ALMANYALILAR

KEMAL KARATAŞ: SEVİNSEM Mİ? AĞLASAM MI?

gidis

Gri binanın dışında kadınlı erkekli kalabalık topluluk, sabah altından beri bekliyoruz. Koca, koca binaların arasındaki otelden buraya gelmek için gün doğmadan çıkmama rağmen, buraya mesai saatinin başlamasına bir saat kala ancak gelebildim. Sonraki gelenlerin de katılımıyla kalabalıklaşıyoruz. Sabah soğuğunun içimizde yarattığı üşüme hissi, bulutların arasından bir görünüp bir kaybolan güneş ile dağılıyor.

İçimizdeki korku, heyecan gelenlerin yüzümüze ve ruhumuza yansımış. Kimimiz karşıda sıvası dökülmüş duvarın dibine çökmüş. Heyecanını bastırmaya çalışanlar ikişer üçerli tozlu avluda gidip gelerek volta atıyor. Kimisinin elinde tesbih. Bazıları çıkınını bir kuytuya açmış, ekmek ve helvadan ibaret azığıyla kim bilir kaç saatlik aç karnını doyuruyor.

Sayıca az kadınlar biraz ötedeki sundurmanın altındaki merdivenlere ilişmiş etrafa birer güvercin tedirginliğiyle bakıyorlar. Bizi topladıkları yer yüksek mi yüksek tavanlı kir ve tozdan grileşmiş kalın duvarlı batar katıda olan az pencereli depo olarak kullanıldığı belli dört katlı merdivenli koca bir ambar görünümlü yapının önü.

Kaldığım otelden gün doğmadan çıktım. Buraya mesai saati başlamasına bir saat kala ancak gelebildim. Sonraki gelenlerinde katılımıyla kalabalıklaşıyoruz.

Sonunda saat ona doğru yapılan anonsla onar kişilik guruplar halinde yaşlı binaya alınıyoruz. Bir görevli biz erkekleri el işaretiyle, sağdaki dolapların olduğu tarafa yolluyor. Kadınları ise yaşlı binaya sonradan ilave edildiği ve daha yeni bakımlı olduğu boyasından anlaşılan binaya gönderiyor.

Sıralı dolap ve masaların oraya vardığımız da, aynı şeyi söylemekten robotlaşmış görevlinin sesi işitiliyor:

– Üzerinizde yalnızca iç çamaşırınız kalsın elbiselerinizi dolaplara koyup arka arkaya dizilin, sonra da beklemeden dördüncü kata çıkın.

Aceleyle soyunup fazla gürültü çıkarmamaya çalışarak, ayakkabı ve çamaşırları rastgele katlayıp masaya koyarak söyleneni yapıyor, iç çamaşırlı vaziyette sıra oluyoruz.

Yarı çıplak bu kadar insanı en son askerde gördüğüm anımsıyorum. Sonra da aklıma köydeki çay kenarında arkadaşlar la anadan üryan soyunup suda yüzüşümüz geliyor. İstemsiz gülümsüyorum. Suç işlemiş gibi gevşeyen suratımı toparlayıp merdivenlere yönelen gurubu takip ediyorum. Dik beton merdiveni tek sıra dördüncü kata çıktığımızda orada da bir görevli benzer ses tonuyla:

– İlk masada diş muayenesi var. Gürültü yapmadan sıranızı bekleyin. Diyor. Öyle de yapıyoruz. Kirlenmiş beyaz önlüklü doktor görevliden daha sert bir ses tonuyla:

– Aç ağzını hemşerim. İyice aç ki arkadakileri de göreyim.

Çaresiz açıyorum. Ağzımın kenarlarının daha çok açmaya çalışırken yırtılacağını sanıyor, dayanılmaz bir acı duysam da sesimi çıkarmıyor, çıkaramıyorum.

Doktor üzerime eğilip elindeki tahta çubukla dilimi bir o yana bir buyana çekip diğer elindeki büyüteçle ağzımın içini tarıyor. Sanki kaybettiği değerli bir şey ağzıma düşmüşte onu arıyor. Doğrulup, elindeki büyütecin sapıyla dürterek başıyla işimin bittiğini, diğer masaya geçmemi işaret ediyor.  Aceleyle bıyıklarımı ve dağılmış ağzımı toparlayıp ikinci bir ikazı almamak için aceleyle masadan kalkıyorum.

Yan masada elinde küçük bir plastik çekiçle bekleyen doktorun beyaz gömleği de öncekinden farksız neredeyse grileşmiş. “Otur diyor” masanın ünündeki sandalyeyi gösterirken. Oturur oturmaz bükülmüş belimi eliyle dikleştirip “ kıpırdamadan dur” komutu veriyor. O ara fark ediyorum. Doktorun pos bıyıkları konuşurken bir süpürge gibi o konuştukça aşağı yukarı inip çıkıyor. Gülesim geliyor kendimi zor tutuyorum.

Verilen emir olunca biraz panikleyip elimi nereye koyacağımı bilmediğimden masanın üstüne iliştiriyorum. Bu hareketimden hoşlanmayan doktor masadaki ellerimi alıp iki yana bırakıyor. Kollarım kırılmış dallar gibi boşlukta sallanırken kendimi bostan korkuluğu gibi yalnız ve çaresiz hissediyorum.

O anda sağ dizimde dayanılmaz acıyla kendime geliyorum. Pos bıyıklar yine aşağı yukarı inip çıkarken kıpırtısız durmamı emrediliyor. Emre itaat ediyorum. Şimdi de aynı acıyı diğer dizimde hissediyorum. Yaşadıklarımı dişlerimi sıkarak hafifletmeye çalışırken karşımdaki pos bıyık, elindeki plastik çekici masaya bırakıp ellerimi iki yana ve arkaya açıyor. Bileklerimi katlayarak kollarıma daha yakından baktıktan sonra bir kişiyi daha muayene etmenin rahatlığıyla derince bir nefes alıp “Tamam yan masaya” diyor.

Yan masaya varmadan dizime yediğim darbeyi hatırlıyorum. Kaç gündür memleketten uzak olduğum, koca İstanbul da tahtakurulu otel odalarında tanımadığım insanlar arasında beklerken yaşadıklarım geliyor aklıma. Bir an için merdivenlerden koşarak inip köyüme kaçmak geçiyor içimden.

Güzel günlere olan umudum ve buraya gelirken aldığım borç para, buradan kaçmamama engel oluyor. Bu duygu deryasında, Sırma saçlı kızlarımın iyi okullara gittiğini, oğlumun namerde muhtaç olmamasını sağlayacak bir işinin olacağını, güzel gözlü cefakâr karım ve mutfağımızda borçsuz kaynayacak tenceremizi hayal ediyorum. “ Doğduğun yer değil doyduğun yer memleketin” lafı geçiyor zihnimden.

-Bu çektiklerin boşuna değil oğlum Kadir dayan diyorum kendime.

Bu kez ayaklarım beni sanki diğer masaya değil mutlu bir geleceğe götürüyor. Yıllardır hayalini kurduğum içinde çeşitli meyvelerle renk, renk çiçeklerin olduğu bahçeli bir evi düşünüyorum. İki metre ötedeki diğer masaya ulaşmak bana yıllarca sürmüş gibi geliyor.

Kısa boylu mavi gözlü doktor kulaklarına taktığı aletin hortumla uzatılmış ucundaki yuvarlak metali elbisemi yukarı sıyırıp, atletimin altından sırtımın muhtelif yerlerinde gezdiriyor. Vücuduma değen metal her defasında beni ürpertse de sessiz kalıyorum. Beyaz önlüklü, mavi gözler, kara güzlerime bakarken

– Nefes al, ver, dur, diyene kadar. Diyor.

Ciğerlerimin bir balon gibi dolup boşaldığını hissediyorum. Çocukluktan yadigâr bronşit hırıltısı doktorun ilgisini çekse de üzerinde durmayıp, elindeki aleti masaya bırakarak naylon örtülü yatağı göstererek “karnın havada yat diyor.” Soğuk elleri karnım da yanlarımda dolaşırken bazen bastırıp “acıyor mu” diyor. “Yok” diyorum. “Kalk şu teraziye çık.” diyor. Bir robot gibi isteneni yapıyorum. Kolumdan tutup boy ölçmek için işaretlenmiş duvara yanaştırıp.” Bir yetmiş sekiz” diyor. Bunu kendine mi yoksa bana mı diyor anlamıyorum. “yaş kaç” diyor. “Yirmi sekiz” diyorum.

Edindiği benimle ilgili bilgileri ilk masada elime tutuşturulan ve her masaya geldiğimde vermem tembihlenen deftere yazıp, diğer masaya yolluyor.

Masalar arası gidiş hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor. Elimdeki defteri yeni masadaki beyaz önlüğünün içinde adeta kaybolmuş ufacık doktora uzatıyorum. Nerdeyse yerlerde sürünecek önlüğünü toparlayarak, beni oturttuğu sandalyenin önüne bir cihazı getirip gözüme dayıyor. Cüssesinden büyük ses tonuyla “ne görüyorsan oku” diyor.  Sesin ondan çıktığına inanamıyorum. Biraz zorlansam da gösterdiği harfleri okuyorum.

Son masadaki yorgun doktorun kulak burun muayenesi de bitince bir görevli “tamam diyor. İn aşağıda bekle .”

Koşar adım çıktığım merdiven basamaklarını bu kez sayar gibi yavaşça iniyorum çıplaklığa alışmış olacağım. O halde olduğumu görevlinin” giyinebilirsiniz” komutundan sonra anımsıyorum.

Bir masadan diğerine pinpon topu misali gidişlerim ve bu hareketlilik esnasında yasadığım duygu med cezirleri yormuş olacak, giyinirken de acele etmiyorum.

Bina dışına çıktığımda günün ilerleyip güneşin bu koca bina da dahi her şeyi ısıttığını fark ediyor, yaktığım sigaramdan derin bir nefes alıyorum.

Yorgun ve endişeli belemenin sonun da sabahki görevli tekrar kapıda beliriyor. Biraz yüksek sesle. Sonuçların bir sonraki gün saat bir de beyaz panoya asılacağını anons ettikten sonra devam ediyor:

-Asılacak sonuçlarda sağdaki listedekiler çürük olup Almanya ya gidemeyenler, soldaki liste ise sağlık kontrollerinde sağlam olup gitmeye hak kazananlar olacak. Ona göre bakın. Ayrıca gidecekler bir hafta sonra pazartesi sabahı onda Sirkeci tren garında olsunlar. Gelmeyen hakkını kaybeder. Kalabalık etrafında oluşan hafif toz bulutu. Ve sesler gök yüzüne yükselirken, eski binanın önünde bekleyen kadın ve erkekler birer karınca gibi geldikleri yerlere yöneliyorlar. Tabi bende.

Otelime vardığımda hava kararmış koca şehirde hızla akan hayat yavaşlamış, suyu kesilmiş değirmene dönmüştü. Yorgun bedenim ve ruhumu usulca tahtakurulu yatağıma bırakıyorum.

Yorgunluktan öyle derin uyuyorum ki, bir gece önce sabaha kadar minik ısırıklarından rahatsız olduğum tahtakurularının vücudumdaki izlerini sabah uyandığımda ancak fark ediyorum.

Bir gün sonra aynı yere söylenenden yarım saat önce varmama rağmen çoğunluk yine orada. Kimi panonun önüne kimi duvar dibine çökmüş. Kadınlar dünkü aynı kuytu ve korunaklı yerde birikmiş bekliyor.

Çok geçmeden dünkü anonsu yapan görevli elindeki kağıtlar la bu kez sessizce panoya listeleri asıp yine sessizce gözden kaybolduğunda birer suçlu gibi bekleyen bizlerde canlanıp merakla panoya yöneliyoruz.

Usulca panoya yaklaşırken. “Keşke gitmesem” diyorum. Karım kardeşlerim anam düşüyor aklıma. Sürme gözlü kızlarım, okula yeni başlamış Hasanım… Yaban ellerde dilini yolunu bilmediğim insanlar çalışacağım yerler, oraların aşı, ekmeği, adet gelenek görenekleri…

Bu kez kasaba da bakkala, esnafa birikmiş borçlar bir avuç köz gibi düşüyor aklıma. İçimden acıklı türkünün sözleri geçiyor “Ölüm ile ayrılığı tartmışlar elli dirhem fazla gelmiş ayrılık”

Neden sonra komşunun oğlu Hulusi’nin köye geldiğinde gördüğü ilgi ve itibarı düşünüyorum. Hızla panonun önce sol tarafına bakıyorum yirmi ikinci sırada kontrolden geçtiğimi görünce, ağlamaklı oluyorum.

Yanaklarımdan süzülen yaş gurbete giden yolum oluyor. Hıçkırıklarımı içime gömüp, kuytu bir duvar dibine çöküyorum. Yönümü duvara dönüp doyasıya ağlıyorum.

Bu yaşlar sevinçten mi? Kederden mi?

Bilemiyorum.

 

KEMAL KARATAŞ  

 

KEMAL KARATAŞ 1961 de Uşak Banaz da doğdu. Çocukluk ve gençlik yıllarını burada geçirdi. Bir süre 12 Eylül zindanlarını tanıması sonraki yaşamını derinden etkiledi. Fransa da yedi yıl sürmüş yurt dışı deneyiminin ardından döndüğünde İzmir e yerleşti. Evli ve iki çocuk babasıdır.

   Yazma ya tüm emekliler sendikası Bornova şubesinde oluşturdukları okuma ve yazma atölyesin de başladı.  Bu atölyenin ortak çalışması olarak basılmış “Ezilmiş üzüm tadında öyküler” ve çocuklara yönelik “çocukça öyküler” adlı iki kitapta öyküleri basıldı. Atölyenin çıkardığı Fanzinler de öykü, röportaj, gezi yazısı, deneme ve şiirleriyle yer aldı. 

   Yeşil sol gündem, Yeşil Banaz, Evimiz Bornova gibi dergi ve yerel gazetelerle internetten yayın yapan bazı medyada araştırma ve çevre konulu yazıları yayınlandı.

 

Yazar Kemal Karataş’a hoş geldin diyor, sevgiyle selamlıyoruz.

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden /  Ändern )

Google Foto

Du kommentierst mit Deinem Google-Konto. Abmelden /  Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden /  Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden /  Ändern )

Verbinde mit %s

%d Bloggern gefällt das: