ALMANYALILAR

Ali Şeker: KORONAVİRÜS GÜNLÜĞÜ (4)

covid

“ HANELERDE AÇLIKLA TERBİYE VE TALİM ETMEK “

Yine devletin hiçbir senaryoya cevap olmayan bu ipe sapa gelmez, keyfi pandemik sürecinin, bir doksan altı saatlık, dört koca gününe denk gelen, on beş büyük ili kapsayan kısmi sokağa çıkma yasakların beşinci sabahına uyanırken. Doğa özgürlüğün keyfini çıkarıyor, balıklar mavi sularda nazende – nazende süzülüyor, olta balıkçılığı yapanların gözünün feri sönmüş gözlerinin içine – içine baka- baka mavi sulara batıp çıkıyorlar. Şimdi mavi ve berrak sularda süzülme ve yaşama sırası bizde artık… Gece ikilere kadar iki ve dört yaşlarında olan iki torunum bizlerle birlikte gözlerini uykuya yatırıyor, diğer günün sabahına uyanmak için zamanın hemencecik tükenmesini istiyoruz ki, tekrar yeni bir güne uyanabilelim… Bu kısmi sokağa çıkma yasakları güncesinde… Tek tük horoz ve köpek sesleri arasına, eğreti bir ses birden giriş yapıyor. Ekmekçi – ekmekçi, var mı, ekmek isteyen, diye çığırtkanlık yapan bir ses? Bir ekmek fırın çalışanı, hiçbir makama gelmeyen kaba sesi yükseliyor, kasabanın toz kaldıran arka sokaklarında. Benimse bu zaman diliminde, henüz kafamın içinde bir planım yok, bu pandemik kokan kırk dereceleri gören sıcak bir günün ilk başlangıcın da. Doksan altı saatlik zaman dilimini nasıl geçireceğime dair, şu an üzerimde var olan bir iç burukluğumla bir başınayım ev halleriyle… Okuduğum kitabın sayfaları arasına sararmış kuru yaprak değil de, üzerine şiir dizeleri yazılmış “ Pauo Coelho – Zahir “ kitabın yüz yirmi birinci sayfasına ayracı koyduğum yerden tekrar açıp okumaya başlıyorum, psikolojim hiç mi, hiç iyi değil. Bu olacakların ikilemi arasında, önümde oldukça soğuyan çayımı tekrar yudumlamaya devam ediyorum. Aklıma bir felsefecinin söyledikleri takılıyor! Her gün bir şeyler yazda, ne yazarsan yeter ki yaz! Bende bu cümleye sebep bu yazıyı siz okurlar için kaleme alıyorum. Bilgisayar odamın küçük camı apartman boşluğundaki, oldukça geniş boşluğuna açılıyor. Hafif bir rüzgâr umutla umutsuzluk arasındaki bir duygu karışımıyla yüzümü yalıyor. Karga seslerin beni rahatsız etmeyen, kendine olan öz güvenleri ve akılcı tutumlarıyla kanat çırparak uçmaya başlıyorlar… Yeni yerleşim alanım doksan metrekare: Mutfak ve yazı yazdığım bilgisayar odamın kapısı mutfağa paralel bir şekilde mutfağa açıyor. Oradan da küçük bir kapıyla daracık olan balkon kapısına, mavi rengin daha da berraklaşan tonundan gökyüzüne ancak insan birkaç adımla ulaşabilir. O esnada eşim cep telefonunda, Kürtçe ve Türkçe karışımı bir şarkının melodisini etrafa yayılıyor. “ Selimo Lawo Yarîya “ , “ Selo lawo selo can – o yarî yar yarî yar. “ sarayın korkusu rüyası… Tamda ben bu müziğin güzel duyusuyla metafizik yönümü beslerken, maddeci yanım ise bir belirsizliğe düşüyor, belli bir zaman dilimine akıncaya kadar… Aklıma diğer günün bir politik yaptırımı olan, saray darbesiyle uyandığımız günün kızgın hallerine yine sarınıyorum, bu hak – hukuk – adalet demokrasi tanımayan saray darbesiyle irkiliyorum. Yine Kürt halkının büyük bir oy çoğunluğuyla aldığı, başta Iğdır olmak üzere beş yerleşim alanına, daha kayyum atandı, tespih taneleri gibi birbirine değmeden geçen kaç güne daha uyanacağız belli değil. Bu ucu açık kısmi sokağa çıkma yasakları, gününe hukuksuz bir Türkiye gündemine isteksizce girmek, biz sosyal – siyasal – demokrat insanları oldukça yaralayan bir durum. Eğer yazabiliyorsak, bu hüzün denizine kulaç yerine, birkaç satır yazı yazarak beynimizi diri tutarak da girebiliriz. Daha aydınlık günlere, gelecek kuşakları taşımak adına.

Daha önceki korona virüs güncesiyle ilgili yazmış olduğum deneme yazılarımda, Türkiye‘ nin dünyadan bağımsız olarak farklı bir koronavirüs gündeminin olduğunu belirtmiştim. Küresel bu virüsü yönetme modelinin dünya ülkelerinden çok farklı bir boyutta seyrediyor. Dünya devletleri kısmide olsa sosyal – ve sağlık gereksinimleri anlamda, olası her durum karşısında halkının yanında olduklarını, basın önünde deklere edip; sizler hiçbir şey düşünmeyin yeter ki, sağınıza bakınız basın açıklamalarıyla kamuoyuna bildirdiler. Gönül rahatlığı içinde halklarının yanında olduklarına hepimiz şahit olduk gözyaşları arasında… Şimdi çok daha iyi anlıyoruz ki, “bekle de gör – ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.“ siyaset ve politikalarının bir sonucu olarak, işini – aşını, iş yeri kapalı olan milyonlarca esnafın ve de emekli – yaşlı kesim olmak üzere herkesimin açlığa terk edildiği faşist – kapitalist bir süreçle yönetiliyoruz. Gelişen bu süreçlerin tamamı, Türkiye ‘ de ve dünyada biz halkları evlerine kapatıp, kapitalist bir günceyle, bizleri baş başa bırakmak, dolayısıyla biz hakları çok daha kötü günlerin beklediğinin emarelerini veriyor. Bu konu başlığını biraz daha açarsak, Türkiye ve Dünyayı da ulus devlet olma anlayışından bu yana kontrolü altına alan kapitalist sistemin, koronavirüsten daha tehlikeli, toplu insan ölümlerine neden olan, devlet politikalarıyla baş başa bir yöntemle yönetiliyoruz. Kapitalist sistemin: Emek ve iş gücü sömürüsünü daha iyi sömürmek için yoksulun ölümüne iki kez neden olur, biri salgından dolayı bir ölüm. Diğeri ölüm ise, açlıktan dolayı fakirin yoksulun ölümüne neden olmasıdır. Salgından her anlamıyla kurtulan zengine ise, açlığın hiçbir şekilde dokunmayıp teğet geçtiğini, hepimizce bilinen bir deneyimdir. Türkiye ‘ de yetmişli yıllardan günümüze değin sayısı milyonlarla ifade edilen, onca insanımız yoksulluktan dolayı, yaşadığı yerleri ya terk etmekle baş – başa bırakıldı, ya da insanlarımız doğduğu toprakları ve ekip biçtiği yerleri terk etmek zorunda bırakıldı, bu ucube sistem dolayısıyla… Bunun akabinde sayısı milyonları katlayan devasa kentler oluşturuldu. Üst üste bindirilmiş kat be kat binaların içinde, emek sömürüsünü daha iyi sömürmek için “ sağımlık haneler meydana getirildi,” bütün bu politikalar sonucunda. Eğer ki, bu devasa kentlerde bırakınız birkaç gün değil de, eğer bir gün ekmek üreten fırınlar ekmek çıkartmazsa, hemen herkesin bu en hayati yavan ürüne ulaşması mümkün değil. Bu arada tarımsal ürünleri üreten – yetiştiren insanlarımızın git gide sayıları her geçen gün azalmaya başladığı da bilinen bir yaşamsal sorundu. Tarımın yanında, hayvancılığında yok olmakla yüz yüze olduğunu ayrıca söylememize gerek yok. Bu yaşananlar her halükarda, yoksulları açlıkla terbiye ve talim etmenin birer doktrinleriydi… Bu yıl yaşayacağımız yılların, çokta uzunca bir senesi olarak tarihe yazılacaktır. Hem de tarihten günümüze değin, yaz mevsimlerinin en sıcak olan beş mevsiminden biri olduğu gelen bilgiler arasında… Bu yaşanan süreç hepimizden birçok şeyleri beraberinde götürecek kadar, aleni bir şekilde avuçlarımızda duruyor…

“ Birçok dünya halklarını ve Türkiye vatandaşını eğer koronavirüs salgını götürmezse, bozuk bir toplum psikoloji ve açlık bizleri bekliyor olacak…
… 1944 ‘ ten bu güne değin devletten tırtıklanan ateşi silahlar ve ateşli sözleri yanında birde, ucu her şeye açık bir gündemle yaşamaya çalışacağız…”

Ali Şeker

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden /  Ändern )

Google Foto

Du kommentierst mit Deinem Google-Konto. Abmelden /  Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden /  Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden /  Ändern )

Verbinde mit %s

%d Bloggern gefällt das: