ALMANYALILAR

Uluer AYDOĞDU: TOPLUMUN GERÇEKLEŞTİRDİĞİ İNSAN

İnsan kendini gerçekleştirmek ister. Topluma rağmen. Toplum buna karşı önlemlerini almıştır. Daha ilk baştan bunun karşısına dikilir kültür denen şey, dolayısıyla ahlak. Bireyin kendisini gerçekleştirmesine sınırlar koyularak içgüdü yenilgiye uğratılır. Muhtemel bir çatışmayı -içgüdüyle toplumsal olan arasında- ortadan kaldırmak üzere bir örgütlenmenin ismidir kültür, ilk baştan insanı “iktidarsızlaştırmak” için. Bir operasyon, bir safari, bir müdahale…Böylece iğdiş edilen insan teki toplumsal olan lehine nevrozlu hale getirilmiş olur. Sakatlanır, gücü hadım edilerek içgüdünün muhtemel ortaya çıkışları önlenmiş olur. Ortaya çıksa dahi içgüdü daha ilk baştan kültür ve dolayısıyla ahlak tarafından hadım edildiği için kendini gerçekleştirecek organlarından yoksundur. Bu durum insanda ‘içsel krizler’ olarak ortaya çıkar daha çok. Asıl kriz ise, açığa çıkan krizin çoğu insanda normal olmama, sağlıksızlık olarak alımlanmasıyla ki kültürün bir işlevi de zaten budur, insanın bir de krizin sonuçlarıyla uğraşmak zorunda kalmasıdır. Diğer bir deyişle içgüdüyü bastırması gerektiği öğretilen modern insan, aynı zamanda da bastırmaya rağmen kendinde yakaladığı içgüdüye bakarak suçluluk duygusu gibi, normallik-anormallik gibi semptomları da bastırmak zorundadır. Ketlenme üzerine ketlenme diye kaydını koyalım.

Nevroz böylece artar. İnsan sağlıklı ve normal olduğunu kanıtlamak için sakatlanıp hadım edilmeyi kabul eder. Böylece insanın yaşam enerjisi (libido), normal olduğunu kanıtlamak üzere harcanıp heba edildiğinden varoluş açısından hakiki ilişkiler, deneyimler yaşamasına yetmeyecek kadar azaltılmıştır. Diğer bir deyişle insanın toplumsal sahada kalabilmek/kalmak için gösterdiği çaba iflah olmaz bir şekilde sakatlanma ve hadım edilme pahasınadır.

İnsanın dışkısını tutup sonra bırakmasıyla –makatsal evre- içgüdülerini tutup sonra onları toplumsal izin çerçevesinde münasip yerlerde bırakması arasında bir ilişki kuracak olursak karşımıza tuvaletlerle evlilikler çıkar. Freud’a göre insan yavrusunun dışkısını tutabilmesi için kaslarının güçlendiği bir evreye gelmesi gerekir. O evreye gelen bebek kas denetimini öğrenerek dışkısını içinde tutmayı ve sonra da bırakmayı öğrenir. Burada makatsal haz ortaya çıkar ki bu evre aynı zamanda da Freud’un vurguladığı gibi sadist özellikler de taşıyabilir. Cimrilik, tutumluluk, titizlik ve inatçılık gibi bazı kişilik özelliklerinin bu evrede –makatsal/sadistik- sabitleşmekten kaynakladığını söyler Freud, ama bununla beraber içeride tutma ve bastırma mazoşist bir haz almanın da kaynağı olabilir, önemle vurguluyorum. Hatta muhafazakarlığı bile bu evrede arayabiliriz. Dünyada, bir ideolojide, bir inançta kalma refleksi olarak. Ölüm korkusu yüzünden burada ölü olmayı kabul etmek de denilebilir buna. Sabitleşmek, öylece kalmak, durmak, büyüyememek… Bu durum az sonra dışkı olacak bir şey olarak sadist bir oyalanmadır da aynı zamanda. Bu anlamda kendi dışkısıyla yüzleşemeyen insan ölümle de yüzleşemez. Dışkısına nasıl iğrenerek bakıyorsa ölümüne de aynı şekilde bakar. Üzeri hemen örtülmelidir ki toprakla cesedin üzerini örterek sifonu çeker. Şimdi rahattır.

Diğer yandan ise insanın içinde tutarak bastırıp ertelediği şey bırakılırkenki hazzına rağmen pislik olarak alımlandığından bırakılır bırakılmaz üzeri örtülecek bir şeydir. Sifonu çekmek nasıl bırakılan dışkının üzerini örtüyorsa cinsel faaliyetten sonra yıkanmak, gusül aptesti almak da hem fiziksel hem de psikolojik olarak temel içgüdünün üzerini örter. Böylece en temel içgüdü cinsellik de bastırılması, yani içte tutulması gereken bir ayıp olur. Bebeğin kaslarının güçlenmesi gibi burada da insanın ‘ahlakının güçlenmesi’ gerekmektedir. Bu yüzden toplum sürekli, her yerde ahlakı gündeme getirir. Ahlaksal denetim tıpkı bebeğin kas denetimi gibi çalışır. “Kakam” geldi diyen bir çocukla “ben evlenmek istiyorum” diyen insan aynı öğrenilmiş refleksle büyüklerine, topluma “ben artık içimde tutmayı öğrendim” der. Toplumun rahatladığı an’dır bu an, tehlike ortadan kalkmıştır. Ona hemen yer gösterilir: Tuvalet ve evlilik…Burada, genelevler, çarşıda, pazarda, evden uzak olunduğunda umumi tuvaletler anlamında hizmet görürken fahişeler ise çok sıkıştığımızda bir duvara işemeye benzeyen kaçamaklardır. Diğer bir deyişle birileri bizi görür mü diye korkarak, gizli gizli tuvalet ihtiyacımızı karşılar ve sevişiriz. Korkudan olmalı bazen elimize yüzümüze bulaştırdığımız da olur aslında bir şenlik olan sevişmeyi. Çoğu zaman da, cinselliği ister münasip yerlerde ister kaçamak olarak yaşayalım, sağlıklı olduğumuzu göstermek doğrultusunda harcadığımız yoğun çabadan dolayı enerjimiz kalmadığından ya da çoktan hadım edildiğimiz için hakiki deneyimler değildir bunlar. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bırakılırkenki hazzına rağmen, sonrasında pis kokar cinsellik. Ta ki sifonu çekinceye kadar. Üstü örtülünceye kadar. Bu yüzden yaşadığımız haz sakatlanmış hazdır, dumura uğratılmıştır toplum tarafından. Bir erkekle bir kadın hakiki bir karşılaşma, birleşme yaşayamaz bu çağda, daha çok içeride tutulup bastırılmış olanın zorlamasıyla alelacele, yarım yamalak deneyimlerdir bunlar. Hatta iki cesedin birbirine sürtünmesi bile denilebilir. İki sakatlanmış ya da hadım edilmiş insan birbirleriyle ne kadar buluşabilirse o kadar…Tam bu noktada günümüz insan ilişkilerindeki mekanikliğin bütün izlerini görebiliriz. İçeride bastırılıp tutulan doyasıya bir buluşmayı engeller ki çoğu sevişmenin kısa devre yaparak hemen yatağa indirgenmesidir bu. Çünkü iki ölünün yapacağı başka bir şey yoktur. Beden canlı olmadığından dolayı yatakta mekanik olarak işlevini gerçekleştirebilecektir. Canlı olmayan, ama mekanik olarak devinen insanlar…Çoktan kaybolmuş hayatın zombi refleksleri. Hiç de abartı sayılmamalı bu, epeydir böyle, bugün hayat her aşamasında bir kurban ayinidir. Birileri fedakarlık diyecektir buna, bizce ahmaklık, hatta faşizm…Bu ortamda an’lık ya da süreğen faşizm her an sahnededir.

Görünüşte sağlıklı, normal insanlar ‘fedakarlığın’ yaptırımlarını içlerinde cinnet olarak yaşarlar. Görülmemiş bir şey değildir aslanın efendisini parçaladığı ya da her şey mantıksal olarak yolunda giderken birisinin çıkıp etrafında kim varsa öldürdüğü…Brenda Spencer örneğin, “pazartesi sendromu” olarak tanı konmuştur, oysa, belki de bu kadın toplumsal ketlenmenin sonucu olarak, bir pazartesi günü ortaya çıkıp etrafındakilere ateş açmıştır. Sağlıksız değil mi, oysa orada sağlık fışkırıyor. Acı da olsa, trajik de olsa ölü dirilmeye çalışıyor. Elbette korkutucu, ama bir o kadar da kaybolmuş hayatın çırpınışları…İnsanın normal olduğunu topluma göstermesinin, kanıtlamasının altında ölüm yatıyor. Acı, trajik ve komik olan bu değil mi? Ne kadar ölü olduğumuzu gösterebilirsek o kadar normal ve sağlıklıyız!..Toplumsal onay aslında öldüğümüzün tescilidir, ama toplum tam bu noktada inanılmaz bir sahtekarlıkla bizi canlı olduğumuza inandırır. İnsan, içgüdüsel isyanı hissettiğinde toplumsal bir refleksle aslında canlılığın belirtisi olan bu menevişlenmeye iğrenç bir şey gibi davranır. Görüldüğü yerde ezilmelidir!..Burjuva hoşgörüsü işte, buraya kadardır, çünkü canlılığın bütün belirtileri toplumsal olanı tehdit eder, bu yüzden hemen damgayı yer: Sapkın, sapık, bencil, ahlak dışı, kötü…Horgörünün örgütlenişi hakikate rağmen sürer, hakikate aykırı bir bastırmayla canlı olan, yaşayan yadsınır.

Freud başta buna karşı çıkarken sonra aniden değişerek canlılığın reddini haklı bulur. Toplumsal sahanın huzur ve bekası için bu ret gereklidir. Kültürlü bir insandan da herhalde aksini savunmasını bekleyemeyiz. Bir an beliren ışık matlaşıverir böylece. Bu ‘matlığı’ alıp benimseyen burjuva, bağı bozarak hasadı kaldırır: Canlı olmak her anlamda tehlikelidir. Bilinçli davranışlarımızın altında, diğer bir deyişle ölü, mekanik, ezber reflekslerimizin altında canlı kanlı, yaşayan arzularımızın, içgörülerimizin olduğunu söyleyen Freud özgürleşmek isteyen içgüdüyü bastırmaya ve giderek öldürmeye çalışan burjuva tavrına yolu göstermiş olur. Toplumsal sahanın huzur ve bekası için içgüdünün bastırılmasını ‘kültürel bir yüceltme’ olarak tescil eden Freud, böylece toplumun kültürel vurgulara daha bir ciddiyetle girişmesini sağlayacak ve buradan hareketle toplum mühendisliğinin önünü açacaktır.

Görünüyor ki toplumsal örgütlenme hakikate aykırıdır, ama ortadaki hakikate rağmen toplumsal saha vardır ve bu saha akıl tarafından kutsandığı için mantıksal olarak hakikate rağmen üstündür. Böylece ‘oluşun’ üzeri mantıksal olarak örtülür. Canlı olanın, yaşayanın toplumsal mezarlığa gömülüşüdür bu. Modern zamanlara baktığımızda ben kendi adıma bir mezarlığı görebiliyorum, bütün statüler ise mezar taşları gibi üzerimizde yükseliyor, özgeçmişimizi de ‘ölügeçmişimiz’ olarak okuyorum.

Başta da söylediğimiz gibi canlılığın bütün belirtileri tedavi edilmesi gereken hastalık belirtisi olarak görülür toplumsal sahada. Her dirilme, üzerimizden ölü toprağını atma çabası insanın sağlıksızlığı olarak tarif edilerek bastırılamaya çalışılır. Ama bu noktada yine de gözden kaçan bir şey vardır: Bu da aklın her an mantıksal kalabilmesi için hazzı öyle ya da böyle gözetmesi gerektiğidir. Haz alamayan, almayan insan aklın bütün mantıksal çabalarına rağmen haz almanın yollarını arayacaktır. Bu yüzden aklın hazzı da mantıklaştırmaya çabaladığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Böylece akıl kendi sahasında makul olarak kalmayı umar, aksi takdirde hazzın tamamen bastırılmasıyla ortaya çıkabilecek olumsuz koşullar, bir araç olmasına rağmen aklın kendi egemenlik sahasını tehlikeye atacaktır. Bu yüzden akıl geçerli olabilmek adına mantıksal oranlarda hazza imkan verir ki bu aklın vaat ettiği hazdır. Yukarıda da söylediğimiz gibi hazzı mantıklaştırır akıl. Çünkü akıl sağlığı hazza bağlıdır, her türlü anlamın ötesinde duran hazza. Haz alınmadan yapılan her iş bütün akıl ve mantık oyunlarına rağmen insanın en temel amacı olan hazzı doyuramayacağından bir anlamsızlık, bir beyhudelik olarak ortaya çıkar. Yiyip içip çiftleşmek kimin umrunda, esas olan bunlardan aldığımız hazdır. Elbette bedenin ve türün devamlılığı açısından da çok önemlidir bunlar, ama yine de haz bu önemi bile aşan bir konumda aklın ve mantığın ötesindedir. Haz, her anlamda insanı aşar. Aklı aşan bir ilke olarak haz toplumsal sahada bu hakikate rağmen sınırlı ve göreceli olan akla bırakılmıştır. Toplumsal sahada amaçsız hiçbir davranış yoktur ve akıl bu amaçları tarif eder. Bu doğrultuda hazzı da tarif etmesi kaçınılmazdır; ama ne var ki hazzın bir amaca tabii olması, hazzın amaçsız doğasını öldüreceğinden alınan haz hakiki değil de sahte olacaktır. Burada hazzın tatmini değil de aklın tatmini görürüz ki hazzın mantıksallaştırılması derken bunu söylüyorduk. Elbette hakiki hazzı değil de mantıklaştırılmış hazzı -aklın örgütlediği doyum yanılsaması- yaşayan insan tatminsiz olacağından aslında hakiki bir ilişkiden de mahrum kalmıştır. Böyle bir toplumun herhalde hakikat hakkında bir fikri olamaz. Bütün bunlar da gösteriyor ki hakiki olanla, hakikatle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir ölü sahadır toplumsal pratik. Mekanik refleksler yığını, bir enkaz…Bir zamanlar canlı olandan arta kalan çığlıklar, suskunluklar… Kaybolmuş bir hayatın orda burada belli belirsiz izleri… “Ne anlamı var ki hayatın”, dediğimizde ise belli belirsiz de olsa ışımaya başlar ütopya…Haz alacağımız bir şenliktir hayat! Ama şimdilerde kaybolmuş, sakatlanmış, hadım edilmiş, öldürülmüş.

mg

Özne olmak haz duymaktır, haz almaktır hayattan. Haz alamayan, almayan kendini gerçekleştiremeyeceğinden dolayı iktidarın gerçekleştirdiği bir şeydir. Yani nesnedir. İnsana ölü derken bunu diyoruz. George Perec’in muhteşem anlatısı ŞEYLER’de bunu bütün yönleriyle görürüz. Üzerinde her türlü işlemin yapılabileceği nesneler…Ölü gibi yaşamaya mecbur bırakıldığımız ve ölü varlıklarımızın üzerinde yükselen uygarlık…Zombi Uygarlığı…Haz duyma, haz alma yeteneği kalmamış, bu yeteneğini gerçekleştirebileceği bedenine tiksintiyle bakan ‘şeylerin uygarlığı’…

Haz burada yer altına kaçar, öneriyoruz çeteleşen ya da mafyalaşan haz olarak…Sağlıklı psikanalizin, yer altına kaçmış, bir başka deyişle bastırılmış, kısıtlanmış hazzı, içgüdüyü gün yüzüne çıkarma görevi olduğu düşünülecek olursa dediğimiz daha iyi anlaşılacaktır. Ama sağlıklı psikanaliz derken normalliğin, yolunda gidiyor gibi görünen hayatın bir parçası haline gelmiş, getirilmiş psikanalizi kastetmediğimiz ortada. İnsan tekinin bulduğu yol şimdilik bu, bütün açmazlarına rağmen bir yollu kendini gerçekleştirmek istiyor insan. Bu anlamda hazzın yer altına kaçması sağlıklıdır bile denilebilir. “Mutlu olmanın bilmem kaç altın kuralı” zırvalıkları, hayat üzerine spekülasyonlar yapan normalleşmiş psikanalistlerin işi olsa gerek. Dışarıda zaten esir düşürülmüş insanı içinde de öldürmeye çalışır bu reçeteler. Katharsis toplumla uyum ve başarıya yönelerek bastırılmış, geriletilmiş içgüdüye son bir darbe vurur. İğrenç bir oyundur bu. “Hayat devam ediyor” yavşaklığı “hayat her şeye rağmen güzeldir” alçaklığıyla örtüşür burada. Oysa insan şartların gerisinde yaşadığında mutsuzdur. Her şeye rağmen dedikleri ise sen yoksun, çoktan öldün, ama yine de ölülerin bile zevk alacağı şeyler vardır yanılsamasıdır. Ölüler de ölü şeylerden haz alır herhalde, bir tür ölü seviciliği…

Önce de söylediğimiz gibi toplumsal saha mezarlıktır, tabuttur… İnancımıza göre toprakla üzerimiz örtüldükten sonra kafamızı, üzerimize dikilmiş taşa çarparak öldüğümüzü anlarız. Bu olay bize artık ölü olduğumuzu söyler, ama toplum her defasında mezarlığı hayatın kendisi gibi göstermeyi başarır ve biz de inanırız hala canlı olduğumuza. Canlıların hayatta kalmak için içgüdüsel olarak davranış değiştirdikleri bilinen bir şeydir, ama ‘hayatta kalmak’ için. Burada ise ‘hayatta kalmak’ ölümün ta kendisidir. İnsanların, canlı olduğuna inandırıldığı ölüler diyarıdır toplumsal saha.

Kişinin mutsuzluğunun farkına varmasını istemezler. Hazzı, “hayatın gerçek tadı coco-cola” gibi sahte hazlarla kandırırlar. İçindeki mutluluğu keşfetmen için bir çift Nike alman gerekir, bir zamanların Zafer tanrıçası Nike’ın kanatları olan çengellerine tutunarak. Ya da özgür olduğunu görebilmek/gösterebilmek için bilmem ne gazozunu içmelisindir. Bütün bunlar bastırılan içgüdünün son kırıntılarını da ortadan kaldırmak ve insanı içgüdüden tamamen arındırmak içindir. İşin kötüsü bir de bütün bunları yapmaya hevesli olmanız gerekmektedir, yani efendileri memnun etmek için.

Pink Floyd “gösteri sürmeli” diye bağırır. Burada bir irony var mı diye çok düşündüm, ama sonra Fredy Mercury, boyuna postuna aldırmadan aynı şeyi tekrarlayınca sistemin nakaratlarla ‘artık bilgiyi’ gözümüze gözümüze sokarak çalıştığını düşünerek bu bayatlamış bilginin bize dayatılmak istendiğine kanat getirdim. Bencileyin. Doyum yanılsamasıyla kandırılmış insanlara damardan zerk ediyorlardı sahte olanı. Burjuvanın sözcüleridir hepsi. Direniş burada da kırılır, direnmenin bir esprisi yoktur. Zaten direnmek hastalıklı, marazi, sıracalı bir şeydir. Sıracalı atları ise vururlar.

İşte normalleşmiş analist böylece işe koyulur. Kişiye ancak direnmekten vazgeçtiğinde mutlu olabileceğini, bunun için de toplumla uyum içinde yaşaması gerektiğini vazeder. Doğrudur bu, direnenler yıkılır, yok olur, teslim olan ise yaşar, ama ölü olarak. Diğer taraftaki ölüm ise ölü yaşamayı reddetmek anlamında hakiki bir ölümdür. Önünde eğiliyorum. Orada hakikaten ölürsünüz. Gazetelerdeki ölüm ilanları bu anlamda, aslında çoktan ölmüş olanın gecikmiş, geciktirilmiş ilanıdır. Yani sahtecilik…Duyuruyorum!

“Hayat her şeye rağmen güzeldir.” Mutlu olmak gerekir, her şeye rağmen mutlu olmayı bilmek, yoksa kabahat insanındır. ‘Gösterinin sahipleri’ yol açtıkları sefaletin görülmesini böylece önler. Normalleştirdiği psikanalizi bu amaçla kullanır: “Sefil olmak istiyorsan bu senin bileceğin şey” demek, “her şeye rağmen mutlu olmayı beceremiyorsun, sana her şeyi verdik, ama sen beceremedin, adam olmadın” diye bağıran babanın öfkesidir. Sahipler direnişi böyle kırar. Toplum insana her şeyi sunmuştur, gidip almak gerekir öyle değil mi?

Bütün bunların büyük bir yalan olduğunu kavrayan kişiye psikanalizin verdiği cevap buysa burada hiç çekinmeden söyleyelim psikanaliz başlangıçta böyle olmasa da zamanla egemenlerin içselleştirdiği bir direnç kırma yöntemi olmuştur. Minareyi çalanın ona kılıf uydurması gibi sefaleti örten, insanın mutsuzluklarını bilmem ne kompleksleriyle açıklayan uydurma bir ‘disiplin’ olarak insanın ortadan kaldırılmış hayatına esaslı bir darbedir. Köşeli ve biçimli olmayan her davranışın altında insanın komplekslerini arayan bir ‘disiplin’ hakikaten bir disiplin etme aracı olarak iş görür. Faşistçe…Mutsuzluğun kaynağı böylece insan olur. İnsanın doğası, esas şer odağı olan egemenler tarafından insana şer gibi gösterilir. Bir illüzyon yok mu burada, hırsız her zaman haklıdır.

Toplumsal huzur ve beka adı altında bizzat hastalandırılan kişi canlılığın belirtilerini hastalığın belirtileri olarak kabul eder. Toplumu memnun etmek için, eğer kaldıysa, canlılığından kalan son kırıntıları da tamamen kaldırmak üzere profesyonel yardım alarak ölüler diyarına tamamen dahil olur. Düpedüz ahmaklar ise orda burada profesyonel yardım almalısınız diye seslenerek “her şeye rağmen hayat güzel” palavrasını vazederlerken aslında üzerlerindeki ölü uygarlığın kendilerine sunduğu mekanik bir refleksle hareket ettiklerini elbette bilmezler. Ölü uygarlığın işini bilen uzmanları ise hasta olduğunu sanan kişideki canlılığı bir uyumsuzluk olarak kişiye gösterip mutsuzluk ve başarısızlığın kaynağının bu olduğunu kabul ettirecektir. “Hayattan haz alamıyorsan bu seni sorunun, yoksa hayat çok güzel” yanılsaması öznenin inkarı olduğu gibi aynı zamanda da insanın, özneden ayrı bir hayata, sanki her insanın hayatı hayat değilmiş gibi, sanki bizim dışımızda bizden ayrı standart bir hayat varmış gibi koşullanmasıdır. Hayatların inkarı, faşist anlamda şekli şemalı herkes için aynı olan fiks bir hayatı dayatmaktır. Böylece ölçü bu dayatılan hayatın değerleri olur, onun dışındakiler ise ölçüsüzlük, hastalık, sapkınlık…

“Endişelenme…Mutlu ol!../Don’t worry, be happy!…” Gözümüzün içine tuttukları sahte ışıkla çoktan avlanmamışsak, hala çırpınıyorsak, hala kalbimiz atıyor beynimiz çalışıyorsa, hala nefes alıp veriyorsak “Endişelenme…Mutlu ol!…/ Don’t worry, be happy!…” diyen seste bizi azarlayan, bize kızan egemenin bizdeki direnişe olan öfkesini işitiriz. Çünkü tuttuğu sahte ışığın pisliği, sefaleti gizlediğini iyi bilir onlar. Şam şam şakıyan otel lobileri, ışıklar içindeki şehir meydanları, ışıl ışıl ziyafet salonları ölümün üzerinin örtüldüğü yerlerdir, yalanın saklandığı…Oysa canlı olanın kalbi, hakiki hayatın kalbi diyelim ona kuytularda, izbelerde, ücralarda, karanlıkta atar. İçimizin kuytularında, içimizin izbelerinde, içimizin ücrasında, içimizin derinlerinde…Hala canlı olan yanlarımızdan korkar onlar. “Endişelenme” diye sözde şefkatle, ama özde faşistçe buyurmaları bundandır. Çünkü hala canlı olan yanlarımız endişelidir, kaygı doludur olup bitenden, gizli gizli uyarır bizi. Canlı olan, kıpır kıpır kaynayan libido/yaşam enerjisi ölü yanlarımıza ve dolayısıyla ölü olan topluma böyle seslenir. Ağrıyarak…Çoğu zaman bu ağrı, canlılığın belirtisi olan bu yakarış, bu çığlık ölü olan tarafından duyulmayacaktır kuşkusuz. Ama ‘gömücüler’ her an tetikte bekler, ‘koruyucu başı’ toprağın altından gelen bu sesle irkilir. Hala canlı olanı tamamen ortadan kaldırmak için “profesyonel yardım almalısın” diye en sevimli haliyle seslenir ‘cıckcıklayarak’, yoksa “tımarhaneye haaa!…” Burada altına yapan çocuğunu, anne babanın işaret parmağıyla tehdit ederek “bir daha yaparsan fena olur, seni ‘öcü’ye veririz” diyen tavrı vardır. Sıkıysa bir daha yap bakalım. Daha olmadı psikolog ya da terapist “çocuğunuz kas denetimini sağlayacak bir gelişme gösteremiyor, bir yerlerde takılıp kalmış, maazallah böyle devam ederse ileride toplumun başına bela olur, içinde ne var ne yoksa (olur olmadık) yerde saçar gezer”, diyecektir. Öyle ya toplum için büyük bir tehlike…Libido/yaşam enerjisi için ise ölüm. Böylece üzerimizdeki ölü toprağı olan toplumsal anlam, değer ve kurallar sine gua non -olmazsa olmaz varlıklarını iyice pekiştirir: “Otur oturduğun yerde!…Kafanı kaldırma, kaldırdığın her seferinde acı duyacaksın…” Belki de bazılarımızın ölü numarası yapması da bu yüzdendir. Her baş kaldırışımız, üzerimizde yükselen ve bizim ölü olduğumuzu imleyen taşa çarpıp bizde acı yarattığından ölü gibi davranmak, en azından acıdan kaçış olarak bize toprağın altında olsak da bir nebze rahatlık verir. Böylece acıdan korunur varlığımız…Bunu da korkaklık olarak kaydediyorum.

Acıdan kaçan varlık burada gerileyerek rahme geri döner. Rahmin içinde nasıl çok az hareket imkanımız varsa ve bize rahim nasıl korunaklı bir ortam sağlıyorsa toplumsal anlam, değer ve kuralların içinde de hareket imkanımız oldukça kısıtlıdır ve bize ‘güvenli’ bir ortam sağlar üzerimizdeki ölü toprağı. Doğarak ‘hayata atılmanın’ ve dolayısıyla da canlı olmanın bütün risk ve tehlikelerinden uzak kalmak bir başka deyişle doğmaktan vazgeçiştir. Varoluşu göze alamamak “ben büyümeyeceğim, gelişemeyeceğim” demektir. Bu doğrultuda doğması engellenen ise büyüyemeyecek ve giderek gelişemeyecektir. Çünkü doğmak, bir başka ölüm olan rahimden doğarak ‘hayata atılmak’sa, doğmuş olanın burada gerilediğini görürüz, ölüme doğru. Tam bu noktada, bir başka anlamda özellikle belirtmek gerekir ki varoluş ölüme rağmendir. Ölüm korkusuyla dahi olsa canlı olanın daha ölmeden ölmeyi içine sindirmesi elbette trajedi yoksunluğu olarak varoluşu göze alamamasının bir sonucudur. Böylece ‘oluşun’ önü kesilmiş olur. Akmayanın ise tıpkı bir havuzda biriken ve orada bekleyen su gibi ölü olacağı, giderek içinde hiçbir canlılığın olmayacağı ve kokuşmuş bir suya dönüşeceği kaçınılmazdır. Bu yüzden kültür ve dolayısıyla da ahlak pis kokar. Bu koku ölümün dili’dir… ‘Ağrıyan’, bir canlılık belirtisi olarak bulduğu dil uyarınca nasıl bize sesleniyorsa burada da ölü olanın dili konuşmaya başlamıştır. Ölü sahanın içinde siz de ölü olduğunuzdan pis kokuyu duymazsınız. Çünkü koku sizin ölü varlığınızdan yayılmaktadır. Kendi diliniz, ama dil burada da işlevini görür, size bir şey söylemezken leş yiyiciler nerde olurlarsa olsunlar kokuyu alarak üzerinize çullanır. Elbette azıcık canlı olanlar havuzun dışındaki temiz ve taze havayı duymaktadır. Bir yanda iyice dumura uğratılmış/uğramış libido/yaşam enerjileriyle leş yiyicilerle savaşırlarken diğer yanda ise, tıpkı bir kedinin çöpte bulduğu güvercin tüyünde bulduğu hakiki güvercinin kokusu gibi, ama bir gün o hakiki güvercini eline geçirmeyi hayal ederek bu temiz havayı içlerine çekerlerken günün birinde hakikaten öyle bir dünyada yaşamayı hayal ederler. Boşuna diyenler olacaktır, varsın onlar öyle geveleyedursun biz Hölderlin’larda, Kleist’larda, “imkansızı isteyen en büyüktür” diyen Kiergard’larda, soyunun yaratılmamış vicdanını ruhunun örsünde döven Joyce’larda hakiki dünyanın kokusunu aldık ve buradan hareketle bir gün o dünyada yaşayacağımızı hayal ediyoruz. Hayal et daha neler var neler.

Uluer AYDOĞDU

8 Replies to “Uluer AYDOĞDU: TOPLUMUN GERÇEKLEŞTİRDİĞİ İNSAN”

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden /  Ändern )

Google Foto

Du kommentierst mit Deinem Google-Konto. Abmelden /  Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden /  Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden /  Ändern )

Verbinde mit %s

%d Bloggern gefällt das: