16.1 C
Hamburg
Montag, Juni 21, 2021
StartHomeAli Fuat Karaöz: Sabahattin Ali

Ali Fuat Karaöz: Sabahattin Ali

sa

GİRİŞ

Sabahattin Ali 25 Şubat 1907 günü Gümülcine’ye bağlı Eğridere (Ardino) ilçesinde doğar. Ayvalık nüfusuna kayıtlıdır. Kütükte soyadı olarak Ali’yi kullanmak istese de kabul edilmez, Alı olarak yazdırır, ancak bunu hiç kullanmaz. Annesi ve kardeşleri Şenyuva soyadını alır.

Babası Yüzbaşı Ali Selahattin (1876-1926) İstanbul doğumludur. Babasının babası Of’lu Salih’tir. Babaannesi Çerkes Saniye Hanımdır.

Babası 1903’te piyade subayı olur, Kütahya’dan sonra Rumeli’nde Eğridere’ye atanır. 1906’da, otuz yaşında iken Gümülcine’deki subay arkadaşlarından Mehmet Ali’nin on dört yaşındaki kızı Hüsniye ile evlenir. 1907’de ilk çocuğu dünyaya gelir. Adını Sabahattin koyar, sevdiği Prens Sabahattin’in adıdır, ikinci oğluna da şair Fikret’in adını verir.

Ali Selahattin edebiyatı seven özgürlükçü düşüncelere sahip bir kişidir, coşkulu, duygulu, alıngan, ince ruhludur, Jön Türk’tür, özellikle Tevfik Fikret’in şiirlerini, ‘Sis’i ezbere bilir, Servet-i Fünun, Şehbal, İçtihad dergilerini izler.

Trablusgarp’ta İtalyan Savaşına, oradan Arnavutluk isyanını bastırmaya, ardından da Balkan Savaşları’na katılır, bu savaşta yaralanır, malulen emekli olur. Karısının memleketi Edremit’e yerleşir, burada Müslüman Mahallesi’nde ufak bir bakkal dükkânı açar. Ama sonra Çanakkale Savaşlarında Divan-ı Harb-i Örfi Reisi olarak tayin edilir. Ailesi ile birlikte oraya taşınır, 1918 yılında emekliye ayrılır. İzmir’de tiyatro ve gazino işletmeciliği yapar, Yunan Ordusu İzmir’i işgal edince tekrar Edremit’e giderler. Kurtuluş Savaşı sırasında seyyar pazarcılık ve işportacılık yapar. Oğlu Sabahattin Ali İstanbul Öğretmen Okulunda öğrenci iken ölür.

Annesi Hüsniye Hanım (1893-1969) Edremit kütüğüne kayıtlıdır. Annesinin babası alaylı bir teğmen Mehmet Ali’dir, Yenice’lidir, Kazdağı Yörüklerindendir. Anneannesi Gönen’in Yortan (Bostancı) köyünden Hacı Mehmet’in kızı Asiye’dir. Annesinin dedesi Gönen müftülüğü de yapmış biridir. Çok erken yaşta evlenmenin, Çanakkale savaşlarının da etkisiyle ruhsal yönden hep hastadır, uzun süre tedavi görür, Fransız hastanesinde yatar, birçok defa intihar teşebbüsünde bulunur, bileklerini keser.

Kız kardeşi Süheyla Conkman, Sabahattin Ali’den on altı yaş küçüktür, 1923 doğumludur, babası öldüğü için kardeşlerine bakmak zorunda olduğundan öğretmenlik yaptığı sırada kardeşini okutmak ister, Konya’ya yanına alır ama tutuklanınca işler sarpa sarar, daha sonra Ankara’da okutur.

Sabahattin Ali için en kötü günler Çanakkale günleridir, dört sene burada kalırlar, savaşın dehşetini çocuk yaşta en feci biçimde görürler. Babası dört sene sonra istifa ettiğinde kalp hastasıdır, annesinde histeri başlar, küçük erkek kardeşi kekeme olmuştur, ailede en sağlam Sabahattin Ali’dir. O günleri anlattıklarından bir demet şöyledir:

“Burada dört sene kaldık. Düşman hemen her zaman şehri bombardıman ediyordu ve biz bu esnada bin korku ile civar köylere kaçıyor, on gün kadar kaldıktan sonra bombardıman biraz sükûnet buluyor, biz de dönüyorduk. Bazen yalımızda otururken karşımızda duran gemilere bombardıman başlıyor, vapurlar kaçmak isterlerken etraflarına düşen mermiler beyaz birer minare gibi su sütunları yükseltiyordu. Bazen bu mermilerden biri vapura gelir, o zaman canını kurtarmak için çırpınan, eline geçen şeylere sarılan bir insan kalabalığı suların üstünde görülürdü. Bazı geceler balkona çıktığımız zaman karşı sahilden top, el bombası, mitralyöz, tüfek sesleri, garip uğultular gecenin sessizliği içinde kulaklarımıza gelirdi. Bazen zırhlılar şehre iki üç (…) kadar sokulurlar, o zaman herkesi bir heyecan, bir telâş sarar, yaylı arabaları dörtnala koşan beygirlerle zabit ailelerini şehirden kaçırır, istihkâmlar birer yumruk gibi uzanan toplarıyla bu siyah ölüm şehirlerini boğazdan içeri koymamak, İstanbul’a salıvermemek için çalışırdı. Bazen mehtaplı gecelerde rahat yatağımızda uyurken meşum bir uğultu veya kulakları parçalayan bir tarraka ile uyanırdık. Tayyareler gelmiş ve bomba atmaya başlamıştı. O zaman biz çıplak vücutlarımıza giyebildiğimiz şeylerle şehrin dışındaki bahçelere kaçar, asker battaniyelerine sarınarak kardeşimle bekler dururduk.”

Savaştan sonra aile İzmir’e gelir, babası burada gazino işletmeciliği yapar, Yunanlılar İzmir’i işgal edince her şey bir kez daha alt üst olur, Edremit’te taşınırlar, emekli maaşına kalır ama o da zaten düzgün ödenmez. Emir erinin bakkal dükkanından çorap mendil, makarna gibi malzemeleri borçla alıp çarşıda pazarlarda satar. Sabahattin Ali de bunları Rum mahallesinde satmaya çalışır.

Sabahattin Ali Edremit İptidaisi’ne (ilkokulunu) başlar, komşuları o zaman ona Sabah Yıldızı derler, ela güzlü güzel, sessiz, içine kapanık, çok zeki ve çalışkan bir çocuktur. Öğretmen yokluğunda bazen sınıf arkadaşlarına dersleri o anlatır. Öğretmeni eski bir aile dostudur. Dayısı Nazmi (Aybek) Bey sık sık ona güzel kitaplar getirir. Kitap sevgisi çocukken başlar, evde ya da babasının yokluğunda dükkân beklerken işini ihmal edecek derecede çok okur. Babası da onu teşvik eder ama bu yüzden işleri aksatınca arada bir dayakta atar.

1921 yılında Galatasaray Sultanisi için dayısının yanına İstanbul’a gider ama o yıl harekat başlayınca kabine düşer, bu okula başlayamaz, boşta bir yıl geçirmemek için Darul-Muallimin olan Balıkesir Öğretmen Okuluna kaydolur. Esas olarak subay olmak istese de böylece öğretmen okuluna başlamış olur.

Edebiyatçı kimliğinin temelleri burada atılır. 1924 yılının Şubat ayında arkadaşlarıyla bir gazete çıkarırlar. Aynı dönemde Maarif-i Umumiye Mecmuası ile Yeni Yol dergilerine yazılar gönderir. O yıl disiplin cezası alır, okuldan atılacağından korkar, bir öğretmeni suçunun kadın kıyafeti giyerek kız öğretmen okulundaki müsamereye gitmek olduğunu söyler. Güncesinde ise sinemaya gitmek için okuldan kaçtık diye yazar, intihar blöfünde bulunur, öğretmeni onu bir ağacın altında belinden iple bağlı olarak bulur. Bu olaydan sonra okuldan soğur, oysa bitirmesine bir yıl kalmıştır, çok başarılıdır, başka bir okula gitmek ister, İbrahim Alaattin Gövsa’nın yardımıyla İstanbul Erkek Muallim Mektebine naklolur. Okulun edebiyat öğretmeni Ali Canip Yöntem, Sabahattin Ali ile yakından ilgilenir.

1925 yılında okulu bitirip öğretmen olur, ilk tayin yeri Yozgat’tır. 1928 yılında bakanlığın açtığı sınavı kazanarak Almanya’ya gider. Potsdam’da Almanca kursu görür. İki yıl okuluna devam eder. Irkçı bir Alman öğrencinin aşağılamasından sonra onunla tartışınca okuldan atılır, böylece buradaki öğrenimi yarım kalır. Daha sonra bu günlerinden esinle Kürk Mantolu Madonna adlı romanını yazacaktır.

Yurda dönünce Gazi Eğitimin Almanca yeterlilik sınavını kazanır ve Almanca öğretmeni olur, Aydın’a tayin edilir. Bu şehri çok sever, iyi bir öğretmen olur, sevilir. 1931 yılında burada öğretmen iken ‘Bir Orman hikayesi’ adlı öyküsü Resimli Ay dergisinde yayınlanır, dergi sekreteri ve editörü Nazım Hikmet’tir.

Bu dönemde ilk önce gerek Almanya günlerinde gerek daha sonra Nihal Atsız ile de ilişkileri vardır.

1931 yılı Mart ayında komünizm propagandası yaptığı, TKP üyesi olduğu iddiasıyla tutuklanır, üç ay Aydın hapishanesinde mahpus yatar. Hayatının dönüm noktası olur, bu hapishanede ‘Kuyucaklı Yusuf’u tanır. Bu davadan beraat edince tekrar göreve döner, Konya’ya tayin edilir.

Konya Ortaokulunda Almanca öğretmeni olarak çalışırken aynı zamanda çeviriler yapar, Halkevinde söyleşiler verir, kız kardeşini ve annesini de yanına alır, huzurlu günleri fazla uzun sürmez.

Konya’da Kuyucaklı Yusuf adlı romanı Yeni Anadolu gazetesinde tefrika edilmeye başlanır ama telifini alamayınca yarıda keser. Gazete sahibi Cemal Kutay ve daha başka kişilerin komplosu ile Atatürk’e şiir yoluyla hakaret ettiği iddiasıyla tutuklanır, asıl şiiri tahrif edilmiştir, sonuçta bir yıl hüküm giyer, temyize gönderir ama bu sefer cezası artırılır, 14 aya çıkarılır, meslekten atılır. Dört ay Konya hapishanesinde yatar, annesi ve kız kardeşinin geçimini de sağlamak için özel Almanca dersi vermek istediğini yetkililere belirtir. Daha sonra Sinop Kalesine sürülür. Burası çok kötüdür, arkadaşı Ayşe Sıtkı’ya mektuplarında burayı anlattığı gibi Duvar adlı öyküsünde de anlatır, bir yerinde şöyle der:

“Bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak ona en büyük iyiliği yapmaktır. Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir. On adım ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek ve sonra aradaki kalın kale duvarlarına gözleri dikerek bakmaya, denizi yalnız muhayyilede görmeye mecbur kalmak az azap mıdır?”

‘Esir’ adlı piyesini burada tamamlar, Jack London’un Demir Ökçe adlı romanını çevirmeye başlar. Sonunda Cumhuriyetin onuncu yılı dolayısıyla çıkarılan af kanununu kapsamında serbest bırakılır.

 

1q

Bir şiir yüzünden mesleğinden atıldığı ve hapis yattığı serüveninden sonra yine bir şiirle mesleğine geri döner, eski fikirlerini değiştirdiğini bildirmesi koşuluyla atamasının yapılabileceği kararı verilmiştir. ‘Benim Aşkım’ adlı şiiri Varlık dergisi sayı:13’te yayınlanır ve MEB Neşriyat Müdürlüğü büro şefliğine, daha sonra Talim Terbiye Dairesi mümeyyizliğine atanır, sene 1934’tür. 1935 yılında ilk şiir kitabı ‘Dağlar ve Rüzgar’ yayınlanır. Hayatımın en güzel yılları dediği yıllar böyle başlar, 1935 yılında Aliye Hanım ile evlenir. Ankara’da MEB Neşriyat Müdürlüğüne kalembaşı olarak tayin edilir, aynı zamanda ortaokulda Almanca öğretmeni olarak çalışır. Bu sırada A.Ü. Dil Tarih Coğrafya Fakültesine kayıt yaptırır, iki yıl bazı derslere devam eder.

1937 yılında kızı dünyaya gelir, aynı yıl yedek subay olarak askerlik yapar. Daha sonra Devlet Konservatuarında Carl Eber’e çevirmenlik yapar, Eber Nazilerden kaçmış bir sanatçıdır. Bu yıl Kuyucaklı Yusuf ve Kağnı adlı kitapları yayınlanır. Bu huzurlu dönemi savaş sonuna kadar sürer.

TAN MATBAASI BASKINI

İkinci Dünya Savaşından sonra değişen dünya konjonktüründe tek parti diktatörlüğü batılı emperyalistlere yanaşırken türlü tertiplere girişir. Bu bağlamda 4 Aralık 1945 günü Tan matbaası makineleri tahrip edilir. Zekeriya Sertel, “Talebe namı altında matbaamızı balyozlarla tahrip edenler gayri mesul bir takım serseriler ve gizli polise mensup kimselerdi,” der. Sabiha Sertel ise ‘Ellerinde baltalarla, balyozlarla gelen başıbozuk alayı, iktidar partisinin bazı ileri gelenlerinin teşvikiyle Tan’a saldırdılar,’ der ve ‘Ne yazık ki fikre balyozla hücum lekesi, üniversiteye ve üniversitelilere sürüldü,” diye ekler. Daha sonra saldırganlar yerine saldırıya uğrayanlar yargılanır; başta Zekeriya ve Sabiha Sertel.

Sabahattin Ali, Cami Baykurt ve başkaları ile 1 Aralık 1945 günü Yeni Dünya adlı gazeteyi yayın hayatına sokarlar. Türk basın tarihinde özel bir yeri olan bu gazetenin ömrü çok kısa olur, daha dördüncü gününde 4 Aralık 1945 günü tek parti rejiminin tetikçileri tarafından diğer yayın organları ile birlikte tesisi tahrip edilince bir daha belini doğrultamaz.

Sabahattin Ali, Devlet Konservatuarındaki öğretmenliğinden sonra İstanbul’da gazetecilik serüvenine atılımıştır, bu gazete ilk deneyimidir, bu amaçla arkadaşı Mustafa Seyit Sutüven’den 25 bin lira borç alarak gazeteye sermaye yapar, ortak olur.

Öte yandan hedef gösterilen Görüşler gazetesi, 29 Kasım 1945 günü Cumhuriyet gazetesine ilan vererek yayın hayatına başlamıştır. Olayların başladığı aynı gün, 4.12.1945 günü Cumhuriyet gazetesinde ‘Bizim yoldaşlar nihayet maskelerini attılar’ başlıklı haber yayınlanır, burada Görüşler logosundaki ‘G’ orağa benzetilir. Bu dergi yazarları arasında şunlar vardır: Celal Bayar, Tevfik Rüştü Aras, Fuad Köprülü, Cami Baykurt, M. Zekeriya Sertel, Mehmed Ali Aybar, Sabahaddin Ali, Niyazi Berkes, Behice Boran, Esad Adil Müstecablıoğlu.

MARKOPAŞA VE DİĞERLERİ

Tan gazetesi ile birlikte Sabahattin Ali’nin de ortak olduğu Yeni Dünya gazetesinin tesisleri de tahrip edilip kullanılamaz hale getirildikten sonra işsiz kalan gazete çalışanları özellikle Esat Adil’in evinde sıklıkla bir araya gelirler. Sabahattin Ali’nin de katıldığı bu toplantılarda yeni bir dergi ya da gazetenin çıkarılması için fikir alış verişinde bulunurlar.

Bu arada Gerçek gazetesi kapanır, bu yüzden Aziz Nesin ile Rıfat Ilgaz işsiz kaldıkları için sıklıkla Türkiye Sosyalist Partisi’nin lokalinde buluşurlar. Tüm bu olumsuz ortamda Aziz Nesin, Esat Adil’e partinin yayın organı olarak haftalık bir mizah gazetesi çıkarmayı önerir. Bu fikir olgunlaştırılınca gereken bütçe hesaplanır, imkanları ölçüsünde partililerden para toplamayı düşünürler.

mp

Aziz Nesin, daha önce Tan gazetesinde bir yazının başlığını Markopaşa olarak atmıştır, buradan ilhamla gazetenin adını Markopaşa koymayı düşünürler. ‘Markopaşa’ya Şikâyet’ ve ‘Markopaşa çıkıyor!’ başlıklı afişler hazırlanır, duyurular yapılır, parti üyelerinden para toplamaya çalışırlar ama yeteri kadar toplayamazlar. Bu yüzden Türkiye Sosyalist Partisinin haftalık yayın organı çıkarılamaz, bu fikir başlamadan biter.

Sabahattin Ali daha sonra Markopaşa gazetesini tekrar gündeme getirir. Aziz Nesin’in bir mizah gazetesi çıkarmak için çabaladığını duymuştur, onu bulur ve birlikte bir gazete çıkarmayı önerir. İlk görüşme oldukça olumlu geçer. Aziz Nesin’in bu dönemde ekonomik durumu çok kötüdür. Sabahattin Ali, Aziz Nesin’e cömert davranır, teklifi şöyledir:

“Eğer gazete ayda yüz elli liradan az kâr getirirse, bu para tamamen senin olsun, yüz elliden fazlasına ortağız.”

Sabahattin Ali hem sahibi hem de neşriyat müdürü olarak görülür, Aziz Nesin ise idare ve yazı işleri sorumlusu olur. Karikatürler için Faris Erkman’a teklif götürüler ama o ekibe katılmaz, Mustafa (Mim) Uykusuz kabul eder. İdari işlere Aziz Nesin’in Cumartesi gazetesinden arkadaşı Haluk Yetiş alınınca asıl kadro tamamlanır.

Markopaşa 25 Kasım 1946 günü yayın hayatına başlar. Bir efsaneye dönüşecek olan bu gazete kısa sürede Türk basın tarihinin en yüksek tirajlı yayınlarından biri haline gelir.

‘Toplatılmadığı zamanlar çıkar’ ya da ‘Yazarları hapishanede olmadığı zamanlar çıkar’ başlıklarıyla yayınlanır, gözü kara bir muhalefet odağına dönüşür, gözünü budaktan esirgemez. Ana akım gazetelerin elli bin sattığı günlerde tüm olumsuzluklara, türlü, değişik engellemelere rağmen Markopaşa tirajını altmış yetmiş binlere çıkarır.

Sabahattin Ali’nin teklifiyle yazılar imzasız yayımlanır. Çoğunlukla yazıları Aziz Nesin yazar, Cevdet Kudret, Rasih Güran, Mehmet Kemal, Mahmut Kayman, Mediha Berkes (Esenel) ve Şerif Hulusi de yazılar gönderirler. İlk zamanlar başmakaleleri Sabahattin Ali yazar. Rıfat Ilgaz Şubat 1947’de öğretmenlikten ayrılınca dokuzuncu sayıda ekibe katılır.

16 Aralık 1946 günü Sıkıyönetim Komutanlığı, çok partili düzene geçiyoruz diyerek daha önce izin verilen parti, dernek, gazete ve dergileri kapatır. Bu kapsamda Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi (TSEKP), Türkiye Sosyalist Partisi (TSP), İstanbul İşçi Sendikaları Birliği ve İstanbul İşçi Kulübü ile Sendika, Ses, Nor, Or, Gün, Yığın ve Dost gibi gazete ve dergiler de kapatılır. Bu furyadan Arif Oruç ile Necip Fazıl Kısakürek de nasibini alır. Markopaşa ise elbette ki daha beter durumdadır, Sabahattin Ali ve Aziz Nesin tutuklandıklarından dolayı kapanır.

Markopaşa 6 Ocak 1947 günü tekrar yayımlanmaya başlanır. Bu sayıda Aziz Nesin „Mecburi İstirahat“ başlıklı bir yazı yazar.

Sabahattin Ali’nin yargılandığı davalar kısmında ayrıntıları görüleceği üzere peş peşe davalar açılır. 19 Mayıs 1947 günü bir şiir gerekçe gösterilerek Markopaşa sıkıyönetim tarafından kapatılır, toplam 22 sayı yayımlanmıştır. O sırada Aziz Nesin cezaevindedir. Sabahattin Ali ara vermeden 26 Mayıs 1947 günü Merhumpaşa’yı yayımlar.

Bu sefer yeni tertipler hazırlanır, Orhan Erkip adlı biri Truva atıdır, zor günlerde kabul edilmesi sıkıntılı görev üstlenir, ‘Sahibi ve Yazı İşlerini Fiilen İdare Eden’ olur ve Malumpaşa’nın yayımlanmasını sağlar. Daha sonra aynı Orhan Erkip, Markopaşa yazılarını çalar, mahkemeye verseler de bir şey elde edemezler.

25 Eylül 1947 günü Mim Uykusuz beraat eder, bu haber Markopaşa cezasının da sonu demektir. Bu yüzden Markopaşa’yı tekrar çıkarmak isterler. Malumpaşa beş sayı çıktıktan sonra Orhan Erkip’e bırakılır. Markopaşa, 10 Ekim 1947 günü daha önce kaldığı yerden 23ncü sayıdan itibaren yeni maceralara yelken açar. Orhan Erkip de Malumpaşa’yı yayımlamaya devam eder ama işte o zaman gizlediği asıl yüzünü gösterir.

Bu durumu bilen ekip, Markopaşa’nın 10 Ekim 1947 tarihli 23ncü sayısında, Malumpaşa’nın yeni sayısı yayımlanmadan önce şöyle bir uyarı yazısı yayınlar:

“Orhan Erkip’in neşriyat müdürlüğü altında çıkan 1-5 sayılı Malumpaşa’nın Markopaşa’nın devamı olduğunu, 6. sayısından itibaren Malumpaşa’nın Markopaşa ile hiçbir alakası bulunmadığını ve yazılarından da anlaşılacağı veçhile 6. sayıdan sonra Malumpaşa’nın Markopaşa’nın tersine çevrilmiş bir taklidi olduğunu gördüğümüz lüzum üzerine okuyucularımıza bildiririz.”

Ertesi gün yani 11 Ekim 1947 günü Malumpaşa tam da söyledikleri gibi çıkar. Orhan Erkip, Markopaşa’cılara hakaretler savurur.

Daha sonra Merhumpaşa yayımlanır ama artık ortalık paşalardan geçilmemektedir. 16 Ekim 1947 günü Merhumpaşa’da paşaların serüveni anlatılır.

Paşa serisi gazeteler iyice karıştığı için 25 Kasım 1947 günü Alibaba’yı yayımlarlar. Sabahattin Ali’nin Ali’sinin yanına baba eklerler, dertleri karışıklığı önlemek, ilk bakışta Sabahattin Ali’nin gazetesi olduğu düşüncesini vermektir. Adı hariç her şey Markopaşa ile aynıdır. Başyazıları Sabahattin Ali yazar, Mustafa (Mim) Uykusuz karikatürleri çizer, Rıfat Ilgaz ile hapisteki Aziz Nesin de yazılar yazar. Gazetenin yazı işleri müdürlüğünü Mücap Ofluoğlu üstlenir.

Alibaba gazetesinde 25 Kasım 1947 günlü ilk sayısında ‘Ne zor şeymiş’ başlıklı yazısı yayınlanır, şöyledir:

“Namuslu olmak, ne zor şeymiş meğer? Bir gün Almanların pabucunu yalıyan, ertesi gün İngilizlere takla atan, daha ertesi gün de Amerikaya kavuk sallıyan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da kendi cefakeş milletimizdir.

Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük.

Bugünün itibarlı kişileri gibi kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmak, han, apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik.

Bu ne affedilmez suçmuş meğer! Nerdeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar: “Görüyor musun şu haini! İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor…

Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?

Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer! Bereket, zora katlanmasını bilen bu millette namuslu.”

Alibaba dört sayı çıkarılabilir. Satışlar düşüktür, 2.600 lira borçla kapanır. Sabahattin Ali son sayı yayımlandıktan sonra 16 Aralık 1947 günü emniyete teslim olur. En son çıkardıkları

Sabahattin Ali öldürüldükten sonra paşalar serisinden gazeteler kısa ömürlü olsalar da çıkmaya devam eder. 29 Nisan 1949 günü Yedi Sekiz paşa, 24 Haziran 1949 günü Bizim paşa yayımlanır.

3

CİNAYET

Sabahattin Ali on bir gün Sultanahmet Cezaevinde yattıktan sonra 30 Aralık 1947 günü hapisten çıkar ama durumu iyiden iyiye bozulmuştur artık. Romanına başlayamaz. Polis peşindedir.

Amerika’dan ithal ettikleri baskı makinesini Ocak 1948 sonlarına doğru satar, borçlarını öder, karısına bir miktar para gönderir. Fransa’ya gitmek için pasaport almak istese de mümkün değildir, hakkında kesinleşmiş cezaların yanı sıra süren davaları da vardır. Mehmet Ali Aybar’ın çıkardığı Zincirli Hürriyet’te 5 Şubat 1948 günü yayınlanan ‘Asıl büyük Tehlike’ başlıklı yazsından dolayı ‘hükümetin manevi şahsına hakaretten’ hakkında yeni bir dava açılır.

Zincirli Hürriyet üçüncü sayısı çıktıktan sonra tıpkı Tan baskınında olduğu gibi tesisleri tahrip edilmiştir, bir süre sonra sıkıyönetim kalkınca tekrar çıkarılır,‘Asıl büyük tehlike’ başlıklı yazı yayınlanınca bir kez daha benzer olaylar yaşanır, iktidar odaklı başıbozuk kalabalıklar yine sokaklara dökülür.

Sabahattin Ali yurt dışına kaçma planları yapmaya başlar, bunu Rasih Nuri İleri’ye açıklar. Buna göre iki mektup bırakacak, sınırı geçtiğinde işlettiği kamyonun faturaları ile birlikte biri Mehmet Ali Cimcoz’a diğeri ise karısı Aliye Hanıma iletilecektir. Bu planı Rasih Nuri İleri cinayetten 30 yıl sonra 1978 yılında şöyle açıklar:

“Sabahattin Ali sınırı geçince Ali Ertekin’e yeşil kalemiyle imzalayacağı bir kartvizit verecekti. Ertekin ise onu berber Hasan’a verip ücretini alacaktı.”

Şifreli olan bu notlardan Rasih Nuri onun sınırı geçip geçmediğini anlayacak ve duruma göre gerekiyorsa mektupları ilgili yerlere iletecektir.

Sabahattin Ali’nin Cimcoz’lara yazdığı 28 Mart 1948 tarihli mektup şöyledir:

“Bu mektubu aldığınız zaman ben bir müddet için ortadan yok olmuş olacağım. Herkesin beni geçen seferki gibi tebdil dolaşır bilmesi münasiptir. Bu kararı vermeden çok düşündüm. Fakat cephemi tayinde daha fazla tereddüt edemezdim. Yepyeni ve daha müspet bir hayata başlamak kararını müthiş nefis mücadelelerimden sonra verdim. Dünyada Filiz’le Aliye’nin yanında en sevdiğim insanlar sizlersiniz. Size karşı kötü olmamak için elimden gelen her şeyi yaptım. Elimden gelmeyen için de beni affedeceğinizi umuyorum. Benden tekrar haber alacağınızı sanırım. Tekrar ve başka şartlar altında görüşeceğimize de inanıyorum.

Çoktan verdiğim bu kararı tatbikte bu kadar geç kalışımın sebebi, karım, çocuğum ve sizdiniz. Fakat bu şartlar altında bu manasız hayatı devam ettirmekte mana göremedim. Hepinizin beni affetmenizi ve tekrar buluşuncaya kadar sevgi ile hatırlamanızı isterim. Şimdiye kadar kendimden başka hiç kimseye kötülük etmemem için gayret ederdim. Artık kendime de kötülük etmemek için bu kararı verdim.”

Eşinin eline geçen mektubunda ise şöyle yazar:

“Sevgili karıcığım, bu mektubu aldığın zaman ben İtalya, Fransa ve Londra’da olacağım. Filiz’in okulu biter bitmez sizi yanıma aldıracağım. Mehmet Ali Aybar ve Mahmut Dikerdem sizinle ilgilenecek. Size İş Bankası’nda şu numaralı hesabımla para gönderiyorum. Rauf Çallılar da size matbaa parasından gönderecek. Sen benim tutumlu karıcığımsındır, idare etmeye çalışırsın. Filiz’i ve seni hasretle ve binlerce defa kucaklar, dudaklarından öperim.”

Sabahattin Ali hapisteyken Hasan Tural adında birisiyle tanışmıştır, tahliye olduktan sonra Edirnekapı’da berberlik yapan bu adam Bulgaristan göçmenidir. Sovyet Konsolosluğu’na bir mektup gönderip hizmet teklifinde bulunduğu açığa çıkınca daha önce on sekiz ay hüküm giymiştir. Sabahattin Ali onu bulur.

Hasan Tural, Sabahattin Ali’yi kaçakçı Ali Ertekin ile tanıştırır. Ali Ertekin Yugoslavya göçmenidir, 1933’te astsubay okulunu bitirmiş, İstanbul’da, Ankara’da, Kırklareli’nde görev yapmış, 1945’te ordudan atılmış, daha sonra bir ara işsiz de kalmış biridir.

Sabahattin Ali son günlerinde kamyonculuk yapmaya başlar. Bunun için Mehmet Ali Cimcoz ona yardımcı olur. Bir gün, dul bir kadın olan müvekkili Melek Celâl Sofu kamyon işlerinin karlı olduğunu bu işe girmek istediğini söyleyince ona bir arkadaşının bu işi yapabileceğini önerir. Kamyonu alıp karoseri yaptırırlar, Melek Celal parayı öder. Birkaç gün sonra durumu öğrenen Melek Celal, ‘Beni bir komünistle ortak etmişsin’ diyerek ortaklıktan vazgeçtiğini söylese de Mehmet Ali Cimcoz onu ikna eder:

“Bu Sabahattin Ali’dir. Hikâye yazarıdır. Roman yazarıdır ve memleketimizin en iyi yazarıdır. O bu seyahatlerde para kazanmaktan çok, memleke­ti ve insanlarını yakinen tanımak ve kendisine sanat bakımından yararlı birtakım motifler elde etmek için bu işi yapıyor. Bu suretle sizin de bir sanatkâra yardımınız olacak!”

O an için Melek Celal ikna olsa da Emni­yet 6. Şube Müdürü Kemal Aygün ile konuşur, daha sonra tekrar gelir, sertleşir, bu işi bitireceğini söyleyince Mehmet Ali Cimcoz bir kez daha duruma müdahale eder:

“Bakın, bana ve eşime güveniniz var­sa, şöyle yapalım. Kamyonu Adalet’in üstüne kayıt yaptıralım. Sizin yerinizi Adalet almış olsun. Adalet de on para bile almasın. Fakat kamyonun sahibi res­men Adalet görünsün. Sabahattin de bu kamyonu iş­letsin. Ve gerçekte kamyonun sahibi siz olduğunuz için, size hesapları verelim.”

Kamyon Adalet Cimcoz’un üzerine geçirilir, kamyonu işletebilmek için Şo­förler Derneğine de gerekli olan kayıt yaptırılır. Sabahattin Ali böylece kamyonculuğa başlar, şoför olarak cezaevi arkadaşı Salim Hasekiyi yanına alır, ilk yolculuk için Adana’ya doğru yola koyulurlar. Başka bir dünyanın insanı olan bir yazarın, öğretmenin, çevirmenin kamyonculuk serüveni böylece başlamış olur. Acemilikten ve dönüşte kamyonun makası kırılmasından dolayı ilk iş hüsranla sonuçlanır.

Bu günlerde Melek Celal kazanılan para konusunda Mehmet Ali Cimcoz’u sıkıştırsa da pek sorun çıkmaz. Sabahattin Ali yolculuk aralarında Ankara’ya uğrar, özlem giderir. Filiz Ali, Urfa seyahatinden sonra Ankara’ya uğrayan babasını son defa görür.

Rasih Nuri İleri’ye göre nakliyecilik işi kaçış için bir paravandır, daha ilk seferinde Urfa yolculuğu aslında Suriye üzerinden kaçma girişimidir. Kaçak günlerinde Sabahattin Ali onun yanında kalır.

Son yolculuğuna, Bulgaristan yollarına düşmeden önce Rasih Nuri İleri’nin evindeki eşyalarını toplar, valizini hazırlar, kaçış planını ona anlat­ır, aralarında bir parola belirlerler. Rasih Nuri’ye iki mektup bıraktıktan sonra vedalaşırlar ve geceyi geçirmek üzere 28 Mart 1948 Pazar günü Cimcoz’lara gider, Türkiye’den kaçacağından bahsetmez, Edirne’ye peynir götüreceğini söyler.

Sabahattin Ali, 29 Mart 1948 günü sabah erkenden şoför Salim’in evine gider, kam­yonla Edirnekapı’ya uğrarlar, Salim’e peynir komisyoncu­su olarak tanıttığı Ali Ertekin’i alarak yola çıkarlar. Öğlen Kırklareli’ne ulaşırlar, Şehitlik Mevkiinde Ali Ertekin çiftliklerden peynir alacağını söyler, kamyondan iner. Sabahattin Ali ile şoför Salim bir kahvede oturup onu beklerler. Akşam olur, Ali Ertekin dönmez, Sabahattin Ali, “Şehitlik Mevkii’ne gidelim,” der. Ali Ertekin oraya gelir, peynir bulamadığını ama bir çiftlik sahibinin kendisiyle görüşmek istediğini söyler. Yola çıkarlar, Sabahattin Ali, yolun çamurlu olduğunu bahane ederek şoför Salim’in dönmesini ister, gecikirse merak etmemesini, başka yük­ler taşımasını, çalıştıktan sonra kamyonu Mehmet Ali Cimcoz’a teslim etmesini tembih eder. Şoför Salim söyleneni yapar. Kamyonu bir garaja çeker, daha sonra 17.000 liraya alınan kamyonu 14.000 liraya satarlar, zararı Mehmet Ali Cimcoz üstlenir ve Melek Celal’e ödemeyi yapar.

Sabahattin Ali’nin bundan sonraki yolculuğu karanlıktır, tanık olarak ortada sadece cinayeti üstlenen Ali Ertekin vardır, sorgusunda anlattıkları yalan dolandır.

Sabahattin Ali’nin öldürüldüğü sırada üzerinde bulunan kırık piposu, gözlüğü, dolmakalemi, yırtık not defteri, spor ceketi, damalı pantolonu İstanbul Savcılığına gönderilir. Bunlar Esat Adil Müstecaplı, Aziz Nesin, M. Ali Cimcoz ve Adalet Cimcoz’a gösterilir.

Cinayeti üstlenen Ali Ertekin’in ne derece doğru söylediği öğrenilemez, çelişkili ifadeleri aydınlatılmaz. Millî duygularla cinayet işlediğini söyleyen bu katil aynı zamanda asker iken tüfek hırsızlığından dört ay yirmi gün ceza alan biridir. Ordudan atıldığı, bir ara Millî Emniyet’e çalıştığı duruşmada açığa çıkar. Bu konu ile ilgili olarak Süvari Yarbay Tevfik Kılınç mahkemede şöyle tanıklık eder:

“Ali Ertekin’i alaydan tanırım. Alaydan üç tüfek çaldığı, bunları yüzer liraya Pomaklara sattığı anlaşıldı. Böyle bir adamın Sabahattin Ali cinayetinde millî hislerle hareket edeceğine kani değilim.”

Bu gelişmelerden, cinayet açığa çıkmadan önce Rasih Nuri İleri 1948 Nisan ayı ortalarında berber Hasan’a gider, parolayı verir, Sabahattin Ali’den gelen imzalı kartviziti alır. Üzerindeki şifrelerden, özel noktalamadan dostunun sınırı geçtiğini sanır. Sabahattin Ali’nin bıraktığı iki mektubu Rasih Nuri sahiplerine götürür, Mehmet Ali Cimcoz’un evinin kapısının altından içeri atar.

Rasih Nuri 30 yıl sonra 13/14 Mart 1978 günlerinde Vatan gazetesinde bulgularını yayınlar:

“Sabahattin Ali, Bulgar sınırında Ali Ertekin tarafından öldürülmedi. Sınırı geçtiğini sandığı bir anda Millî Emniyet tarafından yakalandı. Kırklareli Emniyet Müdürlüğü’nde sorguda konuşturulamadı, işkenceyle öldürüldü. Mart 1948’in son günleri ile Nisan 1948’in ilk haftası arasında işlenen bu cinayet, kendisi ile birlikte kaçmak isteyen iki kişiyi yakalayabilmek için gizlendi, cesedi sınır civarına bırakıldı, çürüdü ve orada köylüler tarafından bulundu. Kendisi ile birlikte kaçmak isteyen iki kişi yakalanamayınca, Sabahattin’i yakalatan Millî Emniyet ajanı Ali Ertekin bu kez katil rolünü üstlendi, bu sıfatla kendisini yakalattı.”

1990 yılında gazeteci Uğur Mumcu, Rasih Nuri İleri’nin bu sonuçlarını şöyle pekiştirir:

“Ben de olayın bu yorumunu hem emekli kurmay Yarbay Talat Turhan’dan, hem de onun arkadaşı Adnan Çakmak’tan dinlemiştim. (…) 1973 yılında Ankara’da bir akşam Adnan Çakmak bu öyküyü uzun uzun anlatmıştı.”

Uğur Mumcu’nun sözünü ettiği Adnan Çakmak, Mareşal Fevzi Çakmak’ın yeğenidir, eski bir emniyet müdürüdür.

1947 yılından 1965 yılına kadar hiçbir eseri yayımlanmayan, unutturulmaya çalışılan usta yazarın cesedinin kafası kesik halde defnedildiği ancak bu mezarının da daha sonra yok edildiği söylenir, kemikleri hala kayıptır. Mezar yerine kızı Filiz Ali ‘kemikleri burada’ dedikleri yere kayadan bir mezar taşı yaptırır. Bu kayanın üzerinde ‘Başım dağ saçlarım kardır, benim meskenim dağlardır’ yazılıdır.

4

YARGILANDIĞI DAVALAR

1931 yılı Aydın Mahkemesi

24 Eylül 1930 tarihinde Aydın Ortaokuluna Almanca öğretmeni iken herkes onu komünist olarak bilir. Tatil için gittiği İstanbul’da 27 Mayıs 1931 günü bir ihbar üzerine tutuklanır. Aydın Erkek Sanat Mektebi öğrencileri TKP’nin yayın organı ‘Kızıl İstanbul’ gazetesini yakalatmış ve bazı öğrenciler onun adını vermişlerdir. Daha başka beş kişi daha tutuklanır, üç ay Aydın hapishanesinde tutuklu kalır. 1931 yılı Eylül ayı sonlarında yapılan duruşmada beraat eder ve tekrar öğretmenlik görevine döner.

1932 yılı Konya Mahkemesi

Atatürk’e hakaretten yargılandığı bu davanın seyri şöyledir:

Sabahattin Ali Kuyucaklı Yusuf adlı romanını tefrika edilmesi için Haziran 1932’de Yeni Anadolu gazetesine verir, roman oldukça ilgi görür. Gaze­te tirajını artırsa da telifi ödenmez. Bunun üzerine Sabahattin Ali tefrikayı yarıda keser. Gazetedeki Cemal Kutay bunu hazmedemez, daha sonra olan bitenler daha da kızışır.

Cemal Kutay, Sabahattin Ali’ye komplo kurar, yayınlanması için gazeteye verdiği şiirlerden birini değiştirir. Atatürk’e hakaret ediliyor diye ihbar ettirir, bunun için Mustafa adlı bir öğretmeni kullanır. Bu komploya göre Sabahattin Ali konu şiiri bir süre önce arkadaş toplantısında okumuştur, iki kişi de buna şahitlik yapar.

Bu dava için temyize gider ama 3 Mart 1933 günü cezası 12 aydan 14 aya çıkarılır. Konya’dan sonra Sinop Kalesine götürülür, en ünlü şiirlerini burada yazar. Onuncu yıl dolayısıyla tahliye edilir.

1937 yılı İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi

14 Haziran 1937 günü İstanbul’da açılan davadır. Dava konusu ‘Kuyucaklı Yusuf’ adlı roman toplatılır, gerekçesi ‘halkı aile hayatı ve askerlikten soğutma’ şeklindedir. Yazarın yanında yayıncılarda yargılanır. 7 Ekim 1937 günü görülen duruşmada bilirkişi raporları sunulur. Bilirkişi olarak atanan üç kişiden birisi Reşat Nuri Güntekin’dir. Raporunda ‘Sabahattin Ali kanaatimce son neslin hikâyecilerinin en kuvvetlisidir’ diyen ünlü yazar raporunun sonuç kısmını şöyle bağlar:

“Kuyucaklı Yusuf yüzümüzü ağartacak bir sanat eseridir. Zararlı taraflarını görmedim. Mevzuubahis tenkitler bugün el üstünde tutulan bazı Avrupa şaheserlerinde gördüğümüz –aynı mevzulara ait- tenkitler yanında son derece masum ve küçük kalır. Yalnız bir şahsın bir romanın  değil, memleketimizde ilerlemesi lazım bir büyük ve faydalı sanatın da davasını gören Cumhuriyet Adliyesinden zaten zayıf olan Türk romanının cesaretini kıracak bir karar çıkmayacağını kuvvetle ümit ederim.”

İkinci bilirkişi Deniz Harp Akademisinde Kurmay Binbaşı olan Münci Ülhan’dır, o da raporunda olumlu görüş bildirir.

Üçüncü bilirkişi İ.Ü. Felsefe Bölümü hocası Doçent Ziyaettin Fahri de raporunda olumlu görüş bildirir.

Bu davadan beraat eder.

1946 yılı İstanbul Mahkemesi

Gaziantep milletvekili olan ve çeşitli bakanlıklar da yapan Cemil Sait Barlas sıkıyönetimin uzatılması tartışmalarında Markopaşa için 4 Aralık 1946 günü ‘kökü dışarıda gazete’ der. 9 Aralık 1946 günü üçüncü sayısında ‘Millet Meclisinde Markopaşa’nın fahriyet reklamını yapan meşhur matbuat düşmanı ve milletvekili sayın Cemil Barlas’a teşekkür mektubumuzu gelecek sayıda okuyacaksınız’ duyurusu yapılır.

Markopaşa’nın 16 Aralık 1946 tarihli 4. sayısında yayımlanan ‚Topunuzun Köküne Kibrit Suyu- Cemil Sait Barlas’a Pulsuz Mektup“ başlıklı yazı yayınlanır, şöyledir:

“Sayın demeğe dilim varmıyor sana. Yabancı ideoloji diye bir garibe icat eylediniz. Bütün dünya size pabuçları ile güldü. Bugün sayenizde maskaraya dönen Demokrasiyi, acaba bey pederiniz mi icat etmişti?

Yabancı sermayeye, kapuları ardına kadar açarak kul köle oldunuz. Fikre ve ilme gümrük duvarları çektiniz. Bu marifetiniz yetişmiyormuş gibi, şimdi de bir kök tutturmuşsunuz, kökü dışarıda, kökü içeride, kökü havada ve sizin gibi kökü suda. Çok muzip adamsın vesselam. Nereden de bulursun bu acaiplikleri?”

10 Mart 1947 günü yapılan celsede Sabahattin Ali dört ay hapis ve 66 lira 60 kuruş para cezasına çarptırılır, Aziz Nesin beraat eder. Temyize gidilir ama karar bozulmaz, 6 Mayıs 1947’de Sabahattin Ali, Sultanahmet Tevkifhanesine gönderilir, Haziran sonunda da Paşakapısı Hapishanesine nakledilir. 10 Eylül 1947 günü tahliye olur.

1947 yılı Mart ayı İstanbul Mahkemesi

Markopaşa’nın 3 Şubat 1947 tarihli 9. sayısında yayımlanan „Ali Baba ve Kırk Haramiler: Divanhanede Bir Röportaj“ başlıklı yazıda Büyük Millet Meclisi ve Bakanlar Kuruluna „Kırk Haramiler“ denerek hakaret edildiği gerekçesiyle Matbuat Kanununun 30. maddesine dayanılarak Sabahattin Ali aley­hinde dava açılır, sonuçta beraat eder.

1947 yılı Mart ayı İstanbul Mahkemesi

Markopaşa gazetesinde 10 Mart 1947 günü ‘Markopaşa Ansiklopedisi’ başlığı altında ‘Biliyor musunuz?’ başlığıyla bir yazı yayınlanır. Bu yazı dolayısıyla Falih Rıfkı Atay Markopaşa aleyhine dava açar.

28 Nisan 1947 günü Sa­bahattin Ali üç ay hapis, yüz lira para cezası ve bin lira tazminat ödemeye mahkum edilir, ayrıca masrafı sanık tarafından ödenmek üzere karar özetinin Ankara’da Ulus ve Kuvvet, İstanbul’da Vatan gazetelerinde birer defa yayımlanması cezası da verilir. Sabahattin Ali’nin hapis cezası ertelenir.

Zaten zor geçimini sağladığından sıkıntılıdır.

1947 yılı Mayıs ayı İstanbul Mahkemesi

Markopaşa ‘Dediğin’ adlı şiir gerekçe gösterilerek kapatıldıktan sonra aynı ekip Merhumpaşa’yı çıkarır. Bu gazetenin 26 Mayıs 1947 tarihli ilk sayısında „Genç Arkadaş“ ve Irkçı dalaşma” başlıklı yazılarda Nihal Atsıza, „Mahkeme Koridorlarında: Hasan Âli-Kenan Döner Komedisi“ başlıklı yazıda da İsmet Rasin Tümtürk’e hakaret edildiği gerekçesiyle her iki ilgili Sabahattin Ali aleyhine dava açar. Sabahattin Ali 19 Aralık 1947’de tutuklanarak Sultanahmet Cezaevine götürülür, on iki gün hapis yatar.

1948 yılı İstanbul Mahkemesi

Zincirli Hürriyet’te yayımlanan „Asıl Büyük Tehlike Bugünkü Ehliyetsiz İktidarların Devamıdır“ başlıklı yazısı nedeniyle Mehmet Ali Aybar ile Sabahattin Ali hakkında, „hükümetin manevi şahsiyetine yayın yoluyla hakaret etmek“ iddialarıyla dava açılır. Sabahattin Ali’nin yazısı olur.

Bu yazıdan dolayı Mehmet Ali Aybar bir yıl ağır hapis ve bir ay ikametgâhı bölgesinde emniyet gözetimi altında tutulma cezasına çarptırılır. Karar 15 Eylül 1949’da kesinleşince Aybar tutuklanır, kısa bir süre sonra çıkan 5677 sayılı Af Kanunundan yararlanarak ser­best bırakılır. O sırada Sabahattin Ali ise zaten öldürülmüştür.

AÇTIĞI DAVALAR

Ali Elgin Davası

1947 yılı Eylül ayında başlar. Sabahattin Ali, Gaziantep’te yayımlanan Güney Postasının 25 Mart 1947 tarihli nüshasında yer alan „Pazarım Nasıl Geçti?“ başlıklı yazı nedeniyle Ali Elgin hakkında hakaret davası açar. Ali Elgin 17 Aralık 1947’de I. Asliye Mahkemesince 2 ay hapis ve 66 lira para cezasına çarptırılır, cezası tecil edilir.

Orhan Erkip davası

1947 yılı Ekim ayında İstanbul’da başlayan bir davadır. Sabahattin Ali, Mustafa Mim Uykusuz ve Mücap Ofluoğlu’yla birlikte Markopaşa’nın 25. sayısında yazdığı bir yazı nedeniyle Orhan Erkip’e hakaret davası açar. 30 Aralık 1947 günü sonuçlanan davada Orhan Erkip beraat eder.

Nihal Atsız davası

Nihal Atsız, Orhun dergisinin 1 Mart 1944 tarihli 15. sayısında ve 1 Nisan 1944 tarihli 16. sayısında „Başve­kil Saraçoğlu Şükrü’ye Açık Mektup“ başlığı altında yazdığı yazılarda diğerlerinin yanı sıra Sabahattin Ali’ye „vatan haini“ der. Bunun üzerine Sabahattin Ali hakaret davası açar.

Bu yazıdan önce İçimizdeki Şeytan yayınlanmıştır, ırkçıları anlatmaktadır. Nihal Atsız bu roman için yazdığı yazıda bolca hakaret eder, Sabahattin Ali muhatap olmaz. Daha sonra Nihal Atsız’ın Orhun dergisinde başvekile yazdığı ikinci mektuptan sonra dava açar.

Mahkeme 3.5.1944 Çarşamba gününe ertelenir. Bugün faşistler mahkemede sokaklarda toplu saldırıya geçerler, Sabahattin Ali mahkeme binasının birinci katından atlayarak kaçar. En sonunda Nihal Atsız 4 ay hapis 6636 lira para cezasına mahkum olur. Daha sonra bugünü Türkçülük günü ilan eden faşistlerden Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan, Zeki Velidi ve Hasan Ferit Cansever’in de olduğu bu gruba ırkçılık davası açılacaktır.

ESERLERİ

Öykü

Değirmen (1935), 16 hikaye

Kağnı (1936) 13 hikaye

Ses (1937) 5 hikaye

Yeni Dünya (1943) 13 hikaye

Sırça Köşk (1947) 16 hikaye

Şiir

Dağlar ve Rüzgar, 1934,

Kurbağanın Serenadı,1973

Oyun

Esirler, 1966

Marko Paşa Yazıları ve Ötekiler, 1986 (Derleyen: Hikmet Altınkaynak)

Roman

Kuyucaklı Yusuf, 1937

İçimizdeki Şeytan, 1940

Kürk Mantolu Madonna, 1943

Çeviri

Almancadan çeviriler yapmasının yanı sıra 1938 yılında Devlet Konservatuarında Carl Ebert’in çevirmenliğini de yapan Sabahattin Ali, tercüme konusunda dönemin önde gelenlerindendir.

Carl Ebert 1931 yılında Berlin Operası Genel Müdürlüğü yapmış, faşistler operayı işgal edince Almanya’yı terk etmiş birisidir. Türk tiyatro ve operasının kurulması için bir rapor hazırlar ve 1936 yılında bu bölümlerde hocalığa başlar. Sabahattin Ali 1938 yılında Devlet Konservatuarına atanır, Carl Ebert’in çevirmeni ve dramaturg olarak çalışmaya başlar. Sabahattin Ali’nin çeviri konusunda yöntem ve çeviri sorunları üzerine makaleleri de vardır.

Çeviri kitapları

Tarihte Garip Vakalar, Max Kemmerich, Ulus Basımevi, 1936

Antigone, Sophokles, Maarif Vekilliği Yayınları, 1941

Minna Von Barnhrlm, Gotthold Ephraim Lessing, Maarif Vekilliği Yayınları, 1942

Üç Romantik Hikâye, Maarif Vekilliği Yayınları, 1943

Fontamara, IgnazioSilone, Akba Kitabevi, 1943

Gyges ve Yüzüğü, Friedrich Hebbel, Maarif Vekâleti Yayınları, 1943

Yüzbaşının Kızı, Puşkin, Maarif Vekâleti Yayınları, 1944,

KAYNAKÇA

Bu metin, aşağıda kapağı verilen dosyadan derlenmiş olup kitabın kaynakça kısmı aşağıda verilmiştir.

5

Asım Bezirci, Sabahattin Ali Evrensel Basım Yayın, 5.basım, 1997

Sabiha Sertel, Roman Gibi, And Yayınları, 1969

Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, Gözlem Yayınları, 1977

Sevengül Sönmez, Sabahattin Ali, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2013

Sevengül Sönmez, A’dan Z’ye Sabahattin Ali, YKY, 2017

Filiz Ali, Filiz Hiç Üzülmesin, YKY, 2. Baskı, 2012

Cumhuriyet Dönemi Edebiyat Çevirileri Seçkisi, Öner Yağcı, T.C. Kültür Bakanlığı, 1999

Gazeteler:

Tan, Ulus, Yeni Dünya, Cumhuriyet, Tanin, Vakit, Tasvir, Akşam, Vatan, Son Posta, Son Telgraf, Yeni İstanbul, Anadolu, La Turquie, Yön

Dergiler:

Varlık, Resimli Ay, Yücel, Yeni Edebiyat, Ayın Tarihi, Görüşler, Zincirli Hürriyet, Marko Paşa, Merhum Paşa, Malum Paşa, Bizim Paşa, Yedi Sekiz Paşa, Alibaba, Orhun, Ötüken, Başdan, Sanat Emeği, Tercüme, Akbaba

http://www.tustav.org/sureli-yayinlar-arsivi

https://www.bilgicik.com

http://www.turkdevrimi.com

http://dergipark.gov.tr

http://aykiriakademi.com

https://www.cafrande.org

https://edebiyatburada.com

http://arsizsanat.com

http://www.karabatakdergisi.com

http://www.medya14.net

http://earsiv.sehir.edu.tr

https://www.insanokur.org

https://listelist.com

 

Ali Fuat Karaöz

Anzeigen

-Advertisment -spot_img
spot_img
spot_img
spot_img
spot_img
spot_img
spot_img

Most Popular