16.1 C
Hamburg
Montag, Juni 21, 2021
StartHomeUluer Aydoğdu: Hatırasevici

Uluer Aydoğdu: Hatırasevici

hatıra

 

– hatırlamanın kendisidir keyifli olan, kimi zaman acı verse de-

Bahar başlangıcıydı ya da bana öyle geliyordu. Yazmaya gömülmüştüm. Kitaplar, dergiler, gazete kesikleri, müsveddeler… Zaman zaman çevrede, deniz kenarında kısa, uzun yürüyüşler yapıyordum. Biraz kafam dağılır diye umuyordum böylece. Denizi seyretmek her zaman iyi gelir bana. Denizin nefes alıp verişine, kımıldayışına, mevsime göre maviden yeşile değişen renklerine bakıyordum uzun uzun. Alçalıp yükselen, gidip gelen, genişleyip daralan bir ritmi vardı. Dalgalara kulağımı dayayıp denizin sesini dinliyordum kimi zaman. Bazen de dayanamayıp, mevsim kış bile olsa, bir çırpıda soyunup dalıyordum içine. Hele havamdaysam, keyfim yerindeyse saatlerce oynaşıyordum o eşsiz tenle.

Adamakıllı bunalmıştım o gün. Denizin teni tenime deyince bir bedenimin olduğunu hatırladım. Şok! Buz gibiydi, çatırdadığımı duydum. Sonra kırıldığımı. Bitmek bilmeyen bir çatırtı beni ikiye, ona, bine parçaladı. Yekpare bir bütün olan zamanın ince tabakası üstünde ilerleyen bir çizik boyunca… Bunun mecazi bir şey olduğunu düşünebilirsiniz, belki öyledir, ama kırılan çizgiden içerilere doğru düştüğüme yemin edebilirim. Nereye düştüğüme gelince, bir fikrim yok. Bu gibi durumlarda elinizdeki avucunuzdakiler sizi terk eder. İnsan bir anda kendini başka bir yerde bulur. Kimileri boşluk diyecektir buna. Boşluk, sanırım en uygun sözcük. Ağırlık merkezim yok olmuştu.

Bunalımdan sıyrılmanın bir yolu olabilir mi bu? Beni ille de denize iten her neyse bir çıkış yolu ayarlıyordu sanki. Sıkışıp kalan sinebileceği gibi böyle çözümler de bulabiliyor demek ki… Ruhum kabını çatlatıp o çatlaklardan sızmaya koyuldu sanırım. Bütün gün evdeydim, bilgisayarın başında. Yazmak ciddi bir uğraştır elbette, ama kim zorluyor ki beni? Öyleyse, mızmızlanmaya da hakkımın olmadığı kesin. Yazmanın cehenneme benzeyen hallerini yaşayan ne ilk ne de son kişiyim. “Hadi dır dır etme de yaz” diyordum sürekli kendi kendime: “Hemen şimdi, şu an. Yoksa imkânsız bir şeydir yazmak.”

Zamanın ince tabakası üzerindeki çizik… Ya görmezden geliyordum ya da üzerini örtmeye çalışıyordum… Yani kendimce oralı olmuyordum, ama oradaydı ve sürekli benim ‘oralı’ olduğumu söylüyordu. Canım. Bu duruma asıl hamleyi veren ise tesadüf mü, yoksa yazgımın itelemesiyle mi olduğunu pek kestiremediğim bir karşılaşmaydı. Belki de çok önceleri zihnimden uzaklara fırlattığım bir bilince doğru emilerek gelmiştim. Bu durumda bir tesadüften söz edemeyeceğim ortada. Öyleyse insanın yazgısıyla karşılaşması demek daha doğru olacak. Görüldüğü gibi daha az olası olan kendiliğinden eleniyor. Hikâye kendi mecrasını buluyor.

Orada, ayakta karşımda duruyordu. Birkaç dakikadır birbirimize bakıyorduk. Tıklım tıklım dolu bir mekânda üzerinde kitaplarımın, dergilerin, boş kâğıtların, sigaramın ve bir fincan kahvenin bulunduğu bir masanın nelere kadir olduğunu göreceğiz birazdan. Belki de biriniz “masa da masaymış ha” diyecek. Masaya birazcık da bakalım öyleyse: Hayır, farklı, ayrıcalıkları olan bir masa falan demeyeceğim, sıradan, basit bir masaydı ancak mizansenin ve dolayısıyla da yazgımın parçası olduğundan eminim. Doğru söylüyorum oraya gelip benim için bilinçli olarak kurulmuştu. Kim bilir nerelerden hangi ustanın teriyle? Az sonra çıplak dirsekleri masaya zarifçe inip konduğunda masa örtüsünün içeriye, derinlere doğru çekildiğini görmemi istediğinden de eminim. Belli belirsiz bir çukur oluştu orada ve ben uzun bir süre gözümü alamadım oradan. Düştüm, düştüm, düştüm.

