27.6 C
Hamburg
Dienstag, August 11, 2020
Start Kultur Literatur Ali Şeker: EDEBİYAT VE SAVAŞ

Ali Şeker: EDEBİYAT VE SAVAŞ

savas

Baskı aygıtı gücün toplandığı tek elde, hemen – hemen düşünen, sorgulayan her kesimin bacağından asıldığı, bir zincir halkasının birer toplamıyız. Bu zaman diliminde…

Savaş, sınırlar ve herkese yeten bir gökyüzü…

Bir çocuk birkaç baharını ve hayatını da cebine koyup, heybesiyle birlikte yollara düşmüşse, bilin ki bir fiil bütün insanlık utanmalı!.. Bir bavul deyip geçme, bazen insan arkasına bakmadan bütün hayatını içine sığdırıp, her şeyini geride bırakabilir. Son kertede vatan sevgisi ve maddiyatın, ikisi bir arada tartılırken ikisinin de silikleştiği bir ruh hali… Git gide belirginleşen bir gökyüzünü müjdeleyen devasa mavilik. Ve toprağa atılan her adımda, hissedilen bir yaşama sevinci. Bir boyutuyla da, insan emeğinin yer bulduğu her deneyimde silahlı bir eylem vardır. Sevgi, belli aralıklarla her zaman bir topuk ayakkabı mesafesindeki bir uzaklıktaydı. Bizler bunu anlayana kadar, iş işten geçmiş olurdu…

Yaşamın devinimsel dinamikleri içinde, tek düze, tekçi, tekil düşüncelerin yer almadığı bir çoğulculukta tabiidir ki, somut yuvarlak bir dairenin ekseninde edebiyatçının da savaşa bakış açısı değişkendir. Edebiyat ve savaş kavramlarını, ikisini bir arada kullanacak olursak, savaşı var olan mevcut egemen – sömürgeci – devletler çıkarır. Savaşın geride bıraktığı bütün tahribatı n yükünü, enkazını edebi bir işçilikle edebiyatçı da kalemine taşır. Toplum dinamiklerini besleyen – tetikleyen iktidarların yanalında, gerektiğinde kendini güvenlik güçleri yerine koyanlar hep olmuştur. Oluşturulmuş bir karanlık sürü psikolojisinde, bu çok daha çabuk olağanlaşır. Bu atmosferde bazı yazın insanın da bu bağlamda hareket etmesi kaçınılmazdır. Hasbelkader, burjuva demokrasinin çok gerilerine düşen bir iktidar düzeneğinin, her an ne yapacağını toplum olarak kestirmeyebiliriz. Bir zatın her kesime parmak sallaması, ezer geçeriz demesi günlük yaşamın bir parçası haline gelir adeta. Her kesimin bacağından asıldığı, demokrasi “ çoğunluk diktasın “ da.  Kılıfına uydurulmuş düzenlemeler düzeneğinin saniye –  saniye işlediği merkezi bir güç sisteminde. Dikey örgütlenmeyle anında yasallaşan “ KHK ” ‘ ların, hukuk zırhıyla kılıfına uydurulduğu adını koymaktan zorlandığımız, çokgen bir demokrasi safsatasına kapı aralanır. Bürokrasiye dokunmazlık payesi vermek sıradanlaşır.  Baskılama aracı gücün tek adam da toplandığı milli ve yerli çoğunluk tahakkümü zor baskı aracına dönüşür. Ve dolayısıyla zora dayalı güvenlik konseptiyle oluşan bir keyfiyet politikası gündemi belirler. Bir ülkenin ölümcül oyunu ve imparatorluk rüyası, komşularına karşı, kanla şekillenen bir savaş provasını dönüşür.. . Böylesine heterojen bir dünya gerçekliğinde, tek başına edebiyatçının savaşa bakış açısı yeterli değil.  Sistemin, medyanın, gazete kartellerinin savaş sanayinde pay sahibi olanların küçümsenmeyecek dizim – dizim mal varlıkları varken. Ve iktidarla kol kola savaş çığırtkanlıkların susmadığı tv kanalların birbirine benzeşen haberler sıradanlığı. Sıradan insanı sokağa sürü psikolojisiyle salıveren bir iktidar anlayışının, hukuk dışına pervasızca çıkması kaçınılmaz olur. Bu çetrefilli ortamda, bir insanın savaşa, su – can – kan taşımasında ne rolü varsa edebiyatçının aynı oranda sorumluluğu vardır. Aynı toplumda yaşayan insanların, hiçbir etki ve tepki birbirinden bağımsız değildir. Bir başka boyutuyla, edebiyat izleğine evrensel düşünceler ışığında, ürün veren ve bunu çok kısa soluklu çalışmalarla yürüyüşleştirenlerin,  sesi soluğu hiç duyulmaz. Bir edebiyat yazın insanın sözüne de soluğuna da ana akım medyanın “ savaşa hayır değişlerine “ yer vermesi olası değil. Bütün bir yazın dünyasının savaşa bakışını, birey olarak benim bir fotoğraf içerisinde çizmem olası değil. Savaş, silahlı eylemle somut elle dokunabildiğimiz her şeye, insana, doğaya, bitki çeşitliliğine, bir ülkeye – bir bölgeye, zor, ,şiddet, baskı – zulüm yoluyla, etnik temizlik yapma girişidir.  Bir coğrafyanın demografik yapısını, ordularıyla – topu tüfeğiyle değiştirme politikasıdır. Edebiyat ve savaşı bir arada değerlendirdiğimizde, bir yazın insanı olarak benim bireysel düşüncem;  savaş olmadan barış müzakereleri olmayacağına göre, savaş her halükarda kaçınılmazdır. Eğer bir çatışma varsa halklar arasında savaşmak gerektiğine inananlardanım. Yer küre üzerinde demokrasi ve hukuk gibi kavramların güçle, silahla eşleştiği bir deneyimi tarih süreci içerisinde geliştiğini biliyoruz. “  Bir gün ölürse, ona bu vatan bir mezarlık yer verecek,Oğuz Atay.  Edebiyatçının bu pencerede bakışını olumlayan birçok yazın insanı var. Dolayısıyla barışa evirilen bir savaşın iki tarafı, eşit koşullarda yatay bir masa etrafında “ yatay örgütlenme “ buluşur, barışı konuşurlarsa savaş anlamsızlaşır.  Bir başka çarpıcı konu ise edebiyat – yazın dünyasının çok da beslendiği bir alanıdır savaş.  Lokal bölgesel savaşlar dâhil,  İki büyük savaşın yaşandığı bir dünyada savaşla edebiyatın yer – yer ayrılmadığını ve yan yana yürüdüğünü söyleyebiliriz.  Nasıl ki, edebiyat somut yaşamın diğer alanlarından beslenmişse, savaştan da aynı oranda beslenmiştir.  Bir ülke düşünün, sanki savaş ve seferberlik koşullarındaymışçasına, her demokratik masum bir basın açıklamasının bile terörize ediyor, hiçbir toplumsal itirazın kabul görmediği  “ OHAL” ‘ lı bir yönetim anlayışı hâkim… Bir partili cumhurun, yürütme, yasama, yargı ve demokratik ülkelerde, dördüncü ayağı olan medyanın tamamını,  bu üç mekanizmanın yanına çekmesiyle beraber dikta rejimlerinin- kendini bu dörtlü mekanizmalar üzerinden inşa ettiğini biliyoruz.  Böyle puslu bir havada, bütün demokratik sivil kurumların yerle bir edildiği, muhalif tv ‘ kanallarının kapatıldığı, tek düşünce anlayışına terk edilmiş bir Türkiye fotoğrafı. Tek kutuplu bir dünyada, yer altındaki fosilleşmiş enerji tüketiminin yüzde yetmiş beşinin tüketildiği bir dünya gerçekliği. Buna paralel olarak yeni yapım silahların denendiği bir Ortadoğu pazarı. Ve Türkiye dâhil ulus devletlerin kendi iktidarlarını ayakta tutmak için,   insan öldürmek, insan göçertme politikalarını hayata geçirme isteğinden başka bir şey değil, savaş. Coğrafyaların tarihi – kültürel dokusunu tahrip etmek üzere, senin teröristin – benim vekalet verdiğim savaşçılar üzerinden yürüyen çok kör düğümlü bir savaş. Savaş sözcük kavramı itibarıyla, bir fiil olarak bütün toplumu ilgilendiren çok başlıklı genel bir sorundur. Kişi yaşadığı sistemde yaşamını kolaylaştıran materyallerin fazlalığından hoşnutsa eğer,  bir insana yetecek kadarıyla yetinmiyorsa, bu bile bir çatışmanın fitilini ateşleyebilir. Toplumsal olgular içerisinde bir edebiyatçıda olsa,  bütün toplum dinamikleriyle birlikte yaşamını düzenlemek durumundadır. Dolayısıyla maddi ve manevi zaafları, açmazları, kibrini bütünleyen çıkmazları olacaktır,  giydiği bir ceketin altında. Bu düşünceyle paralel bir edebiyatçının kendini ait hissettiği bir kara parçası toprak, etnik bir kimliği, ruhani olarak inandığı bir inanç kimliğiyle toplumu oluşturan o büyük yuvarlak dairenin içinde ayaklarıyla yere basabilmelidir. Edebiyatla savaşı aynı atmosferde, edebi bir üslupla da değerlendiren yazın insanları olacaktır.  Bazen de merkezi bir iradenin çizmiş olduğu kurallar dışına çıkmayan yazın insanları da olacaktır. Bu düşünce özellikle ekarte edilmiş medya gruplarında,  daha fazla kendini var eder.  Savaş edebiyatçının da bakış açısını aşan, ulus devlet olma anlayışının da, çok ötesin de komplike bir konudur, emperyalist  – yayılmacı – sömürgeci çok yönlü silahlı bir eylemdir. Öncelikle savaşın tüm boyutlarını her yönüyle geniş bir çerçevede değerlendirmemiz gerekiyor. Bilişim çağında yeni üretim teknolojik silahların savaş adı altında devletsiz halklar üzerinde denendiği,  inançların, farlı etnisitelerin hedef tahtasına dönüştürdüğü çok çapraşık bir emperyalist pazar.  İşin bir başka boyutu, tek kutuplu düşünsel dünyanın, ulus devletlerin bu üçüncü dünya paylaşım – talan – imha savaşına, savaş galiplerinin yani Birleşmiş Milletlerin tepkisiz kalmaları,  en çok da insanı yaralayan rahatlığı üzüyor. Açıkçası yazınla – savaşın iç içe geçtiği devlet destekli dizi filmlerin ayyuka çıktığı altın devrinin yaşandığı, bir Türkiye fotoğrafı, bizlere çok şeyi ele veriyor. Sonuçta edebi bir değeri olmasa da kaleme alınan bir senaryo, bir yazın ürünü savaşı öven öğeler barındırabiliyor. Bu sadece edebiyatla orantılı bir şey değildir. Çok masum başlayan bir edebiyat ürününde her an silah – zor devreye girebilir. İster edebiyat ister bir başka yazın türü olsun, her zaman kendi zıttıyla bir devinim, bir savaşım halindedir. Buda olması gereken diyalektik bir olgudur.  Savaş yaşanmadan barış olmayacağına göre,  savaş sözcük kavramını yaşam akışkanlığı içerisinde hemen – hemen hepimizin kullandığı bir gerçektir. Özünde edebiyatın savaşa bakış açısı nasıl olmalıdır sorusuna, yaşamda çok da karşılık bulan birçok cevabı var. Haksızlığa uğradığımız toplumsal, siyasal, katliama açık devletsiz halklara saldırı kutsayan – topluluklara saldırı girişi karşısında, açık tutum belirleyebilmelidir edebiyatçı. Herhangi olumsuz bir olay karşısında tutumuz ne ise, o bilinç üzerinden gelişen bir siyasal – sosyal ortam belirleyici bir etkendir. Bu bir yazın insanı veya edebiyatla ilişkisi olmayan bir insan için de aynıdır, beslendiği alanla alakalıdır diyebiliriz. Burada kanın akmadığı bir mücadeleyi, bir savaşımdan bahsediyoruz. Kişinin sevdiğine kavuşmak için harcadığı performansın tümü, hastalanırken hastalıkla mücadele edip iyileşmeye olan savaşımı ve mücadelesi belirleyicidir. Yani öznesi savaş sözcüğünü, yaşamın içinde olan sıradan insanların, halkların, toplumların, inançların veya farklı toplum kesimlerinin, edebiyatçının da masumane bir şekilde günlük yaşamda kullandığını biliyoruz.  Bugün bile işlevi olmayan bir parlamentoda,  kürsüde veya bir miting meydanında savaş tamtamları yetkili bir ağızdan zaman – zaman ısıtılır. Eğer kazara bu kitleler, iplerini bir koparırlarsa savaş karşıtı herkesi öldürebilirler.  Güne böyle psikolojik bir uyarmayla her kes hata yapmaya müsaittir. Edebiyat sözcüğü, silahlı eylemle yani savaş sözcüğüyle bir arada anıldığı zaman, edebiyat sözcüğü çok masum kalır. Yine de evrensel bir perspektifte ürünlerini sorgulamayan edebiyatçının, siyasal sosyal ve ekonomik ilişkilerini vicdanen gözden geçirmesi gerekir. Savaş çığırtanlığının yanında yer almayan hemen herkesimin afişe edildiği müsait bir iklim. Böyle bir etkileşim içinde olan edebiyatçının, savaş politikalarının yanında yer alması olasıdır. Dolayısıyla kanın sadece kılıçtan damlayacağını varsayarsak, bir kalemden de kan damlaya bilir pekâlâ. Somut yaşam koşulları bizlere her geçen gün öğretiyor.  Tabiidir ki, her edebiyatçının bir düşünsel dünyası, bir de bilinçaltı dediğimiz ruhsal bir dünyası vardır. Tek kutuplu bir dünyada, ulus devletlerin birbirine eklemlendiği yapay baharlar silsilesi bu düzenek içinde. Dikey bir düz düzlemde menziline koşan her iktidar kirli ve sicili bozuktur. Yani kılıcından kan damlar. Kendi iktidarını pekiştirmek adına, önüne çıkan her engeli ortadan kaldırmaya çalışır. Gerektiğinde kendi halkını bir iç savaş malzemesi olarak yoğurur ve hazır kıtalar halinde sınırlara sürebilir.

“ Gökyüzü yaşayanlarınsa, toprak ölülerindir, Bir bakış kadar gökyüzü, bir beden büyüklüğünde toprak, ” Aslı Erdoğan.

savas 3

“ İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa o adam o toprağın insanı değildir.” Gabriel Garcia Marquez, ın da belirlemesiyle, biz Türkiye metropollerinde oturan Kürtlerin ruh hali bu olsa gerek. İster yoksulluktan dolayı, ister devlet terörüyle topraklarını terk eden Kürtlerin çok ince, çok kurnazca kapsamlı bir entegrasyon ‘ la batıdaki Türk kimliğine git gide eklemlenmesidir. Yıllarca etle tırnak akrepliği, egemen kimlikle, Kürt halkı arasında gel gitlerle yaşanmış olmasıdır. Yani kısacası asimilasyona tabii tutulan Kürtlerin kısmı sessizliğinin, bu etmenlerden kaynaklı olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye  ‘ nin batısında elde ettiği kazanımlardan vazgeçmemesi bir küçük tespittir.  Özgür dağlar, özgür çocuk / Beni katarından çıkar. Doğduğum yere değil, doyduğum yerin çürümüşlüğüne ver beni. Sana sevdalanmayı beceremiyorsam… Eğer Türkiye ‘de sayısal çoğunluk itibarıyla etnik kimliklerin ayrıştırması yapılırsa,  en fazla nüfusa sahip Türkiye ‘ de yine Kürlerdir. Dolayısıyla Hem Türkiye’ nin batısını hem de Kürdistan ‘ ı bir bütün ortak vatan görenlerin sayısı azımsanmayacak kadardır. Bağımsızlık isteyen insanlarımızın ise demokratik hiçbir eyleme katılmamalarıdır. Öncelikle hiçbir kimlik ve inanç homojen bir yapıyı içinde kendini tanımlamaz.  Bu öngörüleri irili ufaklı Kürt partileri ve sağ cenahta siyaset yapan diğer Kürt partilerin tutumunda görmemiz mümkün.  Bir diğer konuysa, tabii ki demokratik kamuoyunun sesiz kalmalarının temel sebebi, on altı senedir güvenlik konseptinin bir istidam üretime dönüşmesidir. Yoksul Türk ve Kürt çocukları üzerinde… Üniversitelerin ise bir – bir kapatıldığı, ama aynı oranda polis akademilerinse çoğaldığı bir ortamdan bahsetmek sanırım doğru olur kanısındayım. Tahmin edersem Türkiye ‘de bir kişiye beş güvenlik görevlisi düşüyor. 15 ’ Temmuz darbe kalkışmasından “ devlet söylemi “ sonra bütün demokratik etkinliklerin ortadan kalktığı en az 50.00 insanın hapishanelere doldurulduğu karanlık bir süreç.  Her türlü sivil inisiyatifi güvenlik algısıyla bastıran – boğan, bırakın yazın insanını, Türkiye ‘ nin tamamı suskun.  Ve beklide tarihte ilk defa içeride terörize ettiği Kürt halkı ve sosyalist çevreler dışında,  aleni bir şekilde, Türk Devleti kendi coğrafyasının dışındaki Kürtlerle savaşıyor diyebiliriz. Kürdistan da en az kırk senedir,  her haliyle devam eden küçük yoğunluklu bir savaş tüm hızıyla devam ettiği aşikârdır. Kürt halkının sivil – meşru siyaset yürüten partilerine karşı, hak gaspları, imha- inkâr politikalarını idealize eden – her eylemi baskılayan bir devlet aklı mevcut.  Diğer dört parça Kürdistan ‘ ın da, Kürt halkının belli bir statü elde etmesini her zaman kendine kırmızıçizgi  “ olarak gören Türk devlet aklı.  Sizinde yukarıda belirttiğiniz üzere, bırakın edebiyatçıları toplumun büyük bir kesiminden itiraz sesleri yükselmedi. Doksan dört senelik cumhuriyetin, Kürt sorununun çözümsüzlüğünden dolayı evirildiği anti demokratik uygulanmalarından dolayı,  sessizliğe gömülen bir karşı duruş var. Dolayısıyla bu sessizlik bir nebzede olsa TTB ‘ nin savaşa hayır basın bildirisiyle yüreklere su serpti. Bu gündemle sosyal medya üzerinden “ savaşa hayır “  diyenlere karşı bir cadı avı başlatıldı. Akabinde Türkiye genelinde bir tutuklama furyası, her kese dokunabilen tam bir aralık kapı mesafesindeydi her an. Buda yetmezmiş gibi, savaşa hayır demek vatan hainliğiyle eş değerde görüldü. Yukarıda da dilimin aklımın yettiği kadar ifade etmeye çalıştım. 2014 ‘ te barış masasının devrilmesiyle birlikte, Türk devlet aklının ittifak kurduğu Türkçü – muhafazakâr, Kemalist – Kızılelmacı güçlerle,  Kürt halkına ve ilkeler bazında ittifak kurduğu sol – sosyalist –  toplumun farklı kesimlerine karşı yeni bir savaş cephesini açtı.  Legal zeminde siyaset yapan tüm Kürt halkının kurumlarına yüzünü çevirdi, belli aralıklarla yazılı ve görsel bütün yayınlar bir-  bir kapatıldı. Şimdi deyim yerindeyse Kürt halkının Suriye sınırları içinde kendi yaşadığı bölgeye yani Afrine, milli ve yerli faşist bir cepheyle oradaki Kürt halkının demokratik kazanımlarını boğmaya çalışan, yüzde yetmişlik bir faşist blok bileşkesinin son çırpınışı, Afrin direnişidir diyebilirim.  Etki tepkiyi doğurur, bu doğurganlık yaşamda var oldukça, savaş – ölüm, çatışmalar her haliyle var olacaktır. Bundan kaçmak olası değildir. Toplumsal dinamikler üzerinden, toplum çürümesini tamamlayana kadar her taraf kokacaktır. Savaşlar da yeni rotalarla yoluna çelişkilerle devam edecektir. Bu sessizlik çoğunluk psikolojisi de, gündemin arkasından hep sürüklenerek, bir gün kendini yeni bir üst evreye taşıyacaktır. Safralarından kurtulmayı göze aldığı güne değin…

savas 2

 

“ Ferdinad, bak, denizin üzerinde gökyüzü ne kadar berrak, bak renkler insanları mutlu etmeyi bekliyor gibiler, “ Stefan Zweig.

 

Ali Şeker

- Advertisment -

Most Popular

Dünya Tekvando Federasyonundan önemli kararlar

Dünya Tekvando Federasyonunun yönetim kurulu toplantısında, 2020 Tokyo Olimpiyat Oyunları için kıta elemesini gerçekleştirmeyen Avrupa ve Asya kıtaları için 2021 yılı haziran ayına kadar...

Adana’da dalgalarla geldiği plajı dolduran yüzlerce kilo soğan şaşkınlığı

Adana'nın Karataş ilçesinde Akdeniz'in dalgalarıyla Bahçe Plajı'nı dolduran yüzlerce kilo soğan şaşırttı. Karataş Belediye Başkanı Necip Topuz, yaptığı açıklamada, Bahçe mevkisine sahili dolduran soğanlarla ilgili...

Schon 31.000 Tablets und Laptops stehen Ende der Woche Hamburgs Schulen zur Verfügung

Schulsenator Ties Rabe hat heute aus Anlass der Lieferung von 270 iPads an die Stadtteilschule Alter Teichweg (Dulsberg) über den aktuellen Stand bei der...

Emekli öğretmenin „bal gibi hobisi“ ek gelire dönüştü

Edirneli emekli fizik öğretmeni hobi olarak başladığı arıcılıkta, yılda 500 kilogram bal üretmeye başladı Edirne'de yaşayan emekli fizik öğretmeni Mehmet Demircan, "emeklilik hayalim" diyerek hobi...
%d Bloggern gefällt das: