16.5 C
Hamburg
Freitag, September 25, 2020
Start Home Yazar Ali Fuat Karaöz ile Söyleşi

Yazar Ali Fuat Karaöz ile Söyleşi

Süleyman Deveci: Yazarlığa nasıl ve neden başladınız, nereden çıktı yazar olmak ile başlayalım…. Şöyle geçmişten geleceğe bu serüvene değinebilir misiniz?

Ali Fuat Karaöz: Öncelikle belirtmem gerekir ki edebi metinlerden önce de yazıyla ilişkim vardı. En eskiler bir yana çalışma hayatımın son 12 yılı yazı ile geçti. Otomotiv sektöründe İngilizce ve Türkçe katalog, bülten yazım işleriyle uğraştım, teknik çeviriler yaptım.

Edebi anlamda ilk cümleyi 45 yaşımda yazdım, bu oldukça geç bir zaman. Bu deneyim, ilk anda bir iç dökme, bir rahatlama gibi başlasa da daha sonra rayına oturdu. Bu tarihten önce, en az yirmi yıl ilk romanımı yazmanın hayalini hep kurmuştum, başladıktan sonra sanki dipsiz bir kuyuya düştüm, o gün, bugündür yazma serüvenim devam ediyor. Nereden çıktı yazar olmak sorusundaki yazar olma fikri, çok iddialı gibi geldi bana, bunun altında ezildiğimi belirtmem gerekiyor, en azından böyle bir düşünce ile yola çıkmamıştım, hala da öyleyim.

İlk olarak Cinayetleri Gördük adlı anı-romanımı yazdım. Öğrenciliğimde 1980 yılında fakültenin önünde askerler tarafından taranmıştık, yanı başımda vurulan arkadaşlarımdan biri ölmüştü. Yetmemiş, katil diye bir arkadaşımızı idamla yargılamışlardı, o da yetmemiş, cinayeti gördük diyen tanıklar da korkunç işkencelerden geçirilmişti, tanıklardan birisi de bendim. Tarandığımız günü, öncesini ve sonrasını, DAL’daki işkenceleri, Mamak zindanını ve kafesi, Ankara’nın sokaklarını yazdım. Söylemeden geçmek olmaz, gördüğüm işkencelerden, yanı başımda öldürülen ve yaralanan arkadaşlarımdan dolayı depresyon geçirmiş, epeyce tedavi de görmüştüm. Bu bağlamda bu yazma serüvenim psikolojime de iyi geldi, yeniden tedavi görmüş gibi oldum, ilk anda yazmaya iten neden bunlar diyebilirim.

Daha sonraki süreçte yazma serüvenime bir edebiyat grubunun katkısı çok büyük oldu. KESK, İzmir Kültür Sanat Sen bünyesinde oluşturulan edebiyat grubuna 2010 yılında katılmıştım, öykü ve romanın olmazsa olmazları, öğeleri gibi konularda verimli çalışmalar yapmıştık, daha sonra bu grup sendikadan bağımsızlaştı. Yazarevi Topluluğu Derneği adında dernekleştik, halen bu derneğin başkanıyım, usta yazarları, eleştirmenleri konuk ettik, derinlemesine okumalar gerçekleştirdik, öykü, roman kahramanları üzerinden ayrıntılı incelemeler ufkumuzu açtı. Bu vesile ile burada, başta eleştirmen Hülya Soyşekerci, dilbilimci Prof. Dr. Semiramis Yağcıoğlu olmak üzere Raşel Rakella Asal, Emel Kayın, Sevim Korkmaz Dinç, Hasan Özkılıç, Oya Uslu, Hasan Efe ve ayrıca grubu ilk kuranlardan Erdoğan Baysal ve Mümtaz Gökçebağ’a, ölmüş olsa da sendikadan Hasan Topçu’ya teşekkürleri bir borç biliriz.

Bu dernekten ayrı olarak Ege 78’liler bünyesinde kurduğumuz Sanat ve Edebiyat grubunda da çeşitli etkinlikler gerçekleştirdik, bu alanda halen çalışmalarımız devam ediyor.

Geleceğe yönelik olarak öncelikle yazdıklarımı yayınlatabilmek gibi sıkıntılar yaşıyorum. Üç ayrı öykü dosyamda 43 tane öykü var, bunlardan 22 tanesi çeşitli dergi ve internet sitelerinde yayınlansa da henüz bir kitap çıkaramadım. Ayrıca yayınlatamadığım üç ayrı roman dosyam var.

En son bir roman üzerinde çalışıyorum, bu sefer farklı bir yol deniyorum, distopik özellikler taşıyan kurgusal bir çalışma. Dünyanın her tarafında kötülüğün iyice kurumsallaştığı böylesi berbat zamanlardan öte, belirsiz bir gelecek zamanda sevgiyi, paylaşmayı ilke edinen inatçı bir grup ihtiyarı ele aldım, arka planda kötülük her yerde. Başarabilir miyim bilemiyorum ama yazmaya devam ediyorum. Bu romandan sonrası için çok net olmasa da değişik projelerim var ama böylesi bulanık bir ortamda önümü ve daha öteleri çokta iyi göremiyorum.

Romanınız “Cinayetleri Gördük”ten bahseder misiniz?

Romanda iki farklı katliam girişimi ekseninde olaylar anlatılıyor, birisi 5 Nisan 1978 tarihinde, bu olay 16 Mart 1978 Beyazıt katliamının Ankara ayağı olarak geliştirilen ama o kapsamda başarılamayan olaydır, diğeri ise 2 Eylül 1980 tarihinde yaşanan olaylar. Kayıtlara göre ilkinde bir kişi ölürken 15 kişi yaralanıyor, ikincisinde 1 ölü 5 yaralı var. Her ikisinde de yaralı sayısı aslında çok daha fazla. Ben ikinci taranmada vardım, roman ağırlıklı olarak bu eksende ilerliyor. İlk taranmayı değişik noktalardaki kişilerin gözlemlerine göre ele aldım. Bu olaya ilişkin olarak, daha sonra itirafları Aydınlık gazetesinde de yayınlanan, yargılama sürecindeki itirafçının çarpıtmaları da söz konusu edildi.

Yaşanmış ama çarpıtılmış, yok sayılmış, yalanla üzeri örtülmüş acı olayları unutmamak, unutturmamak için, belleksizliğin, unutmanın yok oluş, bir onursuzluk olduğunu düşünerek, tarihe küçük de olsa bir not düşmek için yazdım Cinayetleri Gördük adlı kitabımı. Bunun için olayları yaşamış kırktan fazla kişiye ulaştım ve dokuz yıl uğraştım.

Bu kitabı yazarken asıl derdim, biçimden önce öz idi, olan bitenleri gerçeğe sadık kalarak, yapılan hataları da anlatarak geçmişten ders almak diye bir kaygım vardı. Belirtmeliyim ki, bu kitap bir ilk kitaptır ve ben edebiyattan gelen birisi değilim, yani demem o ki biçime yönelik kaygılarım arka plandadır. Anlatılanlar, öldürülmüş, acı çekmiş dostlara, heba edilmek istenen hayatlara verilen bir selamdır. Bu kitap ayrıca Kenan Evren davasına müdahil olmak için verdiğim dilekçenin de ekiydi, ancak başvuru kabul edilmedi.

Yazarevi Topluluğu Derneği dediniz. Nasıl başladınız, kimin fikriydi, nasıl bir araya geldiniz? Belki sizlerin tecrübelerinden başka edebiyatseverler veya yazar toplulukları da ilham alırlar…

2010 yılı başında İzmir Kültür Sanat Sendikası üyeleri sendikayı faal bir yaşam alanı haline getirme düşüncesiyle yola çıkıyorlar. Etraftaki bu tür atölyelerin yüksek ücretli olması bazı insanlarda olumsuz etki yarattığından ücretsiz olarak, bunlara alternatif olma düşüncesi öne çıkıyor. Neden bizde sendikanın bünyesinde gruplar kurmayalım diye düşünüyorlar ve süreç içerisinde tartışarak bu fikri olgunlaştırıyorlar. Çekirdek grup, atölye fikrini olgunlaştırdıktan sonra konuyu sendika kurullarında ve kendi çevrelerinde tartışıyor. Mekân sorununa sendikanın olumlu yaklaşması ile çalışmalara var olan küçük grupla başlıyorlar. Ben bu aşamada gruba katıldım, gruba yeni giren bir arkadaş çağırdı. Afişlerle ve internet aracılığı ile yapılan reklamlarla gruba yeni katılımlar oldu, daha sonra çeşitli etkinlikleri daha kolay yapabilmek, kendimizi daha iyi tanıtabilmek için kurumsal bir kimliğin gerektiği fikri ortaya çıktı. Bu amaçla dernek kuruldu. O dönemde sendikanın da verdiği güçle dernek genişledi, katılımcıların talepleri doğrultusunda öykü, roman, şiir atölyeleri oluşturuldu, bu aşamadan sonra işleyiş olarak dernek, sendikadan bağımsızlaştı. Ancak, özellikle 2015 yılından sonra ülkedeki genel havadan bizde etkilendik ve eski ivmemizi kaybettik.

Sizce iyi bir edebiyat dergisi ve beraberinde ağda iyi bir edebiyat sayfası nasıl olmalıdır?

Elbette herkesin beğenisi farklı, belki beylik laflar olacak ama bir edebiyat sayfasının her renkten, dilden hayatı kapsayan, nitelikli metinlerden oluşmasını isterim. Tabi ki, sayfanın yapısının sadeliği, karmaşık olmaması, kapsamlı bir sitede aranılanın kolayca bulunması, görünür olması, bunun için okuru yormaması gibi başlıkların iyi özellikler olduğunu düşünüyorum. İtiraf etmeliyim ki, sizin sitenizin çok dilli, renkli, değişik metinlerden oluşması beni etkiledi, özellikle çok dilli oluşu çok güzel. Ayrıca sayfa yapısını beğendiğim Gezite adlı bir site vardı, edebiyatın yanı sıra çeşitlilik anlamında oldukça zengindi ancak kapatıldı. Esas olarak, belki de kuşağımın özelliğinden olsa gerek, bilgisayar ortamında uzun edebi metinler okumak pekte hoşuma gitmiyor, kitap kokusu olsun istiyorum, yani bu konuda çok deneyimli olduğumu söyleyemem.

Dönemin devrimci önderlerini unutturmamak için kaleme aldığınız biyografileriniz var. Okur nasıl karşıladı bu çalışmalarınızı? Yeni benzer araştırma-incelemeye dair çalışmalarınız olacak mı?

Bu anlatılar için hedef kitlem gençlikti. Hatta üçlemenin ilk çıkanı Adım Deniz’di, geçen yıl başka bir yayınevi tarafından da Cinayetleri Gördük adlı kitabımla birlikte ikinci baskısı yapıldı. Bu kitabın ilk okurları kızım ve arkadaşları olmuş, olumlu tepkiler de almıştım. Gerek kendi çevremde gerekse İzmir Kitap Fuarında aldığım ilk tepkiler oldukça umutlandırmıştı beni. O dönemi hiç bilmeyen gençlerin yanı sıra dönemi yaşayan 68’lilerin de tepkisini ölçmeye çalıştım, hedef kitleyi göz önüne alarak oldukça olumlu görüş belirttiler. Konuyla ilgili olarak bir şenlikte parası yetmediği için kitabın etrafında dönüp duran, bu hallerini arkadaşın uyarısından sonra fark ettiğim 13-14 yaşlarında bir kız ile oğlanı unutmam mümkün değil, karşılıksız verince o sevinçleri bende hoş bir anı olarak kaldı.

Adını anmadan geçemeyeceğim, bu üç kitabı hazırlarken Yön hareketinin önde gelenlerinden olan Necat Sadi İzar’ın bana çok büyük katkısı olmuştu, Necat amca iki yıl önce vefat etti, muhteşem bir kütüphanesi vardı. Deniz ve Sinan ile ilgili anılarını da anlatmıştı. Diyebilirim ki, bu kitapları biraz da onun sayesinde hazırladım, bu bağlamda o döneme ilişkin yeni bir projem en azından şu aşamada yok.

Aynı zamanda öykü de yazıyorsunuz. Bazıları edebiyat dergilerinde yayınlanıyor? Bu çalışmalarınız hakkında da bizi bilgilendirir misiniz? Bu bağlamda öykü sizin yazın hayatınızda nerede?

Belirttiğim gibi ilk kitabım Cinayetleri Gördük adlı çalışmamdı. Cinayet öncesinin ve sonrasının izini sürerken birçok insanla görüşmelerim olmuştu. Bunlardan ilginç bulduğum ama bu kitaba koyamadığım, ayrıksı duran öyküler vardı. Çıkış noktam böyle oldu, ilk öykülerim, tıpkı ilk romanımda olduğu gibi daha çok 12 Eylül öyküleri; bir cinayet, bir tutuklanma anı, sürgün, direniş gibi konuları işlediğim öykülerin yanı sıra daha sonra açlık, yoksulluk, hastalık, mültecilik gibi konuları da işledim.

Öykünün daha kısa ve vurucu olması dolayısıyla olanakları da farklı. Bir de gerek roman gerekse öykü kitaplarının yayınlanması, bilindiği gibi bu ülkede oldukça sıkıntılı, hele ki rüzgâra karşı yelken açanların durumu daha da zor. Bu bağlamda yeni başlarken öykünün edebiyat dergilerinde yayınlanmasının daha kolay olmasının özendirici bir yönü de var.

Öykü, roman, biyografi alanlarında çalışmalarım var, ayrım yapmıyorum desem de yazın hayatımda roman daha çok öne çıkıyor. Ama öykü ya da roman, her ikisinin de artısı eksisi var, çok net değilim. İlk romanı bitirdikten sonra öykü yazmaya başlamıştım ama öykünün bir çırpıda yazılması, çok daha kısa sürede tamamlanması, dergilerde de olsa daha kolay yayınlanması bir yanıyla onu daha cazip hale getiriyor.

Bir blog sayfanız var. Öncelikle başarılar dilerim. Nereden çıktı bu blog sayfası, bunun da serüvenini bize anlatabilir misiniz?

Öncelikle başarı dilekleriniz için çok teşekkür ederim. Blog sayfam henüz çok yeni, öteden beri gönlümden geçse de en azından bu aşamada pek hesapta yoktu, biraz plansız gelişti. Internet ortamını pekiyi kullandığımı söyleyemem. Sağ olsunlar, arkadaşların yardımı ile bu düşünce gelişti. Bir arkadaş sayfa açtı, çokta iyi oldu, tüm külliyatın bir arada derli toplu, görünür olması bana da iyi geldi, yayınlanan metinlerimin tamamını henüz yükleyebilmiş değilim, aralıklarla siteye yüklüyorum.

Genel bir soru olacak, kendi kendinize hiç sordunuz mu ben neden yazıyorum diye? Yazarlıkla yola çıkarken ne düşünüyordunuz, yani neden yazıyorsunuz?

Bu soruyu yazmaya başladıktan epey sonra duymuştum, henüz arayış içerisindeydim, daha öncesinde böyle bir soruyu düşünmemiştim bile. Bundan sonra kendime sorduğum zamanlar oldu. Bu soru hakkında çokça söz edilse de bir yazarın ne yazdığına bakıldığında neden yazdığı da anlaşılıyor bana kalırsa. Ben öncelikle kendi iç dünyama yolculuklar yapmak için yazıyorum.

Teşekkür ediyor çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

 08.10.2018

 

Yazarın blog sayfası: http://aaffkk.blogspot.com/2018/08/adm-ibo.html

 

Ali Fuat Karaöz kimdir?

1960 yılında Hatay, Erzin’de doğdu, ilkokulu ve ortaokulu aynı yerde bitirdi. 1978’de Adana Motor Teknik Lisesinden, 1982 yılında Ankara Yüksek Teknik Öğretmen Okulundan (Gazi Üniversitesi, Teknik Eğitim Fakültesi) mezun oldu.

Cunta yıllarında sakıncalı sayıldığı için mesleğe başlatılmadı, on yıl sonra mahkeme kararı ile dönmeye hak kazandıysa da başladığı gün istifa etti. Manevi tazminat davası açtı, kaybetti. Sakıncalı yıllarında pek çok iş denedi, uzun süre teknik çeviri ve katalog yazım işleriyle uğraştı. Emekli.

İlk öyküsü Berfin Bahar’da yayınlandı. Daha sonra öykü ve makaleleri, ortak öykü kitaplarının yanı sıra Dünyanın Öyküsü, Güney Sanat, 14 Şubat Dünyanın Öyküsü, Çağdaş Yaşam, İzmir İzmir, Kültür-Sen Edebiyat İşliği, Kurşun Kalem, Gezite, Siyasol, Emeğin Sanatı, Pirtük ü Weje, Ekin Sanat, Yeşil Sol Gündem, Tmolos Edebiyat gibi çeşitli dergilerde ve internet sitelerinde yayınlandı. 

Cinayetleri Gördük ve Solgun Yüz adlı romanları ile Adım Deniz, Adım Mahir, Adım İbo adlı biyografi kitaplarım yayınlandı. Cinayetleri Gördük adlı kitabını yayınlanmadan önce Kenan Evren Davasında müdahil dilekçe eki olarak verdi, ancak başvurusu kabul edilmedi.

İzmir’de yaşıyor, evli ve bir kızı var.

Vorheriger ArtikelKemal Tahir: Damağası
Nächster ArtikelAhmet Ümit: Bab-ı Esrar

Anzeigen

-Advertisment -

Most Popular

Mercedes-Benz Werk Wörth startet Serienproduktion des eActros in 2021

Ab 2022 CO2-neutral: Gesamter Standort Wörth stellt auf grüne Produktion um „Now & Next“ – Unter diesem Motto präsentiert Mercedes-Benz Lkw heute am Standort Wörth...

UEFA Süper Kupa’yı, Sevilla’yı uzatma sonunda 2-1 yenen Bayern Münih kazandı.

UEFA Süper Kupa - Bayern Münih: 2 - Sevilla: 1 - Uzatma sonunda sahadan galip ayrılan Bayern Münih, tarihinde 2. defa kupanın sahibi oldu Stat: Puskas...

Gewaltiger Fortschritt für die Digitalisierung der Verwaltung

Kabinett beschließt Registermodernisierungsgesetz Die Bundesregierung hat heute den Gesetzentwurf zur Einführung und Verwendung einer Identifikationsnummer in der öffentlichen Verwaltung und zur Änderung weiterer Gesetze (Registermodernisierungsgesetz)...

Hüseyin Habip Taşkın: CESARET

Öykü: Burada bir köy vardı, haritada yeri belli değildi. Yanlışlıkla yolu buraya düşen olmuşsa da pek önemi yoktu. Günün birinde köydeki insanlar öyle böyle değil...