Aklım, elveda! Hoşça kalın mantıklı kalabilmek için çabaladığım günler. Bir atın yere yuvarlanışındaki metafizik kimin ilgisini çeker ki? Hayır, hayır yukarıya doğru düştüm. Her şey içimi bulandıracak kadar dümdüz bir çizgi boyunca ilerlerken tatlı bir kavisle yoldan çıktım. Bütün yoldan çıkmaların doğasında vardır bu, başım döndü, harika bir ağrı saplandı karnıma. Böylece o belli belirsiz çatlak kapatılamayacak kadar genişleyip gözle görülür bir şekilde aralandı. Oradan doğru içerilere sızdım. Önce dirseklerinden yukarıya doğru şen bir patikada yürüdüm, sonra ver elini bembeyaz bir açıklık olan omuz başları. Orada, deli bir coşkuyla vakit geçirdikten sonra boynunu tırmanıp çenesine, dudaklarına, sonsuz ve sürekli bir çağrı olan o eşsiz kıvrımlar aralandığında görülen bembeyaz ve billurdan çitlere, şiir mi yoksa düş müydü hâlâ emin olamadığım gözlerine ve kaynağı belli olmayan bir rüzgârdan olsa gerek püfür püfür dalgalanan saçlarına… Hiçbir şeyden emin değilim, belki de uyduruyorumdur. Olsun, uyduruyor bile olsam benim uydurduğum bir şey olarak bütün bunların gerçek olmadığını kim söyleyebilir? Sonra gerçek nedir? Nerde başlar nerde biter? Örneğin ısrarla gerçek dediğimiz bir şey ne kadar gerçektir? Bu sorulara verilecek cevapların akla uygunluğunu es geçmeden asıl olarak düşlerin bizim yarattığımız şeyler olarak yeterince gerçek olduklarını söylemek istiyorum. Eeeee? İnsan düşlerinde simgesel olarak bir şeyleri talep eder. Neyi? Sınırlı ve göreceli gerçekliğin üzerini örttüğü şeyleri. Bu yüzden bir düştür âşık olduğumuz insanın eli yüzü. Yalnızca eli yüzü mü? Hayır, normalde hiç ilgimizi çekmeyecek olan bir gölge bile insanı yoldan çıkarabilir.

Orada, o eşsiz kıvrımların tatlı tatlı oyduğu mağaraya girip kendimi dişlerin arasına atarak parçalanmayı nasıl da deli gibi istediğimi hatırlıyorum. Görüldüğü gibi burada dişler diş değil artık. Çoktan başka bir şey olup çıkmışlar. Yok olmak istiyordum. Çılgın bir kortejin eşliğinde hayvanlığımla birlikte hayvanlığıma engel olan her şeye karşı derin bir nefret geçiyordu içimden. Orada, o ağzın içinde kaybolup gitmeyi istiyordum. Sonsuza kadar ve ısrarla. Hiç dolaylamadan. Arzumun dönüp durduğu daireye girmeden. Kim dürttüyse beni, şeytan, odur gerçek olan ille de gerçek arıyorsanız. Zamanın cini çıkmış ve bana “dile benden ne dilersen sahip”, diyordu. Cinden aşkı, şehveti, vahşi ve diri olanı diledim.

Masaya gelip “oturabilir miyim” diye sorduğunda bir kitaba göz atıyordum. Göz atıyordum diyorum, çünkü kitabın sayfalarına gönderdiğim gözlerim orada hiç oyalanmadan hemen geri dönüyorlardı bana. Tam da o sıkıcı trafikte gözlerim onu buldu. Tabii gözlerim kendi kendilerine yapmadı bunu, gözlerime gidip onun gözlerini bulmasını söyleyenin benim olduğunu sanırım söylememe gerek yok. Hoş, bilincime yansıyan görüntüyü gözlerim bana iletinceye kadar hâlâ kitaba yoğunlaşmaya çalışıyordum. Göz, zihin ve bilinç üçgeni… Bu üçgen kapalı devre sistemidir. Gördüklerimiz zihnimize gelip oradan bilincimize yansıyıncaya kadar kısacık bir sürede kurulur sistem ve tak… Devre kapanır, “gördüm”, deriz. Yanar ışıklar.

Işık hemen işe koyuldu. Cıvıltısını, neşesini, sesini duydum. Deniz gibi canlı bir varlıktı. Bir bedeni olduğu kadar bu bedenden ayrı olmayan bir ruhu vardı. Göz göze geldik, ışığın göz hizasındaydım. Bir çeşit körlük de diyebiliriz bu duruma, orada, alacakaranlıkta kıpırdamadan bir süre bekledim. Etrafımızda deli bir koşuşturmadır sürüp gidiyordu bize dokunmadan. Anaç dünyanın üzerimden kalktığını hissettim. Göksel bir doğuda buldum kendimi. Doğru söylüyorum, kendi doğumuma bakıyordum ve müthiş bir şeydi bu. Abartmıyorum, abartsam da kime ne, üstelik abartmaktan şimdiye kadar kim ölmüş, orada nefes almaya başladığımdan olsa gerek neredeyse ağlayacaktım. Ağladım da. İlk nefes, ilk çığlık… Ciğerlerimi öyle bir yaktı ki oksijen!

Yepyeni bir dünyadaydım. Geçmiş, şimdi ve gelecek birbirine sarılmış uyuyan kedi yavruları gibi iç içeydi. Hangisi geçmişti, hangisi şimdiydi, hangisi gelecekti belli değildi. Gözlerim neşeli bir ışığa çevrilmiş bir halde, billurdan bir zamanın içinde ciğerlerimi yakan oksijene alışıncaya kadar ağlayarak bekledim, masum olduğum kadar çaresizdim de… Yeryüzüne, varoluşa, aşka, şefkate, şenliğe, pervasızlığa açtım. Açlığım ne iyiydi ne de kötü, yalnızca açtım… En küçük zerreme kadar dünyayı istiyordum. Dünya nedir ki istemedikçe? Bu arzudan olmalı süzüle süzüle, bile isteye, bir zıpkın gibi fırlayıp geldim o an’a, yerleştim. Oradan doğru aralıyordum varlığımı saran zarı. Sık sık yaşadığım bir kâbusta “hep o zarla yaşayacaksın” diyene inat. Oracıkta öldürdüm onu. Aslında herkesin böyle bir zarı var ve isterse herkes yırtıp atabilir zarını, ama hemen, şimdi.

Kanım fışkırıyordu adeta. Fonda gümbürdeyen darbuka deli darbelere girişmişti. Ağzını her açtığında o pınardan iyi, ılık ve diri şiir damlalarının döküldüğünü gördüm. Ağzımı dayayıp pınara kapabildiklerimi kaptım. İyi gelmişti bana, iyi gelmiştim ona. Tam da kapanmışken bir kapı bir başkasını aralamış, bir ışık yakmıştım ve daha bir dolu şey…

Beni emziriyordu. Az sonra tamamen ona bağımlı bir hale geldim, şimdi saçlarımı okşar gibi tatlı tatlı varoluşumu okşuyordu mırıl mırıl bir sesle. Sesi taze ve diri meyvelerle doluydu, bende rahatça büyüyebileceği bir toprak bulmuştu. Şımardıkça şımarıp bağlandıkça bağlandım. Az sonra gideceğini bildiğim halde. Korkmadan, hiçbir şey ummadan, beklemeden. Bu yüzden “kal” demedim. Kalan, bir süre sonra acılaşıyordu.

Gittikten sonra akşama kadar orada burada sürüklenip durdum. O eşsiz masa, dirsekleri, çukur, zirve, doğum, ölüm, su… Yukarıya doğru düşen bir şey. Paramparça olma isteği, şiir taneleri, aldığım nefesi verdiğim an. Sık sık o an’a geri dönüyorum, o an gibi taze ve biricik hâlâ orada duruyor. İstediğim zaman gidip aynı masaya oturuyorum, aynı dergideki şiirlere göz atıp onunla göz göze gelmeyi bekliyorum. Gelip hep aynı duruluğuyla “oturabilir miyim” diye soruyor. Dirsekleri masa örtüsünde yine belli belirsiz bir çukur oluşturuyor ve ben yeniden o çukura düşüyorum defalarca. Gözlerine, saçlarına, ellerine bakıyorum tekrar tekrar, bir düş köşesindeyim, bahar başlangıcı ya da bana öyle geliyor, titreşiyorum. Sonrasını hiç merak etmedim. Ne zaman istersem gidip onu orada bulacağımı bildiğimden olsa gerek bir pişmanlığım da yok. O düş köşesinde hep diri ve taze beni bekliyor olacak. O an’ın benden talep ettikleri de zaten bundan başka bir şey değil. Hatırlanmak. Hatırladıkça ruh üflemiş olacağım ona. Can vereceğim. Gidip o an’ın yapraklarına dokunduğumda yeniden, o günkü gibi hışırdamaya başlamaları bu yüzden.

 Uluer Aydoğdu

 

Anzeigen

-Advertisment -spot_img
spot_img
spot_img
spot_img
spot_img
spot_img
spot_img

Most Popular