13.9 C
Hamburg
Sonntag, Oktober 25, 2020
Start Bücher Şair Nisa Leyla ile Söyleşi

Şair Nisa Leyla ile Söyleşi

Süleyman Deveci- Gazeteciler yazarlarla doyurucu söyleşi yapamazlar denir. Bunun gazetecinin yeteneğinden çok yazarların ve yazının derinliği ile doğrudan ilgisi olduğu iddia edilir. Aynı şey şairler için de geçerli. Yani bir şair ile en iyi söyleşiyi bir şair yapar denir. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Nisa Leyla-İlginç bir soru, yoksa siz gazeteci misiniz?

Hayır değilim. Gazeteciliği Almanya´da öğrendim. Kısa bir muhabirlik deneyiminden sonra benim alanım olmadığını, kafamda önceden tasarladığım dünya ile görüp yaşadıklarım arasında uçurumlar olduğunu, ayrıca da bana ve açlığıma yetmediğini öğrenip edebiyatta kalmamın beni daha mutlu ettiğini gördüm.

Ben de küçükken, söyleşileri hafta sonları, özellikle gazetelerin ortasında yer alan söyleşileri okur ve çok etkilenirdim. Gazeteciler, daha nesnel ve daha geniş cevaplar içeren sorular sorarlar. Bazen öyle bir soru gelir ki, o sorunun yanıtı, okuru yazara yaklaştırır ve sevdirir. Gazeteciler görevleri gereği kışkırtıcı, değişik sorular düşünmeye ayarlı bir düşünme tarzı geliştirmişlerdir. Yazarların yazarlarla ve/veya şairlerin şairlerle yaptığı röportajlar daha kavramsal veya daha poetik olacağı için, bir nevi de tamamen edebiyat ve/veya şiirle ilgili olacaktır.

Başka bir bakış açısıyla; bir şair diğer bir şaire genelde şiirinden yaklaşacaktır. Ona yönelteceği en zor soru belki özel yaşamında şiirin yeri filan olabilir. Ama bir gazeteci ya da gazeteci ruhu da besleyen biri; kalkıp “ben mi daha iyi sorarım yoksa şair mi” gibi günlük sıradan ve değişik bir soruyla, biz şiirle uğraşanları şaşırtabilir. Şairleri şaşırtmak güzeldir. Gazetecilerin tek farkı; halkın nabzını tutacak haberler düşünürler. Bu sayede sorular da halka yönelik olacak, böylece şairlerin halka yakınlaşmasını sağlayacaktır. Ama öte yandan, bir edebiyat dergisinde, şairin kendi kimliğinden çok şiir kimliği ön planda olacaktır. Bu nedenle, farklı basın organlarınca yapılan röportajların içeriği de değişir diyebiliriz.

Peki, şiirin veya şairin magazinleşmesi tehlikesi, örnek vermek gerekirse ne yazarı, ne de herhangi bir yapıtını okumadan söyleşi yapabileceğini sanıyorlar. Yüzeysel birkaç soru, kendinizi tanıtır mısınız, gelecek eseriniz gibi eften püften sorularla güya söyleşi yapılıyor. Şair veya yazar da hiç yoktan iyidir deyip hadi bari diyorlar. Ben savunulan kalite ve standardın doğal ihtiyacı ve korunması gerekliliği bağlamında sormuştum…

Evet söyleşinin kolay olduğu sanılıyor ve hemen hemen herkes şairin bam teline dokunan ya da yücelten sorularla geçiştiriyor. Böylece bilgi değil reklam aracı oluyor söyleşiler. Soran da yanıtlayan da doğal ve içten olduğu sürece-ve olmalı da- bir sıkıntı görmüyorum. Samimiyet ve tevazu zordur ama aynı zamanda büyük güçtür. Şiirleri bugün hâlâ gündemini koruyan eski şairlerin söyleşilerini okuduğumda o söyleşilerin ne kadar gerçek ve besleyici olduğunu görüyorum. Örneğin; „ikinci kitabınızın zayıf olduğunu söylüyorlar“ gibi bir soru rahatça gelirken, şair de“ doğrudur hatalarım şunlardır“ deyip, şiirindeki yanlışlarını anlatabiliyor. Bugün bu soru ne kadar rahat sorulabiliyor?

Kaç yıldır şiir yazıyorsunuz? Nasıl başladı şiir serüveniniz ve neden şiir yazıyorsunuz?

Ben kendimi bildim bileli şiirle iç içeyim, 8 yaşından beri. Çocuk şiirleri yazıyordum küçükken, ortaokuldayken en büyük lüksüm Türkçe sözlüğümdü. Onu elime alır, rastgele bir yerini açar, tuhaf bir sözcük gördüğümde, yepyeni bir keşif yapmış heyecanıyla o sözcüğü başlık olarak yazar, sonra da o sözcüğe uygun bir şiir yazardım. Tabii ki metaforculuk oynardım ama benim bundan yani şiir yazdığımdan haberim yoktu. Yağmura, kuşlara, öğretmenlere, anneme, kardeşlerime herkese ve her şeye yazardım. Öğretmenimiz bir öykü yazın derdi, ben defteri öykülerle doldururdum, şiir isterdi durmadan yazardım. İlkokuldan itibaren defterlerim hep öyküler şiirlerle dolardı. Elbette bu doğaçlama olduğu için bana garip gelmiyordu. Ailede herkes şiir yazdığı için de takdir görmüyordum elbette.

Neden yazdığımı bilmiyordum fakat büyük bir haz duyduğumu ve bu hazzın yağmurla doğayla ve nesnelerle konuşma hazzından kaynaklandığını şimdi anlıyorum. Çünkü örneğin; ortaokulda 10-11 yaşlarındayken, sınıfta herkes dersi büyük bir heyecanla dinlerken, ben yazı merhabalarken yağan yağmura içten içe kızıyor, bizi kandırdın bahar gibi şiirler yazıyordum.

Sonra Almanya’ya giden ablama -ki o benim annemdi, kalabalık ailelerde büyük kardeşler anne-baba görevindedir- içinde fıkra, şiir, karikatür, hava durumu, resim, havadis dolu mektuplar yollardım. Bir şeyler yazmamı istesinler yeter ki, hemen yazardım. Sonra lise ve üniversitede şiir yazmam doruk noktasına ulaştı. Fakat hiçbir zaman yayımlatma ya da kitaplaştırmayı düşünmedim. Fakat gün geliyor artık insanın içinden çıkıyor şiir ve “yeter” bu hayat benim hayatım diyor ve su yüzeyine çıkmak istiyor. Sonra… Sonrası insanı böyle kucaklıyor. Buradayım işte…

Sorulsa şiir yazmamış insanımız yoktur. Buna rağmen ciddi ve seviyeli şiir yazmanın zorluğunu en çok yazıyla uğraşanlar bilir. Hemen her disiplinde ürün veren birine ben henüz denk gelmedim. Yani şiir yazanın roman yazdığına denk gelinmez veya öykücünün şairliği zor karşılaşılan bir durum. Sizce bu neden böyle?

Şiir, pek çok kişi için sıçrama tahtası olmuştur. Şiirle başlarlar öykü ve romanla devam ederler. Bazıları popüler olmak için yazar. En son şiire baş koyanlar vardır. Şiir neden en zor iştir? Çünkü bütün sanatların en kökünde ve en üstündedir. Bütün sanatlarda eserlerin “şiir” vasfına ulaşması için çaba gösterilir. Hemen her disiplinde olmasa bile birkaç sanatı birden götürenler var ama illâ ki, biri diğerinden öndedir. Şiirden diğer disiplinlere geçiş daha kolaydır. Çünkü şiiri başaran, roman ve/veya öyküyü daha kolay başarır ve şiir dili yani üst dil kullanmış olur. Hangi sanat dalında başlarsa başlasın şiirsel dile ulaşanların başarılı olacağı görülecektir. Çağının şiirini yazmayı başarabilecek yetenekte şairlerin; roman ve diğer yazı türlerine geçiş yapması veya bir arada götürmeye çalışması şiir açısından büyük kayıptır. Ayrıca şiir suya yazılıyor psikolojisinden hareketle, şairde oluşan yokluk hissi de yani bu büyük boşluk da onu görünür yani getirisi daha somut ve daha kolay dallara yöneltecektir. Ama ben “seçilen” sözcüğüne inanıyorum. Çağa yazılmış olan şair seçilen olduğu için şair olarak doğar ve şair olarak da ölür.

Nisa Leyla için iyi bir edebiyat dergisi ve edebiyat sayfası nedir, nasıl olmalıdır? Bu konuda kişisel düşünceleriniz nelerdir?

Benim için iyi bir edebiyat dergisi de, sayfası da verimli eserler yayımlayabilen, gündemi takip edebilen ve eserlerin hakkını verebilen dergilerdir. Tıpkı şiir gibi kendisini koruyabilen dergidir. On yıl sonra onu elime alıp okuduğumda beni yine beslemeli ve yenilemeyi başarmalıdır.

Ben en çok dergilerden beslenir, gündemi dergilerden takip ederim. Şairlerin yazarların eserlerinin gün ışığına çıktığı yerlerdir dergiler. Şairin hem referansı hem de diğer şairlere ulaşma ve kendini var oluş biçimiyle yani eseriyle tanıttığı yerlerdir.

Günümüzde artık edebiyatın ve şiirin yerini; sosyal ilişkiler, popüler söylemler ve rant kaygısı aldı. Görselliğin ve popüler söylem ve dergilerin doruk noktasına ulaştığı bir çağda yaşıyoruz ama derinliğin kendini koruyacağı ve ileriye sağlam olan her şey gibi sağlam dergilerin ve bu dergilerin verimli kıldığı insanları taşıyacağı umudunu ve iyimserliğini yitirmiyorum.

Tersini düşünelim; bugünü kurtaran dergilerin olduğunu biliyoruz, tıpkı bugünü kurtarmaya yönelik popüler şiirler gibi. Bırakalım onlar da modern kapital dünyanın kaymağından yesinler. Biz öze eğilmeye devam edelim.

Yeri gelmişken burada sormak istiyorum, sosyal medyanın dergilerin yerini çoktandır doldurduğu gibi bir garip söylem var. Buna katılıyor musunuz? Neden? Eser sahipleri de nitelikli okurdan çok, hayran ve like pesinde. Doğru mu bu anlayış?

Hayatımızın her alanında yer alan sosyal medyanın gücünü inkâr edemeyiz. Dergiler de özellikle edebiyat dergileri eskisi gibi okunmamakta. Yaptığı işin farkında ve bilincinde olan insanlar dergileri takip ederler. Öyküden şiire, denemeden diğer türlere kadar dergilerden gündemin takibini yapmak mümkün. Matbu dergiler hâlâ bana daha çekici, daha güvenilir ve kalıcı geliyor.

Sanal âlemi bir reklam aracı olarak görüyorum. Hayran ve like peşinde olanlar da günlük egolarını tatmin için yazmaktadırlar. Ha, bunda yanlış anlaşılma olmasın lütfen: Nitelikli eserler de çok like alabilir ve hayran sayısı fazla olabilir ama eser sahibinin kendini buna göre ayarlaması yani bunu ölçüt alması yanlıştır.

Çok kültürlü bir diyarda doğup büyüdünüz. Bunun şairliğiniz üzerinde ne gibi etkileri oldu? Ya da sizce bir etkisi oldu mu? Zira içinden çıkıp geldiğimiz çevre biz ne yaparsak yapalım kültürel şekillenmemizi, sanatçı altyapımızı öyle veya böyle etkiliyor. Sizde bu nasıl oldu diye sorsam…

Çok kültürlü bir diyarda doğdum, evet. Şairliğim; Akdeniz’in renk renk insan, iyilik ve sevgi mozaiğiyle harmanlaşmıştır. Şiirin diline ve terbiyesine uygun bir özle yetiştirildim ve bunu korudum. Kısaca; insan olarak yetiştiğime inanıyorum. Kötülüğü, yalanı, soykırımı, ezmeyi, ezilmeyi hiç anlamadım. İnsanın bu duyguları beslediğini, şehirler değiştirirken öğrendim. Şiir de, insanın insan hallerini korumasıyla kendini korur, geliştirir ve büyür. Çocukluğunu koruyanlar, hayata çocukların baktığı gibi nesnel olarak bakabilenler, modern topluma ve kapital dünyaya göre değil kendi iç seslerine göre hareket ederler ve bu tür insanlar sanatçı olabilirler. Diğer türlü insanlar naylondur. Çocuk ruhunu koruyamayan, özünü saflığını koruyamaz. Dünyanın boyalı ve kurallı yüzüne uyum sağlayarak yaşayan insanlar, naylon olduklarının da elbette farkına varmadan yaşayacaklardır.

Naylon derken? Yani sanatçı ruhu geliştirebilmek veya koruyabilmek için bir yanımızın hep çocuk kalması gerektiğini kast ediyorsunuz?

Bir yanımız değil belki bütünümüz çocuk kalmalıdır. Bu sayede sanat gelişir, büyür ve yenilikler oluşur. Okuma yazmayı sökmüş, pek çok kitap okumuş ama çocuk ruhumuzu da korumuş olmamız gerekir. Günümüzde, herkesin bir yanı çocuk, bütünü değil. Nedeni; kadın anne olur ve çocuklara, eşine, mutfağa işine bölünür. Annenin sadece küçük bir tarafı kendine kalacak, özgür düşünebilecek ve kendi içine göre işleyebilecektir hayatı. Keza, erkek için de babalık durumu vardır. Ofisinden, çocuklarından, eşinden arta kalan zamanda yazacak, çizecektir. Bir işçi ya da memur daha beter olacak, geçinme kaygısı onu daha ufak parçalara ayıracak ve yaratmak istediği esere ulaşması zor olacaktır.

Ama bizim demek istediğimiz naylonluğa gelince, çocuk ruhlu sanatçıların içi ve dışı özdeş olur. Nesnelerdir önemli olan, nesnelerin dilidir. Günlük popüler hayat, maddiyat ve madde onun için önemli değildir. Hissettiğini yaşayan ya da yaşadığını hissedendir. Ev almayı düşünerek yaşayan bir şairin şiiri ne kadar güçlü olacaktır? Bu acımasız yargılamayı kendime de yaptığım için rahatça konuşabiliyorum. Gerçekçi olmak, geleceğimizi garantiye mi almak zorundayız? O zaman sözcükler ve sözcüklerin düşlerde yüzen diğer anlamlarına dokunmaya hakkımız yok. Sanatta para yoktur. Tesadüfen yaşarken para yüzü görmüş istisna sanatçılar vardır ama genel geçer kanı budur. Şair bir tercih yapmak zorundadır ya zor yola girip şiirini suya yazacak ve yok oluşa bir çentik atacaktır ya da kendince ölçüt bildiği ve yaşamak istediği mutlu bir hayat için geçinme yolları ve ötesi ev, araba düşleyecektir. Bunu yolun başından bilmek ve kabul etmek ve bir tercih yapmak zorundadır, şiir kuma kabul etmez. Her ikisini mi yaparım diyor? Buyrun o zaman! Büyük şiiri daha çok bekleriz biz!

Bizim yazarlar dünyasında dayanışmadan çok kıskançlıklar, dedikodular, çekemezlikler ve ufak tüccar hesapları genele egemendir. Şairlerin dünyası bu konuda nasıl şahsen ben merak ediyorum.

Siyasi bir düzen vardır. Bu düzenin oluşturduğu -buna biz istersek psikolojik diyelim istersek sisteme ayak uydurmak diyelim-bir halk vardır. Hangi ideolojik kaygıyla yaşarsa yaşasın bu halk toplulukları, bu düzenin oluşturduğu ortak bir paydada yaşıyor veya aynı duygulara zamanla sahip oluyor. Her kesimde bunu görüyor olmakla beraber edebiyat ve sanat dünyasında da rastlamak bize ağır gelebilir, gelmelidir. Özellikle şiirin var olduğu yerin kutsal, birleştirici, yüceltici etkisinin kendini koruması gereklidir. Bu böyle midir?

Elbette her yerde dedikodular, çekemezlikler, ufak tüccar hesapları ve şairlerin incinmişliği vardır. Bunun olduğu yerde şiirin ne olduğu bilinmiyordur. A, B’yi engelleyerek varlığını koruyacaksa, şiir adına konuşuyorum; koruyacağı bir tek ortalıkta cirit attığı kendi et ve kemiğidir. Fakat ben pozitif ve iyimser düşünerek, şöyle bir pencere açabilirim sadece şiir değil tüm yazın dünyası için: Gerçekten şiir ve edebiyat derdi olanlar; tıpkı bir koşu yarışında olduğu gibi yanındakine kumpas ya da çelme takarak, iftiralar atarak, ötekileştirerek, yok etmeye çalışarak yarışmazlar hatta yarışmaya bile katılmazlar ki; onların en büyük yarışı kendileriyledir. Şiirin bilincinde olanlar kıskanmazlar, şiiri bilenler insanı ve bilinci bilir ve değer verirler. Şiiri ve şiiri yaratan şairi takdirle selamlarlar. Bu onların zaman kadar soylu olmalarını sağlayacak bu sayede zaman onları da kucaklayacaktır. Zaten bu davranışları da ancak ve ancak tarihe imza atan gerçek şairler yapabilir.

Bunun tersi durumlar olmuyor mu? Elbette oluyor fakat bunları yapanların şiirle ilgili bir dertleri yoktur. Bugün bu şekilde var olabilirler. Dedikodu ve yalanlarla popüler bir çevre edinirler fakat nereye kadar? Türlü maskeler, oyunlar ve kötülüklerle var olanlar kurnazlığı zekâyla karıştırabilirler. Ürettikleri şiir yerinde sayan vasat bir şiir olacak ve toprağa onlarla beraber gömülecektir. Bu çağın getirdiği bu kalabalıkta görselliğin ve kolaycılığın ödüllendirildiği zannına kapılmayıp kendimize yani şiire sıkıca sarılıp yapabileceğimizin en iyisini yapalım. Doğrusu; insanla değil, şiirle uğraşmak gerektiğidir.

Nasıl yazıyorsunuz?

Kendimi bildim bileli yazıyorum. Her yerde ve her zaman yazabilirim. İçime dokunan her nesne, her insan, her söz, her şey ve herkes şiire şiirime dâhildir. “Yazmak diri diri yanmaktır” der Blaise Cendrars. Yazmak beni anlık rahatlatsa da gelecek şiirin yazılışına kadar acılar boşluklar içimde oyunlar oynar ta ki başka bir puzzle’da tutunup yepyeni oluşumlara gebe kalıncaya kadar. En ufak bir baskıda ben ve dolayısıyla şiirim çıkmaza giriyorum: Esrikliğim sağlığımdır. Elimden gittiğinde ben yitmiş gibi olurum. Çünkü sözcükler kendilerini özgürce yaşadıkları yerde var olurlar ve disiplin, kural, sınır, korku, baskı, kaygıdan hoşlanmazlar. Bu yüzden mümkün olduğu kadar duygularımı rahat bırakmaya çalışıyorum. Dolayısıyla şiir benim öz toprağımdır. Şaşkınlığım, heyecanım, mutluluğumdur. Yeniden doğuş yaşadığım, hücrelerimi yenileyen besleyen ülkemdir. Bunu okumalarla ve hayatı gözlemleyerek tamamlıyorum.

Politik şiir ve politik şair var mıdır, bu konu hakkında neler düşünüyorsunuz?

Şiirin zaten kendisi siyasidir, muhaliftir aykırılıktır, değişik bir şey söylemektir. Kaba bir tabirle doğrudan siyasetten söz etmesi demek değildir siyasi olması. Şiir bir; şair tarafından yazılırken oluşur, iki okunurken okurda yeniden doğar ve yeniden oluşur. İnsanı ve insan ilişkilerini anlattığı çağının gereksinimini karşıladığı zaman muhaliftir siyasidir. Hayatın kendisi politik değil midir? Bu daha alt dereceden şiirin alt katmanlarından şiiri besleyecektir. Çünkü hiçbir ideoloji ve düşünce şiirin önüne geçemez. İnsan da yaşadığı hayatın dışında yazamaz. Günümüz, kendi kültüründe şiirini yaratıyordur, yaratacaktır. Kültürel, ekonomik, siyasi yönden giderek büyüyen karmaşa elbette şiire de yansıyacaktır.

Bir şair, bilinçli ve özgür iradesiyle eserini yazarken yaşadığı dünyayı kollamalıdır. Çünkü etik düsturunu en çok şair edinir ve Lacan’ın “arzundan vazgeçme!” Kendinin bilmediğin parçasından vaz geçme sözü en çok şaire ve şiire yakışır. “Vazgeçme” der Badiou; “bir hakikat sürecine yakalanmaktan vazgeçme! “ Çünkü hayatın ve insan özgürlüğünün etiğidir şairin bilinçaltında yatan. Koşullar ne olursa olsun, gerçekler var olmak ve ortaya çıkmak zorundadır.

Şair yazmak zorundadır. Biraz daha açalım:

Zizek’in “insan, dünyanın sonunun geldiğini rahatça düşünebildiği halde, kapitalizmin sona erebildiğini düşünemez olmuş” sözünden hareketle, insanların yeniden kendisiyle hesaplaşması gerektiğini, bu hesaplaşmada en çok ve özellikle aydın sanatçıların hem yaşadıkları hayat, hem de dünya düzeniyle karşı karşıya gelmeleri gerektiğini ekleyelim. Buna; edebiyat varlığını sürdürmek için direniyor olduğu sözünü de ekleyelim. Halka ve sokaklara açılan terörü, nükleer santralleri, ekonomik çıkmazları, soykırımları, eşit olmayan milli gelir dağılımlarını yok saymayan bir şiir bakış açısına ve yaşadığımız bu geçiş dönemlerini; hem kendimizi, hem toplumu, hem de yazdıklarımızı bileyip çoğaltarak, geliştirerek atlatmaya ve daha çok yazmaya ihtiyacımız var.

Politikanın önde olacağı bir politik şiir, şiirin arkada kalacağı anlamını taşır. O zaman propaganda niteliği taşır ve şiir ikinci plana düşmüş olur.

Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim.

27.10.2018

 

Nisa Leyla kimdir?

1972 İskenderun doğumlu. İlk ve orta öğrenimini İskenderun’da tamamladıktan sonra, Ç.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, İngilizce İktisat Bölümü’nden mezun oldu. 3 yıl İngilizce Öğretmenliği, 5 yıl kamuda idarecilik yaptı.

Şiirleri, söyleşi ve şiir yazıları; başta Varlık, Hürriyet Gösteri, Yasakmeyve, Mühür, Şiiri Özlüyorum, Papirüs, Kuşak Edebiyat,, Sincan İstasyonu, Deliler Teknesi, Şiirden, Afrodisyas, Yenidönem, Kurgan Edebiyat, Amanos, Yaşam Sanat, Patika, Ihlamur,Temrin, Ring Edebiyat, Ekin Sanat olmak üzere Türkiye’nin belli başlı tüm dergilerinde çıktı. Bazı yabancı dergilerde de şiirleri çıktı. Remzi Karabulut’un hazırladığı 252 YAZARDAN MİNİMAL ÖYKÜLER Antolojisi’nde, Adil Okay’ın düzenlediği ŞAİR KAPILARI Kitabı’nda yer aldı. Edebiyat Ortamı Şiir Yıllığı 2016 (Turan Karataş, Ankara, 2016), Mühür Dergisi’nin 2016 Yıllığı (Mustafa Fırat, 2016 ), Geçmişten Geleceğe Çukurova’da Şiir, 2.cilt (1994 Adana, Mustafa Emre), 2013 ve 2014 yılında Çin’de çıkan WORLD POETRY YEARBOOK Antolojisi’nde şiirleri yayımlandı. 1991 yılında, Yeni Adana Gazetesi’nin açtığı Sessizliği Saran Tını yarışması’nda Türkiye üçüncüsü, 1992’de İskenderun Festivali Şiir Yarışması’nda birinci oldu. Mevlüt kaplan 2015 Edebiyat Ödülü’nü aldı. “Elbisem Asılı, Orada” adlı şiiri Türk Şiiri’nde Franz Kafka bitirme tezi’nde işlendi. 2017 İtalya (Galateo Kenti) Verbumlandi Sanat Festivali uluslararası Şiir Yarışması’nda “Barış” isimli şiiriyle ödül kazandı( 5.International Literatüre an Poetry Contest of Galeteo City) “HAYAL DİVÂN” dosyasıyla 2017 ENVER GÖKÇE şiir ödülünü aldı.

Türkiye Edebiyatçılar Derneği ve buna istinaden Avrupa Yazarlar Konseyi, Türkiye Yazarlar Derneği, Pen Yazarlar Derneği üyesidir. Hâlâ İstanbul’da yaşamakta ve şiirle uğraşmaktadır.

Kitapları :

DAR PAÇALI DİZELER (Yazılıkağıt Yayınları, Şiir, 2014 Haziran, Ankara)

YOKOLUŞ BİR SÖZCÜKSE (Yasakmeyve Yayınları, Şiir, 2015 Eylül, İstanbul)

SİHİRLİ DEĞNEK (Mühür Yayınları, Çocuk Şiirleri, 2015, İstanbul)

Anzeigen

-Advertisment -

Most Popular

EU mobilisiert internationale Geber zur Unterstützung der Rohingya-Flüchtlinge

Donnerstag hat die Europäische Union gemeinsam mit den Vereinigten Staaten, dem Vereinigten Königreich und dem Hohen Flüchtlingskommissar der Vereinten und den Ländern der Region...

Batman’da özel bir hastanede hastaları robot ADA karşılıyor

Batman'da özel bir hastanede hastaları yerli teknoloji ile üretilen robot ADA karşılıyor. Konya'da, Akınsoft yazılım firmasınca kurulan "AkınRobotics" fabrikasında tasarlanan robot ADA, Batman'da özel bir...

Neuer Goldener Plan geht an den Start

Bund-Länder-Verwaltungsvereinbarung „Investitionspakt Sportstätten 2020“ unterzeichnet Die Verwaltungsvereinbarung „Investitionspakt Sportstätten 2020“ tritt mit Wirkung vom 13. Oktober 2020 in Kraft. Der Investitionspakt Sportstätten ist ein neuer...

Basketbol: ULEB Avrupa Kupası

Bahçeşehir Koleji: 72 - Joventut Badalona: 91 Salon: BJK Akatlar Spor ve Kültür Kompleksi Hakemler: Saso Petek (Slovenya), Vasiliki Tsaroucha (Yunanistan), Luka Kardum (Hırvatistan) Bahçeşehir Koleji: Jones...