurumunu onurlu kılan ve güvenli kılan en temel ögedir. „Ben hesap vermem. Kim oluyorsun sen?“ dediği andan itibaren bilin ki orada hırsızlık var ve kibir var. Kibrin de şeytana özgü bir özellik olduğunu herhalde herkes biliyor.

83 MİLYONUN ALIN TERİNİ SÖMÜRÜYORSUN

Tefecilere çalışan bir iktidar, bakın bunu da sürekli söyledik. Vatandaştan vergi alıyor. Hesabını vermiyor ama aldığı verginin büyük bir kısmını tefecilere veriyor. Geçen salı grup toplantıda söylemiştim. Ocak, Şubat, Mart ayında, sadece 3 ayda tefecilere verdikleri para 38 milyar lira. 3 ayda 38 milyar. Şimdi yeni veriler çıktı. İlk 5 ayda Ocak, Şubat, Mart, Nisan, Mayıs; 5 ayda tefecilere ödenen para 38 milyardan 65 milyar liraya çıktı. „İslami esaslara göre ekonomiyi yönetmemiz gerekiyor“ diyor ya, tefecilere hizmet eden bir adam ne zamandan beri İslami esasları düşünmeye başladı? Ne zamandan beri düşünmeye başladı? 18 yıldır Londra’daki bir avuç tefeciye bu ülkenin garip, gurebasının alın terini kiraladı ve sattı. Herkesin bilmesi lazım. Herkesin, özellikle de AK Parti’ye oy veren kardeşlerimin bilmesi lazım. Yeter dememiz lazım. Benim alın terimi Londra’daki tefeciye niye veriyorsun? Ben niye devlete vergi veriyorum? Yol yap diye, köprü yap diye, okul yap diye, doğru dürüst bu memlekette kimse yatağa aç girmesin diye. Bunları diyorum, hastane yap diyorum, şunu yap, bunu yap diyorum ama benim paramı sen Londra’daki tefecilere çalışıyor, bir avuç tefeciye. 83 milyonun alın terini sömürüyorsun. Bunlara itiraz ediyoruz hep birlikte.
sülük gibi emdiniz, kene gibi emdiniz milletin kanını.

SÜLÜK GİBİ, KENE GİBİ EMDİNİZ MİLLETİN KANINI

Bir vatandaş şunu söylemiş. Tefecilere gelince var, dünyanın parasını veriyorsun, bize gelince yok ve şu cümle o vatandaşın: „Sarayda yaşayan, kirada oturandan niye para ister?“ Doğru söylüyor. Sarayda yaşayan adam, kirada oturan vatandaştan niye para ister? Niye IBAN numarası verir „Gel bana para ver“ diye? Sen zaten sarayda yaşıyorsun. Zaten milletten kopmuşsun. Zaten milleti aşağılık bir düzeyde görüyorsun. Zaten „milletin ensesine vururum, ağzındaki lokmayı alırım; ona bir din-iman edebiyatı çekerim. Biz de malı götürürüz“ diyorsunuz, zaten bu felsefenin sahibisin sen. Dolayısıyla sarayda yaşayan kişi kirada oturan adama avuç açıyor. IBAN numarası veriyor bana biraz daha para ver. Ya Allah gözünüzü doyursun, ya sülük gibi emdiniz, kene gibi emdiniz milletin kanını.

Ben bunları söyleyince kızıyorlar. Kızsınlar, zaten kızsınlar diye söylüyorum. Biraz ar damarları varsa, biraz akılları varsa, milletin hali nedir bir görsünler diye söylüyorum.

682 BİN 265 KİŞİ TARIMDAN ÇEKİLDİ

Bunları söylüyoruz ama boşuna söylemiyoruz. Vatandaşın derdini birebir izliyoruz. Aşırı sıcak ve dolu dolayısıyla tarımda ciddi bir afet yaşanmıştı. Milletvekili arkadaşlarımızı gönderdik. Isparta’ya da gül üreticilerinin sorunu için gönderdik. Bakınız 2018’de gülün kilosu 9 lira, 2019’da 7 lira-8 lira civarında alıyorlar, 2020’de fiyatı 5 liraya düştü. Şimdi ben bütün Ispartalılara soruyorum, gülün başkentine soruyorum. Gülün başkenti Isparta’nın gülü, bütün dünyada bir numaradır. 2018’de 9 liradan alınan gül, 2020’de nasıl oldu da 5 liraya düşüyor? Gül-Birlik neden taban fiyat açıklamıyor? Neyin fiyatı düştü? Mazotun fiyatı mı, ilacın fiyatı mı, suyun fiyatı mı, elektriğin fiyatı mı? Neyin fiyatı düştü ki 5 liraya düştü fiyatı?

Fındık üreticisi, çay üreticisi… Bir de yetmiyor, ne oluyor biliyor musunuz? Dışarıdan çay ithal ediyor. İran’dan çay ithal ediyorlar. Bulgaristan’dan da gül ithal ediyorlar. Ben diyorum ya bunlarda vicdan yok, vallahi de billahi de yok. Senin gül üreticin perişan vaziyette, sen Bulgaristan’dan gül getiriyorsun. Senin çay üreticin doğru dürüst bir fiyat bekliyor, sen gidip İran’dan çay getiriyorsun. Rizeliler hak ediyor mu? Oy veriyorlar devamlı „beni biraz daha ezebilirsin“ diyor. „Sırtıma da binebilirsin, ağzındaki lokmayı da alabilirsin“ diyor. “Ben sana oy vereceğim…” O zaman devam kardeş, devam kardeşim. Sen de uyanacaksın, senin alın terinin değersiz olduğunu niye düşünüyorsun? Senin alın terin de değerli, senin emeğin de değerli. Karadeniz’in kadınının nasıl çalıştığını bilmiyor muyuz? Günün neredeyse 24 saati çalışır Karadenizli kadın. Bunun emeğine yazık değil mi? Alın terine yazık değil mi? Onun da adalet duygusu yok mu? Onun da hakkı, hukuku yok mu?

Değerli arkadaşlarım; ithal hayvan getiriyoruz, ithal samanla besliyoruz, Türkiye’nin gerçeği bu. Güle veriyoruz 5 lira; fiyat açıklamıyoruz, elinde kalmıyor çünkü bunu vermek, satmak zorunda. Özel sektör de „5 liraya alırım“ diyor ama Bulgaristan’dan gül getiriyoruz.

Çay üreticisi bekliyor, İran’dan çay getiriyorsun. Çay ithal ediyoruz. Çiftçinin derdi -her seferinde söyledim yine söylüyorum- çiftçinin de oturup bir düşünmesi lazım artık. Sarayı artık çiftçinin beslememesi lazım. Kendi çoluk çocuğu var, öce onlara bir baksın. Çoluk çocuğun rızkına bir baksın. Oyunu verecekse de çoluk çocuğunun rızkına bakıp ona göre oy versin. Çocuğunun ağzındaki lokmayı alıp da birilerine verene oy vermesin.

Bakınız AK Parti döneminde 682 bin 265 kişi tarımdan çekildi. Diyeceksin ki, bu rakamı nereden buldun? Tarım sigortası; 682 bin 265 kişi tarım sigortasından çıkmış, „ben tarım yapmıyorum“ demiş. İşin garip tarafı tarımdan çıkan iller hangileri biliyor musunuz? AK Parti’ye en çok oy veren iller. Konya’da 43 bin 21 kişi, Balıkesir’de 40 bin 54 kişi, Kahramanmaraş’ta 26 bin 404 kişi, Manisa’da 21 bin 661 kişi, Kütahya’da 21 bin 312 kişi, Erzurum’da 20 bin 262 kişi, Sivas’ta 19 bin 361 kişi. „Biz tarımı bıraktık, geçinemiyoruz“ diyorlar. AK Parti’nin size armağanıdır, bu iller için söylüyorum. 

Bir dönem Ortadoğu’yu besleyen Türkiye, şimdi net ithalatçı konumda tarımda. Dışarıdan buğday gelmezse olmuyor, arpa gelmezse olmuyor, fasulyeye gelmezse olmuyor, et gelmezse olmuyor. Bunların hiçbirisi olmuyor. Dışarıdan, hepsi dışarıdan ve gelişmiş ülkelerden geliyor.

Değerli arkadaşlarım, dolayısıyla çiftçinin ayrıca devletten 175 milyar lira alacağı var. Kanuna göre 2006’da çıkan kanuna göre. Bunu da not alın. Her yerde rahatlıkla söyleyebilirsiniz, çiftçinin devletten 175 milyar Türk Lirası alacağı var.

“TIKSIRINCAYA KADAR YİYİN”

Değerli arkadaşlarım; Millî Eğitim Bakanlığında çalışan 32 bin 600 personel var. Bu civarda, 32 bin civarında personel var. Bunlar özel bir kanun hükmünde kararname ile 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile geçici olarak alınmış, okullarda çalıştırıyorlar. Son 2 yıldır 2 aylıkları verilmiyor. Sosyal güvenlik primleri, sağlık primleri yatırılıyor ama ücret bunlara ödenmiyor. Niye ödenmez? Sarayın bir günlük harcaması tüm bunları karşılar, bir de üstüne para artar. Çünkü bunlar insan. Çünkü bunlar çalışıyor. Çünkü bunlar alın teri döküyor. Çünkü bunların çoluk çocuğu var. Aldıkları, kazandıkları parayla evlerine helal ekmek götürüyorlar. Ama saray buna itiraz ediyor. „İki aylıklarını ödemeyin“ diyor. Tıpkı 20 bin öğretmenin atamalarının yapılmaması gibi. Yahu sizde vicdan var ya Allah aşkına? Peki 2 ay nasıl geçinecek bunlar? Okullar kapalı, ben sana vermem. Ne yaptın arkadaş, okulu sen tatil ettin. Bu adam gene okula gidiyor.

Ama hiçbiriniz merak etmeyin, bu 32 bin 600 çalışana da söylüyorum. Biraz sabredin, biraz sabredin. Bütün taşeron işçiler gibi sizler de bu devletin onurlu, şerefli, sendikalı işçileri olacaksınız. Hepsini yapacağız, hepsini. 
Bizde saray hastalığı yok. Bizde öyle malı götürme de yok. Bizde öyle rant şeyi de yok. Boğazımızdan aşağı lokma iniyorsa helal lokmadır. Bu terbiyeyi aldık, bu terbiyeyi…

Bu FETÖ’yle iş birliğini itiraf eden zat bir de bir kitap yazmış. Kitabı da „Yönünü Şaşıran Ok“ değil mi? Şimdi FETÖ’yle bizi suçluyor „Kılıçdaroğlu FETÖ’cü“ diye. Neyse Allah büyük, kalktı FETÖ ile iş birliği yaptığını 83 milyonun önünde itiraf etti. Rahmetli babam derdi ki, „Oğlum sen doğru dur, eğri belasını bulur.“ Buluyor.
Devlet resmen soyuluyor, resmen soyuluyor. Resmen yandaşlara devletin bütün imkanları peşkeş çekiliyor. Tevfik Fikret’in şiiri var ya: 
„Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, 
Doyuncaya kadar, tıksırıncaya kadar yiyin.“

Yemezseniz namertsiniz ama size götürmek de bizim boynumuzun borcudur.
EYT’liler diyorlar ki: Bizi unutmayın. Emeklilikte yaşa takılanları hiç unutmuyoruz. Hiç ama hiç unutmuyoruz. Sonuna kadar onların haklarını savunacağız, sonuna kadar. Hiç unutmuyoruz. Öyle bir kumpas kurdular ki işçilere, öyle bir kumpas kurdular ki. Ne zaman ki aylık aldılar kumpası o zaman fark ettiler. Neydi kumpas biliyor musunuz? Ne kadar çok çalışır, ne kadar çok prim ödersen, o kadar az emekli aylığı alacaksın. Kumpas bu. Dünyada böyle bir örneği yok. Şimdi emeklilikte yaşa takılan, süreyi doldurmuş, daha doğrusu prim ödeme gün sayısını doldurmuş ama daha fazla çalışıp, daha fazla prim ödeyemiyor. Öderse, aylığı düşecek. Diyor ki patrona, bana iş ver ama beni sigortalı yapma. Niye? Sigortalı yaparsan daha emekli aylığım düşecek? Böyle bir garabet dünyada hiç yok. Sadece bizde var. O nedenle biz adaleti savunuyorsak, herkes için adalet dedik. EYT’liler için de adaleti, onlar için de adaleti getireceğiz. Onları da kurtaracağız. Onlara kurulan kumpası da değiştireceğiz. Hiç kimse endişe etmesin.

