9 C
Hamburg
Freitag, Mai 14, 2021
StartHomeTürkiye’nin İdlib’de Ne İşi Var?

Türkiye’nin İdlib’de Ne İşi Var?

idlib

Türk askeri neden İdlib’de?

Türk askerinin İdlib’de bulunmasının temel nedeni, bölge halkının kendi topraklarında güven içinde yaşamasını sağlamak ve böylece milyonlarca göçmenin Türkiye, dolayısıyla da Avrupa kapılarını zorlamasının önüne geçmek…

SURİYE’de 2011’den bu yana devam eden iç savaşta başta Doğu Guta olmak üzere birçok bölgede, evlerini terk etmek zorunda kalan Suriyeliler kendileri için “güvenli bölge” olarak sunulan İdlib’e gelmeye bir anlamda mecbur edildi.

MİLYONLAR GÖÇ YOLUNDA

İdlib’in nüfusu bir anda 4 milyona yaklaştı.

Son dönemde artan saldırılar nedeniyle bu bölgede oldukça zor şartlar altında yaşamak zorunda kalan insanların kafasında, Türkiye’ye ve oradan da Avrupa’ya geçme fikri her geçen gün daha da yoğunlaştı.

Şu anda 3.5 milyondan fazla Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapan Türkiye’nin bir o kadar yeni mülteci akınını karşılayabilmesi hem fiziki, hem de maddi şartlar açısından ciddi zorlayıcı bir durum. Türkiye, Suriyeli mülteciler için 40 milyar dolardan fazla para harcamış durumda. Türkiye’deki mevcut Suriyeliler nedeniyle özellikle sınır hattındaki illerde bir takım toplumsal sorunlar yaşandığı da bir gerçek.

İDLİB’İN DÜŞMESİ DEMEK…

İdlib’in düşmesi demek milyonlarca Suriyeli mültecinin Türkiye’ye akını demek. Bu Avrupa için de ciddi bir risk oluşturacak. Böyle bir durumda yukarıda belirttiğimiz gibi Türkiye’nin bu insanlara yardım edebilme, daha fazla kaynak üretme imkânı bulunmuyor.

Esad rejimi ise Türkiye’nin yıllardan beri dile getirdiği bu gerçeğin özelikle Batı dünyasında yeteri kadar ciddiye alınmamasını fırsat bilerek, topraklarını açtığı Rusya ve İran’ın da desteğini alarak bu insanları İdlib’den çıkararak, Türkiye’ye göç etmeye zorlamak istiyor. Esad, kendisini devirmek için “terörist” olarak nitelediği muhaliflerle işbirliği içinde olduğunu iddia ettiği insanları, kendi toprakları içinde istemiyor.

TÜRKİYE PLANLARI BOZDU

Türkiye rejimin bu planını bozmak için, Esad’ın işbirliği içinde olduğu Rusya ve İran’ı da yanına alarak İdlib’de gerçek anlamda güvenli bir bölge oluşturulmasını istiyor. Bunun sağlanabilmesi için de Rusya ve İran’la önce Astana, ardından Soçi süreci başlatıldı.

İşte Türk askerinin İdlib’de bulunmasının temel nedeni, artık kendi ülkeleri içinde oradan oraya sürülmekten bıkmış milyonlarca insanın bu bölgeyi yurt edinip, burayı terk etmeden bölge içinde kalıp yaşayabilmelerini sağlayabilmek. Ankara, İdlib’de insanların huzur içinde yaşayabileceği bir ortam yaratıldığında, bunun Türkiye’ye göç etmiş Suriyelilerin geri dönüşünü teşvik edeceğini de düşünüyor.

HTŞ İLE MÜCADELE

Esad’ın bir gerekçesi de Türkiye’nin de terör örgütü olarak tanıdığı El Kaide uzantısı HTŞ’nin İdlib’de ciddi şekilde hâkim olması. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Türk askerinin İdlib’de bulunmasının nedenlerinden birisinin hem bölgenin hem de Türkiye’nin sınır güvenliği açısından radikal örgütlerle mücadele etmek olduğunu birçok kez vurgulamıştı.

Uğur ERGAN / 29.02.2020 / Hürriyet

Biz bu coğrafyanın misafiri değil ev sahibiyiz

“Amerikalılar, PKK’yı beslemek için Haseke, Deyrzor’da petrol, doğal gaz yataklarını, Ruslar Akdeniz kıyısındaki Tartus Limanı’nı, İranlılar da Lazkiye’yi rejimden almış durumdayken, sınırlarımızın ötesinde terör devleti oluşturma planları varken, 4 milyon mülteciye ev sahipliği yaparken Suriye’de de Libya’da da olmaya “mecbur değil mahkumuz!”

İdlib’te insani durumun giderek ağırlaşmaya başlaması üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Tahran zirvesinde Rusya Devlet Başkanı Putin’e teklifiyle 17 Eylül 2018 tarihinde Soçi’de, düzenlenen ikili zirvede Türkiye ve Rusya arasında “İdlib’de silahsız bölge” mutabakatı imzalanmıştı. Mutabakata göre; İdlib gerginliği azaltma bölgesi korunacak, Türkiye’nin gözlem noktaları güçlendirilecek, Rusya da İdlib’de askeri operasyonlar ve saldırılardan kaçınılması için gerekli önlemleri alıp mevcut durumu koruyacaktı. Bunun yanında çatışan taraflara ait ağır silahlar, 10 Ekim 2018 tarihinde silahsızlandırma bölgesinden çekilecek, sonuç olarak 15-20 kilometre derinliğinde silahlardan arındırılmış bölge kurulacaktı. Mutabakatın önemli maddelerinden biri de M4 ve M5 otoyolunun 2018 yılı sonuna kadar güvenliğinin sağlanıp, trafiğe açılmasıydı. Bu noktada İdlib’in stratejik önemi de ortaya çıkıveriyor. M4 karayolu Lazkiye limanından gelip İdlib Serakip bağlantı noktasından M5 karayoluna bağlanıyor bu yol da Halep-Hama-Şam üzerinden Ürdün sınırına kadar uzanıyor. M4 ile ilgili bir başka konu da, Haseke’deki petrol ve doğal gaz sahalarının kontrolünü elinde bulunduran PKK/SDG’ye ABD’nin bu yol üzerinden mühimmat desteği sağlaması. Bu yüzdendir ki, Rus ve Amerikan güçleri bu hat üzerinden sürekli karşı karşıya gelmektedir. Velhasıl, stratejik açıdan önemli olan bu iki karayolu da İdlib’ten geçiyor. Akdeniz bağlantılı bu önemli hattın kontrolünü kaybetmek istemeyen Rejim, Rusya ve İran destekli Şii milisler tarafından mutabakat türlü bahanelerle defalarca ihlal edildi. Eylül 2018’den bu yana yaklaşık 20 bin defa ihlal gerçekleştirildi. Ve yine çatışmasızlık anlaşması çerçevesinde oluşturduğumuz 12 gözlem noktası kuşatılmaya başlandı. Hedef gösterilmeksizin sivil yerleşim alanlarına düzenlenen acımasız bombardımanlardan dolayı yüzbinlerce insan sınırlarımıza doğru hareket etti. Yaklaşık 4 milyon Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapan Türkiye yeni bir göç dalgasının altından tek başına kalkamayacağını muhataplarına iletse de, kayda değer bir destek çıkmadı.

Sabrımız tükeniyor

Ocak ayı sonunda Cumhurbaşkanı Erdoğan, Senegal dönüşü, İdlib’e yönelik bombardımanını artıran, rejimin ayakta kalmasını sağlayan Rusya’ya karşı oldukça açık ve net ifadeler kullandı. “Rusya ile gerek Soçi gerek Astana’da bazı görüşmeler ve anlaşmalar oldu. Bu anlaşmalara Rusya’nın sadık kalması halinde, biz de aynı sadakatle yola devam ederiz. Şu an itibarıyla maalesef Rusya, Astana’ya da Soçi’ye de sadık değil. Arkadaşlarımız muhataplarıyla görüşmeler yapıyor. Bu görüşmelerde de kendilerine, ‘İdlib’de bu bombalamaları vesaire durdurdunuz durdurdunuz, durdurmadığınız takdirde bizim artık sabrımız tükeniyor. Bundan sonra ne gerekiyorsa biz de bunu yapacağız.’ diye ifade ediliyor. En son Halep’ten bizim tarafa atışları var. Bunlara biz bir yere kadar sabrederiz, sabrettik ama ondan sonra da biz göbeğimizi keseriz.”

Ama maalesef devam eden saldırılarda Rejim güçleri askerlerimizi şehit etti. Rejim güçlerinin birliklerimize yönelik ilk saldırısında yedi askerimiz bir de sivil vatandaşımız şehit oldu. Bu saldırıların karşılığı misliyle verildi ve yüzlerce rejim askeri öldürüldü. İşin açıkçası askerlerinin ölmesi, tek amacı saltanatını korumak olan Esed’in pek de umurunda olmadı. Bu alçak saldırı sonrası Rusya’dan ise küstahça bir açıklama geldi, “Türk birlikleri, 2 Şubat’ı 3 Şubat’a bağlandığı akşam saatlerinde Rusya tarafına bilgi vermeden İdlib’deki gerilimi azaltma bölgesinde hareket ettiler hükümet güçlerinin Serakib yerleşim biriminin batısındaki teröristlere yönelik saldırısının hedefi oldu.” Savunma Bakanı Hulusi Akar ise, “Saat 16:13 ve teyiden saat 22:27’de ilgili arkadaşlarımız Rusya tarafındaki ilgili personele bilgi verdi. Bu iletişim ve bilgilendirmelere, tüm bu önlemlere rağmen rejim tarafından gece saat 01:13’te unsurlarımıza karşı ateş açılmıştır” açıklamasıyla Rusları yalanlamış oldu.

Lafa değil sahaya bakalım

Artık yapılacak tek bir şey kalmıştı, o da DEAŞ ve PKK terör örgütlerine karşı icra edilen Fırat Kalkanı Harekatı, Zeytin Dalı Harekatı ve Barış Pınarı Harekatında olduğu kendi göbeğimizi kendimiz kesmek. Beklenen çıkış da geldi. Hem Rusya, hem Rejim, hem de İran mesajını net verildi;

“Bir süredir bu saldırılar doğrudan askerlerimizi, dolayısıyla doğrudan Türkiye’yi de hedef almaya başladı. Madem durum bu, öyleyse biz de artık lafa değil, sadece sahadaki gerçeklere bakarak hareket edeceğiz. Şubat ayı sonuna kadar rejimi Soçi Muhtırası sınırlarına, yani gözlem noktalarımızın gerisine çıkartmakta kararlıyız. Bunun için karada ve havada her ne gerekiyorsa çekinmeden, tereddüt etmeden, hiçbir oyalamaya meydan vermeden bunu yapacağız. Bitmez tükenmez toplantıların sonucunu beklemeden hemen şimdi ne yapmamız gerekiyorsa onun adımlarını atacağız. İdlib’de sivil yerleşim yerlerini vuran hava araçları artık eskisi gibi rahat hareket edemeyecektir.”

Erdoğan isim vermeden, Rusya, Rejim ve İran’ın saldırılarına bahane sağlayan Heyet-i Tahrir-i Şam (HTŞ) gibi örgütlere de sert bir şekilde uyarıda bulundu;

“Bölgedeki muhalif gruplardan, başıbozuk hareket ederek rejime saldırı bahanesi verenlere de artık tavizsiz davranacağımızın mesajını ilettik. Geldiğimiz noktada artık kimsenin taşkınlığına, bağnazlığına, satılmışlığına, provokasyonlarına göz yumacak değiliz.”

Bu uyarılar doğrultusunda binlerce asker, zırhlı araçlar, ağır silahlar, savunma sistemleri İdlib’e takviye edildi. Stratejik alanlarda kontrol noktaları oluşturuldu. Rejim güçlerinin Soçi mutabakatı çerçevesinde belirlenen gözlem noktalarının gerisine çekilmemesi karşılığında yapılacak olası askeri müdahaleyi “en kötü senaryo” olarak niteleyen Rusya’ya aldırış etmeyen Türkiye, Suriye topraklarında muazzam güçteki askeri tahkimatına devam etti, etmeye de devam ediyor. Bu kararlı tutum karşısında Kremlin’den, Rusya Dışişleri Bakanlığı’ndan, Türkiye ile İdlib konusunda yeni bir dizi görüşme hazırlığında olunduğunu, hazırladıkları yeni görüşmelerde söz konusu bölgenin gerçekten gerilimi azaltma bölgesi olmasını nasıl sağlanacağı konusunda anlaşmaya varmayı umdukları belirtildi. Dört gün boyunca bakan yardımcısı, asker ve istihbarat yetkililerinden oluşan heyetler arası yapılan görüşmelerde masaya getirilen haritalar, şartlar Türkiye tarafından reddedildi. Zira Soçi mutabakatında İdlib çatışmasızlık bölgesinin sınırları belirlenmişti. Bu belirgin sınıra göre de Türkiye 12 adet gözlem noktası kurmuştu. Müzakerelerde Rusya, -Türkiye’nin asla kabul etmeyeceği şekilde- “değişen şartlara göre” sınırları yeniden belirleme yoluna gitmeye çalıştı. Görüşmeler hafta içi de devam etti. Son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Putin’in 5 Mart’ta bir araya gelerek bir yol haritası çizmesi bekleniyor. Bu kapsamda ay sonuna kadar Rejim güçlerine, çatışmasızlık bölgesi sınırlarının dışına çekilmesi için verilen süre, ikili zirve sonrasına kadar uzayabilir.

Bir yandan Rusya ile müzakereler sürerken diğer yandan da Suriye Milli Ordusu (SMO) ile Rejim güçleri arasındaki çatışmalar devam ediyor. Stratejik açıdan önemli M4-M5 bağlantısının olduğu Serakib’e 10 kilometre mesafedeki el-Neyrab, Şubat ayı başında düşen Serakib, yoğun Türk top atışları desteğiyle muhalifler tarafından ele geçirildi.

Şubat ayı başında düşen stratejik Serakib’in ve diğer bölgelerin yeniden alınması için başlatılan operasyon sonrası Serakib Rus destekli rejim güçlerinin elinden alındı. SMO, Rejim ve Rusların yoğun bombardımanına rağmen kaybettikleri mevzileri, Türkiye’nin desteğiyle yavaş yavaş geri almaya başladı. İşte tam bu sırada Rejim güçleri Cebel el Zaviye bölgesinde konuşlanan güçlerimize alçakça bir saldırı düzenledi.

‘Ne işimiz var’ hezeyanı

Bu saldırı ile gerekli uyarıların Rus kanadına yapıldığı esnada bu defa içinde ambulansların olduğu konvoyumuza ikinci bir saldırı gerçekleştirildi. 33 kahraman askerimiz maalesef şehit oldu 30 askerimiz de yaralandı. Rus Dışişleri birliğimizin vurulduğu konum ile ilgili, “Söz konusu saldırı, militanlarla bir arada bulunan Türk askerlerinin de vurulmasıyla sonuçlandı. Türk makamları tarafından verilen bilgiye göre, Türk askerlerinin söz konusu bölgede olmamaları gerekiyordu.” açıklamasını yaptı oysa ki Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın da belirttiği gibi, birliklerimizin bulunduğu yerler önceden Rusya Federasyonu’nun sahadaki yetkilileri ile koordine edilmesine rağmen bu alçak saldırı gerçekleştirilmiş, ilk atış sonrası uyarı yapılmasına rağmen hava saldırılarıyla ambulansları dahi vurmuşlardı. Bunun yanında Rusların belirttiği gibi birliklerimizin etrafında hiçbir silahlı grup da bulunmamaktaydı. Ayrıca Rus Dışişleri’nin ”olunmaması gereken yer” diye belirtikleri alan Astana/Soçi mutabakatları çerçevesinde oluşturduğumuz 10 nolu gözlem noktamızın bulunduğu Zaviye bölgesiydi.

Tüm bunların yanında, “Suriye’de, İdlib’te ne işimiz var” diye hala sorgulama hezeyanına düşen kamuoyuna yönelik provokatif açıklamalarda buluna siyasiler, akademisyenler, gazeteciler var. “Terör saldırılarının kışkırtılmasına karşı koyma, bunlarla ilgili uluslararası kanun gereğince gerekli ve uygun tedbirlerin alınmasına” yönelik Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararının ötesinde Suriye ile 1998 yılında imzaladığımız Adana Mutabakatı var. Bu mutabakatın 1. ve 2. maddeleri şöyle;

1- Suriye, mütekabiliyet ilkesi uyarınca, kendi topraklarından doğan ve Türkiye’nin güvenliği ile istikrarını tehlikeye atan hiçbir faaliyete izin vermeyecek. Suriye, PKK’nın topraklarında silah arzı, lojistik malzeme, finansal destek ve propaganda aktivitelerine müsaade etmeyecek.

2- Suriye, PKK’yı terör örgütü olarak tanıdı. Suriye, diğer terör örgütlerinin yanı sıra PKK’nın ve uzantılarının tüm faaliyetlerini yasaklar.

Suriye rejimi, mutabakat metninde yer alan “Türkiye’nin güvenliği ile istikrarını tehlikeye atma” ve “PKK’nın ve uzantılarının faaliyetlerini askıya alma” taahhütlerini açıkça çiğnemekte, hatta terör örgütü PKK ve uzantılarıyla bizzat müttefiklik ilişkisi içindeler.

5 Mart’ta yapılması planlanan Erdoğan-Putin buluşmasında da, heyetler arası görüşmelerdeki gibi, Rusların masaya sürdüğü saçma sapan planlar, haritalar üzerinde ısrar edilir de bir uzlaşı çıkmaz ise şüphesiz Türkiye daha önceden hazırladığı A, B, C planlarını devreye sokmaktan çekinmeyecektir. Bu noktada tek sorun hava sahasının kullanılamaması olacaktır ki onun da bir şekilde aşılacağını düşünüyorum. Zaten, askerlerimizin şehit edilmesi sonrası Cumhurbaşkanı Erdoğan “İdlib’de sivil yerleşim yerlerini vuran hava araçları artık eskisi gibi rahat hareket edemeyeceklerdir. Karada da rejim güçlerini aynı şekilde belirlediğimiz sınırların ötesine kadar kovalayacağız. Adana mutabakatının gereği bu.” şeklinde uyarısını açıkça yapmıştı. Bu açıklamadan kısa süre sonra, rejime ait helikopterlerin ard arda düşürülmesine şahit olmuştuk.

Amerikalılar, PKK’yı beslemek için Haseke, Deyrzor’da petrol, doğal gaz yataklarını, Ruslar Akdeniz kıyısındaki Tartus Limanı’nı, İranlılar da Lazkiye limanını kukla Esed rejiminden almış durumdayken, sınırlarımızın ötesinde terör devleti oluşturma planları varken, bombalardan kaçıp gelen 4 milyon mülteciye ev sahipliği yaparken ve bir o kadarı sınırlarımıza dayanmışken, Akdeniz’de bizi adım atamaz hale getirmek istiyorlarken, Suriye’de de Libya’da da olmaya “mecbur değil mahkumuz!”

Velhasılı kelam; “Türkiye’yi köşeye sıkıştırarak istediklerini kabul ettirebileceklerini sananlara bu coğrafyanın bir özelliğini hatırlatmak isteriz. Bu coğrafya kendini büyük gören nicelerini daha ne olduğunu bile anlamadan bir anafor gibi savurup yutmuştur; bu bilinmeli. Biz bu coğrafyanın misafiri değil ev sahibiyiz.”

Faruk Önalan / 01 Mart 2020 / Star ve Akşam

İdlib neden önemli?

Türkiye başından beri “Bizim kimsenin toprağında gözümüz yok” diye avaz avaz bağırıyor.

Hem toprağında gözümüz yok diyoruz ve hem de Suriye’de harekât üzerine harekât düzenliyoruz. Bu nasıl oluyor?

Bunu söylemekten dilimize tüy bitti ama hâlâ anlamamakta ısrar edenler var ve bunlar “Türkiye’nin Suriye bataklığında ne işi var?” diyerek sureta haktan gözüküyorlar.

İşin tuhafı bu kişiler, “ABD’nin, Rusya’nın, İran’ın Suriye’de ne işleri var?” diye sormuyorlar. Üstelik bu ülkeler, emperyal emeller için oradalar. Bunlardan her biri, ya terör örgütlerinin arkasında ya da kendi halkına katliam uygulayan terör devleti hüviyetindeki rejimin arkasındadır.

Kısaca, bu devletlerin her biri zulme bizzat ortak, sözde ses çıkarmadan izlemekle yetinen devletler de zulme rıza gösterdikleri için suçludurlar.

Türkiye’nin Suriye ile 910 kilometrelik sınırı var ve bu sınırın hemen ötesinde militan sayıları yüz binleri bulan terör örgütleri cirit atıyor. Bunların başında DAEŞ geliyordu ve Türkiye’nin başına musallat edilmişti.

Bu ve diğer terör örgütleri, sınır illerimizde olduğu gibi, İstanbul ve Ankara’da da eylem düzenleyerek onlarca masum vatandaşımızın ölmesine sebep oluyorlardı. DAEŞ yalnızca bizim değil, başta İslam âlemi olmak üzere tüm dünyanın başına bela idi.

Türkiye girdi ve 3 bin 500 DAEŞ’li teröristi etkisiz hale getirdi. Teröristlerin işgal ettiği toprakları tekrar Suriye halkına kazandırdı.

Türkiye kendi sınır güvenliğini emniyete alabilmek için ABD ve Rusya ile anlaşmalar imzaladı. Bunların destekledikleri terör örgütleri bizim sınırımızın 30 kilometre güneyine çekilecekti. Buna ne ABD, ne de Rusya uydu.

Türkiye de kendi göbeğini kesti, kesmek zorunda kaldı. Gözlem noktaları oluşturup tahkim etti.

Rejim daha önce başka merkezlerde olduğu gibi, bu kez de İdlib’de sivil halkı bombalayarak yüz binlerce insanı göçe zorladı. Şu anda Cilvegözü kapısının hemen ardında bir milyon sekiz yüz bin göçmen, gayr-i insanî şartlarda hayata tutunmaya çalışıyor.

Rejim bombalamaya devam ederse, üç milyon insan daha Türkiye’ye doğru yollara düşecek.

Türkiye kendi içindeki üç milyon yedi yüz bin mülteci ile baş edemiyor. En az o kadar daha mülteci (Bunun içinde envaiçeşit gruplardan teröristler olabilir) kapıya dayanırsa Türkiye ne yapar?

Affedersiniz ama burada bir şey sorabilir miyim? Türkiye, güvenliğine musallat olan terör örgütlerini inlerinde vurma ve etkisiz hale getirme kararı aldı. Bu inler, dünyanın neresinde olurlarsa olsun Türkiye için hedeftir.

Zira Türkiye onların hedefindedir. Artık savunma yok, en iyi savunma taarruzdur.

Birileri (üstelik içimizdeki) bu durumdan neden gocunuyor ki?

Siz biliyor musunuz ki, Türkiye’nin sınır güvenliği İdlib’den başlıyor. Şayet Suriye içindeki köşe başları tutulmasaydı, Türkiye şu andaki mevcut sınırlarını koruyamazdı.

Türkiye, kendisine oynanmak istenen oyunu bozdu. Bu oyunu oynayanlar çılgına döndü.

İçimizdeki aymazlara ne oluyor?

Biz Suriye’ye girmeseydik, Suriye tüm melanetiyle bizim içimizdeydi.

Neden anlamıyorsunuz?

Fuat Bol / 2 Mart 2020 / Hürriyet

Söz de mutabakat da bitti

Söz bitti, çünkü Esad yönetiminin Rusya desteğiyle 34 askerimizi alçakça şehit etmesini tarif edecek kelime yok.

Şehitlerimizin mekânı cennet olsun, ailelerinin ve milletimizin başı sağ olsun. Duyduğum ilk andan itibaren hep aynı şeyi söylüyorum: “Söz de mutabakat da bitti…”

Çünkü 34 askerimizin hain bir şekilde şehit edilmesi söz değil, eylem gerektiyordu. Nitekim Suriye rejim unsurlarına karşı gerçekleştirilen askeri harekâtta 2’si general olmak üzere yüzlerce rejim unsuru imha edildi.

Oysa Türk askeri orada Suriye’nin toprak bütünlüğünü de kapsayan, sivilleri korumak ve göç dalgalarını önlemek gibi barışçıl amaçlar için bulunuyordu. Rusya ve İran ile Türkiye’nin imzaladığı mutabakat da buna dayanıyordu.

Çatışmasızlık bölgesi ilan edilen İdlib’de Türkiye 12, Rusya 10, İran 7 gözlem noktası kurdu. Ama Rusya ve İran’ın desteğini alan Esad yönetimi, yalnızca Türkiye’nin gözlem noktalarına saldırılar düzenledi. Sonunda işi, başta da söylediğim gibi 34 askerimizin şehit olmasına yol açan “alçakça” bir saldırıya kadar vardırdı.

SALDIRININ DETAYLARI

Saldırı için alçakça dememin nedeni, askerlerimize yönelik saldırının ayrıntılarında gizli. Basına yansıyan haberlere göre Esad rejimi, İran milisleri ve Rus güçlerinin İdlib’deki TSK unsurlarına yönelik saldırısı perşembe günü saat 13.25’te başladı. Rejim ve destekçileri, Cebel Zaviye bölgesindeki Balyun’da bulunan Türk birliklerine karadan, birden fazla bölgeden, 15 dakika boyunca roket ve top mermisi atışı yaptı. Bölgeye 150’yi aşkın roket mermisi düştü. 13.40’ta da hava bombardımanı başladı. Rus uçakları bölgeye intikal eden bir konvoy ile Türk askerinin bulunduğu eski belediye binasını hedef aldı. Cebel Zaviye yakınlarındaki Balyun’da bulunan belediye binası, uçaklardan atılan 3 füzeyle yıkıldı. Bina içinde çok sayıda askerimiz şehit düştü. Askerleri enkaz altından çıkarmak isteyen askerlerimiz ise saldırıların devam etmesi üzerine yakınlardaki başka bir binaya sığındı. Bu bina da Rus uçakları tarafından hedef alındı. Vurulan son binada da şehit düşenler ve enkaz altında kalanlar oldu. Çok sayıda askeri araç da kullanılamaz hale geldi. Yerel unsurlardan harekât merkezlerine gönderilen raporlarda, Türk askerlerine bomba yağdıran uçakların Rusya Federasyonu ve Suriye rejimi uçakları olduğu belirtildi. Uçakların “milliyetleri belli olmasın diye” birden fazla havaalanından kalkış yaptığı ve saldırılara katılan uçak sayısının 10 adet olduğu iddia edildi. TSK unsurları ile Beyaz Baretliler’e ait ambulanslar yoğun bombardıman nedeniyle bölgeye bir süre ulaşamadı. Yaralıların tahliyesi için gönderilmek istenen helikopteri Ruslar vurmakla tehdit etti. Enkaz altındaki askerlerimizi yoğun ateşe rağmen bölgeden tek tek çıkaran halk, kendi imkânlarıyla askerlerimizi Türkiye sınırına kadar taşıdı.

 

HER YERDE HEDEF

Bu saldırının gerçekleştiği 27 Şubat’tan itibaren 500’e yakın rejim unsuru TSK’nın operasyonlarıyla öldürüldü. Bugüne kadar ise 1 İHA, 8 helikopter, 103 tank, 3 hava savunma sistemi ve toplam 2 bin 212 rejim askeri imha edildi. Rejimin her yerde hedef olduğu açıklandı. Türkiye, imzalanan mutabakatın hiçbir işe yaramadığını gördü. Ne Rusya, ne İran ne de Amerika imzaladıkları mutabakatlara uymuyor. Artık imzalanan mutabakatlar yokmuş gibi davranmaktan başka çare kalmadı.

AVRUPA’NIN SURİYE SAVAŞI BAŞLADI

34 askerimizin şehit edilmesinden sonra gerçekleşen şeylerden birisi de Avrupa’nın Türkiye’yi oyalamaktan başka işe yaramayan anlaşmalarının fiilen sona ermesidir.

Evet, Türkiye anlaşmada değişiklik olmadığını söylese de fiilen anlamı kalmadı. “Demokrasi, hukuk, eşitlik, insan hakları” kavramlarını temsil ettiğini söyleyen Avrupa, konu Suriyeli mülteciler olunca krize giriverdi.

Türkiye, Suriye’den kaçan 4 milyon insana ev sahipliği yaparken, kapıları tutan “medeni Avrupa”, zar zor bunun ancak dörtte biri kadar göçmeni kabul etti. Son üç yılda ise belli kotalara göre 120 bin mülteciyi hangi üye ülkeye yerleştireceğine karar veremedi. Suriyelilere insan değeri vermeyen Avrupa, Türkiye’ye verdiği sözleri de tutmadı. 4 milyon Suriyeliyi koruyan Türkiye’ye 6 milyar Euro taahhüt etti, ancak 2.7 milyar Euro ödedi. Ne vize serbestisi, ne de Gümrük Birliği anlaşmasını yenilediler.

Suriye rejiminin İdlib saldırısıyla, ne mutabakatların ne de anlaşmaların önemi kaldı. Türkiye, geçişleri engellemeyeceğini açıkladı. Yüz binlerce göçmen Batı sınırlarına dayandı. Karşıya geçenlerin sayısı 100 bine ulaşmak üzere. Ama medeni Avrupa’nın tepkisine bakın: Yunanistan gaz bombası, mermi, ses bombası, ne varsa attı göçmenlerin üzerine. Oysa aynı Yunanistan, 15 Temmuz darbesine karışan ve helikopterle kaçan FETÖ’cü darbecilere sığınma hakkı verdi. Binlerce FETÖ üyesini, PKK’lıyı barındırıyor. İşte budur Avrupa’nın ikiyüzlülüğü hatta yüzsüzlüğü…

Nedim Şener/ 2 Mart 2020 / Hürriyet

Putin’e karşı Erdoğan doktrini

DEAŞ’ın Gaziantep’te kına gecesini kana bulaması üzerine Fırat Kalkanı harekâtını başlattık. Böylece DEAŞ’ı sınırlarımızdan attık.

PKK-YPG, Afrin’de sözde kanton ilan etti. Bunun kabul edilemez olduğunu açıkladık. Ama ne ABD’ye ne Rusya’ya dinletemedik. Zeytin Dalı harekâtı ile sözde kantonları Afrin’e gömdük.

 

ABD’nin desteğiyle PKK-YPG, sınırımızda bir terör koridoru oluşturmaya başladı. Kabul edilemez bulduğumuzu ilan ettik. ABD binlerce TIR silah yardımı yapmaya devam etti. Ne yaptık? Bir gece ansızın Barış Pınarı harekâtını gerçekleştirdik.

Demem o ki, hep kendi göbeğimizi kendimiz kestik.

27 Şubat gecesi 34 askerimizin şehit edilmesi üzerine, NATO ve ABD’den İdlib’de uçuşa yasak bölgenin ilan edilmesi ve Türkiye’ye hava savunma sistemi verilmesini talep ettik. Ancak her zaman olduğu gibi talebimiz karşılık bulmadı. Putin’den kalıcı ateşkes ilan edilmesi ve hava sahasının açılmasını istedik. Yanaşmadı. Bunun üzerine Bahar Kalkanı harekâtını başlattık.

Erdoğan ile Putin 5 Mart’ta Moskova’da bir araya gelecek ama bu gidişle 5 Mart’a kadar sahada çok şey değişecek. Türkiye, göçmenlere kapıları açmakla Batı’ya, rejime ait savaş uçaklarını düşürmek suretiyle Putin’e anladığı dilden mesaj veriyor. İki savaş uçağının düşürülmesiyle birlikte İdlib’de yeni bir durum oluştu. Peki iki liderin görüşmesinde masada ne olacak? Kalıcı ateşkesin ilanı ve 30 kilometre derinlikte güvenlikli bölgenin ilan edilmesi iki ana başlığı oluşturuyor.

“Dostum Putin” şimdiye kadar oyalamayı tercih etti. Bize Grozni’de, Kırım’da, Gürcistan’da yaptığını yapmaya kalkıştı. Ama bir Putin doktrini varsa, bir de Erdoğan doktrini olduğunu unuttu.

Erdoğan Moskova’da masaya otururken, Putin arkasında rejimin enkazını görebilir. Zaten çözüme yanaşırsa da ancak ondan sonra yanaşır.


‚SURİYE’DE NE İŞİMİZ VAR‘ DİYENLERE

Ateş düştüğü yeri yakıyor. Şehit cenazelerinde yüreği yanan anneleri, babaları, eşleri, çocukları ve kardeşleri gördükçe yüreğimize kan damlıyor. Şehit aileleri metanetini korumaya çalışıyor ama birileri “Suriye’de ne işimiz var?” diye yaraları kaşımakla uğraşıyor.

Peki o zaman, bakalım Türkiye, Suriye’de değilken ne olmuştu?

Reyhanlı: 11 Mayıs 2013’te Reyhanlı Hatay’da düzenlenen iki ayrı bombalı saldırıda 52 kişi öldü, 146 kişi yaralandı.

Gaziantep: 20 Ağustos 2016 tarihinde Gaziantep’te DEAŞ’ın kına gecesine düzenlediği canlı bomba saldırısında 56 kişi hayatını kaybetti.

Suruç: 20 Temmuz 2015’te Suruç’ta düzenlenen bombalı intihar saldırısında 34 kişi hayatını kaybetti, 100’den fazla kişi yaralandı.

Ankara Garı: 10 Ekim 2015’te Ankara Garı kavşağında Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ölümcül bombalı intihar saldırısı gerçekleştirildi. 109 kişi hayatını kaybetti, 500 kişi yaralandı.

Ankara Merasim Sokak: 17 Şubat 2016’da Merasim Sokak’ta askeri servis araçlarına bomba yüklü araçla gerçekleştirilen saldırıda 29 kişi yaşamını yitirdi, 61 kişi yaralandı.

Ankara Güvenpark: 13 Mart 2016 tarihinde Kızılay Güvenpark’ta Çevik Kuvvet ekibi ve sivil vatandaşları hedef alan intihar saldırısında 38 kişi hayatını kaybetti, 125 kişi yaralandı.

İstanbul Sultanahmet: 12 Ocak 2016’da Sultanahmet Meydanı’nda turistleri hedef alan intihar saldırısında 12 kişi hayatını kaybetti.

İstanbul Beşiktaş: 10 Aralık 2016’da İstanbul Beşiktaş’ta Beşiktaş-Bursaspor maçı çıkışında Vodafone Park ve Maçka Demokrasi Parkı içinde gerçekleştirilen iki ayrı bombalı intihar saldırısında 38’i polis olmak üzere 48 kişi yaşamını yitirdi, 166 kişi yaralandı.

İstanbul Reina saldırısı: 2016’yı 2017’ye bağlayan yılbaşı gecesi 1 Ocak 2017 tarihinde DEAŞ’lı terörist Maşaripov’un Reina gece kulübüne yaptığı silahlı saldırı sonrasında 39 kişi öldü, 70 kişi yaralandı.

Ne oldu? Siviller başta olmak üzere 417 kişi hayatını kaybetti, bin 168 kişi yaralandı.

Hendek Savaşları: Suriye’de sözde Kanton ilan eden PKK, aynı yönetimi Türkiye’de kurmak için 8 Ağustos 2015’de Hendek savaşlarını başlattı. Cizre, Şırnak, Sur, Silopi, Yüksekova, Nusaybin ve Dargeçit’te hendekler kazıp kalkışma girişiminde bulanan PKK ile aylarca süren mücadele sonunda 249 güvenlik görevlisi şehit oldu. PKK eğer başarılı olsaydı Suriye ile Türkiye’deki terör koridoru birleştirilecek, Türkiye bölünecekti.

Son söz: Türkiye, Suriye’de değildi. Ama Suriye, Türkiye’nin içindeydi.

ERDOĞAN’I KIZDIRAN KONUŞMA

Cumhurbaşkanı Erdoğan, eski AK Parti milletvekilleriyle toplantıda yaptığı konuşmada iki önemli mesaj verdi.

“Bugün Kamışlı’da, Resulayn’da, Tel Abyad’da, Aynel Arap’ta, Cerablus’ta, Münbiç’te, El Bab’da, İdlib’de vermediğimiz savaşı, Allah göstermesin, yarın Şırnak’ta, Mardin’de, Şanlıurfa’da, Gaziantep’te, Hatay’da vermek zorunda kalırız. Senaryonun asıl hedefi Suriye değil, Türkiye’dir.”

Erdoğan konuşmasını tamamladıktan sonra eski Diyarbakır milletvekili Aziz Akgül söz alıyor, uzun bir konuşma yapıyor. Bölge insanı olarak, bölgenin şartlarını çok iyi bildiğini söylüyor. “Şam yönetimiyle görüşülse daha iyi olmaz mı?” diyor. O ana kadar dikkatle dinleyen Erdoğan’ın bir anda hışımla Akgül’e dönerek “Bu Kılıçdaroğlu ağzı. Zaten bunu Bay Kemal de söylüyor” dediği söyleniyor.

Abdulkadir Selvi / 02 Mart 2020 / Hürriyet

 

İdlib’de ne işimiz var?

Ne Cumhurbaşkanı, ne de bir Bakan…

İdlib’de tek saldırıda 33 şehit verdiğimizi Hatay Valisi’nden öğrendik.

Erdoğan ancak saatler sonra çıktı ortaya.

33 şehit haberinin ardından herkes “Cumhurbaşkanı” şapkasını takıp, “birlik, beraberlik” konuşması yapmasını bekliyordu.

Ancak o “AKP Genel Başkanı” şapkasını taktı, AKP’li vekillere, AKP dilinden konuştu.

Toplantı sırasında Erdoğan, 27 Şubat akşamı İdlib’de gerçekleşen saldırıda 36 şehit olduğunu söyledi. Ancak ilginçtir, bizzat Cumhurbaşkanlığı resmi internet sitesine konulan aynı konuşmanın metninde şehit sayısı Erdoğan’ın ağzından 34 olarak “düzeltildi”.

Erdoğan konuşmasında hep yaptığını yaptı; elmalar ile armutları aynı sepete koyup canı istediğinde elma, canı istediğinde armut çıkardı. Mehmetçik’in mücadele verdiği sahaları, rakipleri, düşmanları birbirine karıştırdı, hamasete buladı.

“Suriye’de ne işimiz var diyorlar?” diye azarladı milleti. İşi genelledi, Suriye’de yürüyen iki ayrı operasyonu, terörle mücadele ile “ihvan teröristlerini kollama” konularını birbirine karıştırdı.

“Birilerine” anlatır gibi anlatalım…

Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı harekatları; PKK terör örgütünün Suriye uzantısına karşı yapılmış birer “terörle mücadele operasyonu” idiler.

Oysa İdlib’de PKK da yok, PYD de… Bunu bizzat Erdoğan’ın bakanları söylüyor.

İdlib’de Esad ordusu ile çatışan “muhalif” adı altında toplanmış cihatçı teröristler var.

Türk halkı, Mehmetçik’in Suriye toprağı olan İdlib’de, Birleşmiş Milletler’in (BM) tanıdığı Suriye hükümetine karşı savaşmasını içine sindiremiyor asıl.

Yani itiraz cümlesi “Suriye’de ne işimiz var?” değil, “İdlib’de ne işimiz var?”…

Ama elbette bu “ayrıntı”, Erdoğan’ın şakalı/gülüşmeli toplantısında eritiliyor, yok ediliyor.

“Mültecileri koruma” işi ne oldu?

AKP’nin İdlib macerası başından beri yanlış: Önce diğer operasyonlarla harmanlayıp, “terörle mücadele” diye satmaya kalktılar, olmadı.

Ardından “beka” dediler… Kimse Suriye toprağında, Suriye’nin BM tarafından tanınan hükümeti ile niye savaşmaya kalktığımızı, bunun “Türkiye’nin bekası” ile ne ilgisi olduğunu anlamadı.

Son olarak “insani durum” demeye kalktılar. İdlib’deki çatışmalar kaçan sivilleri gerekçe gösterdiler. Ancak 33 şehit haberiyle birlikte, Türkiye’ye yıllardır “insani gerekçe” diye diye kabul ettirdikleri sığınmacıları Avrupa’ya gitmeye teşvik etmeye başladılar. O kadar ki TRT’nin Arapça yayınlarında sığınmacılara Yunanistan’a “nerelerden geçebileceklerine” ilişkin yol gösterici yayınlar yaptırdılar.

Hem yandaş medyanın, hem de uluslararası medyanın Yunanistan’a, Bulgaristan’a koşan çaresiz insanların görüntülerini haber yapmasının önünü açıp, asıl can yakıcı konuyu, 33 şehidi unutturmaya kalktılar.

Onlar belki unutur da Türk halkı o şehitleri unutur mu?

Hukuki gerekçe ne?

Erdoğan; muhalifleri azarladığı, kendi seçmenine hamaseti “harman ettiği” konuşmalarında İdlib’e Mehmetçik gönderilmesini bazı hukuki metinlere dayandırıyor.

Mesela Adana Mutabakatı diyor… Terörle mücadele için TSK’ya sınır geçme imkanı sağlayan Adana Mutabakatı’nın, terörle mücadelenin olmadığı İdlib’de nasıl geçerli olduğundan bahsetmiyor.

Ya da BM kararlarına atıf yapıyor; Esad hükümetinin BM tarafından tanınan Suriye hükümeti olduğunu es geçiyor.

TBMM’den geçirilen Suriye tezkeresi deseniz… Onda da “barışı korumaktan” bahsediliyor, “Terörle mücadeleden” bahsediliyor, Esad yönetimine savaş açmaktan değil.

Rusya ve İran’la yapılan Astana-Soçi anlaşmalarını öne sürmek hiç olmaz… Çünkü AKP hükümeti o anlaşmalarla “yapacağım” dediği şeyleri doğru dürüst yerine getirmedi. Bölgeyi teröristlerden temizlemek (HTŞ olduğu gibi duruyor, daha da güçlendi), M-4 ve M-5 yollarını ulaşıma açmak (Türkiye kılını kıpırdatmadı), terör unsurlarındaki ağır silahların temizlenmesi (değil temizlenmek, HTŞ’nin kafa kesici teröristlerinin kullandığı ağır silahların sayısı ve etki gücü arttı) konusunda ciddi adım atılmadı.

O zaman gerekçe olarak ne kaldı? Sadece “beka” filan gibi, ucu başı belirsiz, hamasi kelimelerle o gencecik çocuklar ateşe atılıyor.

Biz sormaya, tarihe not düşmeye devam edelim; “Mehmetçik’in İdlib’de ne işi var?”

Zeynep Gürcanlı / 2 Mart 2020 / Sözcü

Fotos: Twitter / Seyyah Medya / Hürriyet

 

 

Anzeigen

-Advertisment -spot_img
spot_img
spot_img
spot_img
spot_img
spot_img
spot_img

Most Popular