Üniversite sınavına girecek olan gencecik, pırıl pırıl gençlerimiz var. Temmuz’da yapılacaktı malum. Sınavı erkene aldılar. Herkes psikolojik olarak kendisini Temmuz’a göre hazırlamıştı. Ama Bilim Kurulunun görüşü mü? Değil. Otelleri nasıl doldurunuz diye hesap yaptılar ve sınavı erkene aldılar. Şunu söyledim onlarla video konferansla görüşürken; “Bakın ne yaparlarsa yapsınlar, siz daha iyi çalışın. Daha iyi çalışın, daha kararlı çalışın. Sizin önünüze engel koymak istediler. Gençsiniz, engelleri aşıp başarılı olun. Nasıl olsa seçimlerde size bir mühür verilecek. Gireceksiniz seçim kabinine, orada oyları göreceksiniz. Partilerin amblemlerini göreceksiniz. Size bu kumpası kuranlara gerekli cevabı o zaman vereceksiniz. Onlara değil, sizin hakkınızı ve hukukumuzu savunan partiye, yani Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy vereceksiniz” dedim.
Bu arada belediye başkanlarına çağrım, bütün belediye başkanlarına çağrım: Sınav yapılacak. Gürültülü bir ortamda yapılmamasını sağlamaya özen gösterin. Yani sınava giren çocuğumuzun dikkati dağılmasın. İki, mutlaka orada bir aracınız olsun ve içinde maskeler olsun. Bedava vereceksiniz, olur ya birisi maskesini düşürebilir, unutabilir herhangi bir nedenle, maskesini vereceksiniz. Üç, mutlaka dezenfektanı sağlayacaksınız. Her çocuğumuz gayet güzel bir ortamda sınava girecek. Mutlaka su bulunduracaksınız orada; su ve kalem. Olur ya birisi kalemini unutabilir, kalemini kaybedebilir. Kalemi yazmamış olabilir ama bir kalem ve suyu mutlaka bulunduracaksınız. Tabii bunu yaparken hükümete de sormak lazım. Bu çocuklarımızın sağlığı hangi koşullarda güvence altına alındı? Diyelim ki birisi Covid 19 dolayısıyla virüse yakalanmış. Bu çocuğun da sınava girmesi lazım. Bunun hakkını nasıl koruyacaksın? Veya Covid 19 var fakat farkında değil. Bununla ilgili bir şey yapacak mısınız? Bunları bilmiyoruz ama önümüzdeki süreçte bunları göreceğiz. 

HANEDAN DEVLETİ GİBİ 

Covid 19’un yarattığı travma dolayısıyla dünya ve Türkiye’yi kıyasladım. Bütün arkadaşlarımın ve bizi dinleyen bütün vatandaşlarımın şunu bilmesini isterim:
Türkiye’de ana eksen olarak ne yapıldı, dünyada ne yapıldı? Dünyada şu yapıldı; işçiye, çiftçiye, esnafa dediler ki, „Dükkânı kapatın, evlerinize çekilin. Hiç meraklanmayın. Kira; hiç meraklanma ben ödeyeceğim“, dünya bunu yaptı. Türkiye, „Evinize çekilin, oturun evinizde; dışarı çıkarsanız ceza yazacağım. Kira? Kirayı sen ödeyeceksin kardeşim. Nasıl ödeyeyim? Git bankadan borç al faizi ile beraber, zamanı gelince ödersin.“ Aradaki farkı vatandaşımız bilsin diye söylüyorum. Dünya ve Türkiye… Dünyada öyle yapıldı. en gelişmiş ülke de, az gelişmiş ülke de böyle yaptı, korudu. Sosyal devlet olmanın gereğini yaptı. Dünya sosyal devletin mantığıyla hareket etti ikinci kuralımız. Ak Parti ise sosyal devlet gibi değil, bir aile devleti gibi davrandı, hanedan devleti gibi davrandı. Öyle baktı. Size az önce Arpalıklar Raporunu gösterdim. Devleti arpalık olarak gören birisi başka türlü davranamaz, öyle davrandı.

En büyük fedakarlığı kim yaptı? En büyük fedakarlığı bütün ülkelerde devlet yaptı. „Evinizde oturun kiranızı ben ödeyeceğim, aylığınızı ben ödeyeceğim. Hiç meraklanmayın yiyeceğinizi, içeceğinizi; bütün bunların hepsini sağlayacağız. Dolayısıyla sosyal devletin gereği neyse hepsini yapacağım. Hepiniz evinizde huzur içinde oturun“ diye bu söylendi. Bizde en büyük fedakarlığı kim yaptı? Devlet yapmadı. Taksi şoförü yaptı, berberi yaptı, kuaförü yaptı, çiftçisi yaptı, işçisi yaptı, emeklisi yaptı, sanayicisi yaptı; herkes, herkes fedakârlık yaptı. Bizde ise devlet hiçbir fedakârlık yapmadı. „İstiyorsan git borç al“ dedi. Bir de üstüne üstlük bir şey daha yaptı. Döndü onlara, „Bana para verir misin?“ dedi. IBAN numarası verdi.

Bütün vatandaşlarımın bu 3 kuralı bilmesi lazım: Devleti sosyal olmaktan, vatandaşa hizmet etmekten çıkardılar. O nedenle vatandaş diyor; “40 yıldır bu devlete vergi veriyorum, 40 gün bana bakamadı.” Ama bu devleti suçlama sevgili vatandaşım. Bu devlet, bu devlet hepimizin devletidir. Devleti yönetenleri suçlayacaksın. 40 yıldır vergi veriyorsun, 18 yıldır vergi veriyorsun; sana 18 gün bile bakmadılar. „Bankadan para çek, kredi çek.“ Onu da herkese vermediler. 

NEREDE BU PARALAR

Dün değerli arkadaşlarım; 15 Temmuz Şehit Yakınları ve Gazilerinin eylemi vardı. Onların hakkını hukukunu savunan partiyiz. 15 Temmuz gecesi 251 şehit verdik. 2 bin 190 da gazimiz var. 251 şehidin ve gazilerin haklarını aldılar. Diyorum ya bunlarda adalet yok, bunlarda ahlak yok. Vatandaşa dediler ki: „Para verin, bunlara yardım yapacağız.“ Vatandaş parasını verdi, ekmeğinin yarısını kesti, verdi. O dönem 309 milyon lira para toplandı. Nasıl değerlendiği bilmiyorum, nereye yatırıldı bilmiyoruz. Kaç lira faiz geliri elde edildi onu da bilmiyoruz. O dönemin dolar ile kıyaslandığında bugün çok büyük bir para etmesi lazım. Nerede bu paralar? Bir sahte adres gösterdiler, „buradadır bir vakıf kurduk“ diye. Neyse arkadaşlarımız gittiler, baktılar ki orada böyle bir vakıf yok.

Özellikle Murat Emir arkadaşımızı gerçekten kutluyorum. Bu işin en baştan itibaren takipçisi oldu ciddi bir şekilde. Şimdi geldik, onlar da haklarını istemeye başladılar, işte demokrasi budur. Benim için para topluyorsan, o para benim hakkımsa ve o parayı benim vatandaşım bana ödenmek üzere vermişse, o para benim hakkımdır. O para, o arkadaşlarımızın annelerinin ak sütü kadar helal paradır ama o helal paraya da el koydular, vermiyorlar.

Dün gitmişler, AK Parti Genel Merkezi önünde eylem yapmışlar. Polisler bunları malum coplarla falan dövmüş. Hep şunu söylerim; baskıcı bir yönetimde hak aramanın bir bedeli vardır, demokrasilerde hak aramanın bir bedeli yoktur. Hakkınızı ararsınız, geniş kitlelerde haklı iseniz size destek verirler. Ama 20 Temmuz sivil darbesinden sonra hak aramanın maliyeti vardır. Hak mı arıyorsunuz? Hemen hapse. Hak mı arıyorsunuz? Polis copu. Ama hiç meraklanmayın. Sizin hakkınız size teslim edilinceye kadar bunu gündemde tutacağız. Her birisine birer milyon lira para verebilirler. Daha da artabilir. Eğer faizi de koyarlarsa her birisine, şehit yakınları ve gazilere; her birisine 2 milyon lira parayı rahatlıkla verebilirler. 2 milyon lira bunların hakkı, vermiyorlar.

Beşiktaş saldırısında ölen 39’u polis -altını çiziyorum terör saldırısı- 39’u polis, 8’i sivil. Bunlar için de kampanya açıldı. 52 milyon lira para toplandı. Nerede bu para? Polisin hakkı ya. Bizi koruyan, akşam evde huzur içinde yatarken günün 24 saatinde görev başında olan polisin hayatını teröre feda etmiş, şehit olmuş bir polisin hakkına bile, hakkına bile el koydular. Nasıl bir Müslümanlık anlayışı gerçekten anlayamıyorum. Bunların da hakkını savunacağız, sonuna kadar savunmak zorundayız. Hakkını arayanlardan birinin işine son vermişler. Ne yaparlarsa yapsın biz mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz.

Yine geçen hafta. Antalya’daki 500 bin liralık rüşvet olayı. 500 bin lira. Bu kez AK Partililere seslendim. Bu kez Sayın Bahçeli’ye sesleniyorum. Niçin Sayın Bahçeli’ye? Şunun için sesleniyorum. Bir koalisyon… Öyle „efendim biz koalisyon falan değiliz.“ Bir koalisyon var önümüzde. Koalisyon görev yapıyor tamam, eyvallah ama bir nokta var ki ben Sayın Bahçeli’nin rüşvet konusunda çok hassas olduğunu biliyorum. Antalya’da toplantı yapılıyor. Valisi, kaymakamı, milletvekilleri, AK Parti ve MHP milletvekilleri, efendim başka kim var? Belediye başkanları, il başkanları, ilçe başkanları, kurum müdürleri; Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Kültür Bakanı Nuri Ersoy. Hep beraber bir toplantı yapıyorlar. Toplantının bir aşamasında diyorlar ki, „500 bin lira paradan söz ediliyor. 500 bin lira para ne oldu?“ falan diye. Turizm Bakanı Serik Belediyesi tarafından günübirlik alanda bulunan işletme sahibinden 500 bin lira para alındığını söylüyor. Bunun üzerine belediye başkanı düzgün bir adam, AK Partili, „Bir dakika, biz öyle 500 bin lira almadık“ diyor. Bu sefer Turizm Bakanı değil Dışişleri Bakanı diyor ki, „Sayın Başkan senden önce oldu“ diyor. Bu senden önceki aldı bu parayı diyor.

MİLLETİN VEKİLİNİ MİLLET SEÇSİN

Şimdi eğer kul hakkını yemiyor iseniz, eğer sizde vicdan varsa, ahlak varsa, bir ufacık toplu iğne ucu kadar Allah korkusu varsa, bu 500 bin lira parayı, rüşveti kim aldı? Tık yok, tık yok hiç kimsede. Bakan „senden önceki olay“ deyince belediye başkanı diyor ki, „Devletin bakanı olarak bunu biliyor da üzerine gitmiyorsanız, yani bu rüşvetin üzerine gitmiyorsanız yazıklar olsun“ diyor ve toplantıyı terk ediyor. Kime yazıklar olsun diyeceğiz? Saraya mı? İki bakana mı? Oradaki milletvekillerine mi? Sayın Bahçeli’ye mi? Kime yazıklar olsun diyeceğiz? 500 bin liralık rüşvetin olduğunu herkes biliyor. Belediye başkanı da oturmuş gayet güzel bir şekilde kendi sosyal sayfasında, belediye başkanlığının sayfasında da bunu yayınlamış. Nerede bu 500 bin lira? Savcı yok, kimse harekete geçmiyor. Bakanlardan ses yok. AK Parti ve MHP milletvekillerinden ses yok. İl ve ilçe başkanlarından ses yok. Paranın AK Parti İl Başkanlığı tarafından alındığı söyleniyor. Ondan da ses yok. Altındaki lüks arabayla alındığı söylendi. Ondan da ses yok.

Kul hakkı yemenin sevap olduğu ne zaman ortaya çıktı? Kul hakkı yemenin günah olmadığı ne zaman ortaya çıktı? Sizde vicdan yok mu, ahlak yok mu sizde? En tepeden en aşağıya kadar hepsi dut yemiş bülbül gibi. Bunu her yerde anlatın. Bu kadar açık bir rüşvet olayı bu kadar açık, bu kadar net. Belediye başkanı da söylüyor. Üstelik belediye başkanı düzgün bir adam demek ki. Bir de „yazıklar olsun size“ diyor. 500 bin lirayı rüşveti biliyorsunuz, sesiniz çıkmıyor üstelik 1 yıl önce. Biz yazıklar olsun diyoruz ama hiçbir şey olmuyor tabii. Biliyorsunuz hırsızın yüzüne tükürür iseniz yukarıdan yağmur yağıyor derler. Türkiye o noktaya doğru gidiyor bu konuda. Bunun da takipçisi olacağız sonuna kadar.

Seçim sistemi üzerinde çalışıyorlar. Açık, net, yüzde 10 seçim barajını kaldıralım. Yüzde 10; böyle bir baraj olmaz. Darbecilerinin getirdiği kanunu değiştirelim. Demokratik bir seçim olsun. Yüzde 1 oy alan siyasi partinin en azından genel başkanı meclise gelsin; gelsin mecliste konuşsun. Milletin kürsüsü değil mi? Yüzde 1 oy almamış mı? Yüzde bir vatandaşımızın siyasi tercihi önemli değil mi? Önemli. Gelsin, milletin meclisinde kürsüye çıksın, derdini anlatsın, bunları yapsın. Ve milletin vekilini liderler değil millet seçsin. Bunu her yerde söyleyin, milletin vekilini millet seçsin. Bu olursa ne olur? Milletin vekilleri millet seçerse ne olur? Bir, lider vesayeti biter. Kimse gidip lideri önünde „aman beni milletvekili adayı yapar mısın?“ demez. Herkes gider. Doğrudan doğruya seçmene gider. Sandık konur, vatandaş onu milletvekili adayı olarak belirler. Türkiye Büyük Millet Meclisi gerçek anlamda vesayetten kurtulur. Türkiye Büyük Millet Meclisi gerçek anlamda vesayetten kurtulur. Niçin? AK Parti grubuna bakıyoruz, hepsi lidere bakıyorlar, Erdoğan’a. İsyan ettiklerini biliyorum, haksızlığa tahammül etmediklerini de biliyorum. Özel görüşmelerde bunların tamamı anlatılıyor ama korkuyor, ya bir daha beni listeye almazsa. Dolayısıyla parlamentoda milletin iradesi gerçek anlamda ortaya çıkmıyor. Eğer bu gerçekleşirse, yani milletin vekilini millet seçerse, uzlaşma kültürü de gelişecektir. Partiler arasında uzlaşma olacaktır. Lider vesayeti bitmiştir. Partiler otururlar bir arada oturur konuşurlar. Ona göre ülkenin, vatandaşın çıkarı neyse onun için mücadele ederler ve güçler ayrılığı ilkesi gerçek anlamda hayata geçmiş olur. Parlamento bir güç olarak ortaya çıkar ve yürütme organını denetler. Böyle bir ortam çıkacaktır ve yürütme organı gerçek anlamda Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne hesap verir konuma gelecektir. Yanlışı varsa alacaktır, hesabını soracaktır.

Hepinize en içten selamlar, saygılar sunuyorum.

CHP / 17.06.2020

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden /  Ändern )

Google Foto

Du kommentierst mit Deinem Google-Konto. Abmelden /  Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden /  Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden /  Ändern )

Verbinde mit %s

%d Bloggern gefällt das: