11.3 C
Hamburg
Donnerstag, Oktober 29, 2020
Start Bücher Şair Ali Şeker ile Söyleşi

Şair Ali Şeker ile Söyleşi

Ne kadar yazarsak yazalım, ne kadar anlatırsak anlatalım sürekli bir şeyler eksik kalıyor. Şiirle ilgili görüşlerinizi araştırırken denk geldim, gençliğinizde resim yaparmışsınız. Resimden ve hem kültürel hem de coğrafi koşullardan dolayı şiirle tanıştığınızı ve kaldığınızı söyleyebilir miyiz? Bu aynı zamanda sizin sinema ve dizi oyunculuğu ile tanışma döneminize denk geliyor. Şiirin bağımsızlık yarattığından mı, yoksa her sanatçı ruhlu insan gibi sürekli yeni arayışların yansıması mı denmeli?….

…..

Bu kent, sutyensiz göğüslerini bırakmış rüzgâra
Öyle özgür, öyle bir başına…
Sokaklar barut değil, süt kokuyor çocuklar…

Evin eşiğinden sokağa adım attığımız andan itibaren, sokağa, caddeye, bir işlik yerine farklı farklı capcanlı ve diri insan öyküleriyle akarız. Yaşamın içselleştiği bir devingenlikte ne anlatırsak, ne yazarsak her zaman yaşamın bir tarafı hep eksik kalacaktır. Ve hep kalmaya da devam edecektir. Ne yazık ki, doğanın biz insanlara bahşettiği evrensel dili hepimiz bir kenara bırakmışız. Kendi dilimizi iktidarın merkezine ve egemenlerin çizmiş olduğu meşru sınırlar içine hapsedip, kirli kanlı bir dünyanın derdindeyiz. Her gün yeni bir şeyler öğrendiğimiz çok çetrefilli ve çapraşık bu dünya yalnız bizim değil. Buradaki biz sözcüğünü biraz açmak istiyorum, yani benleri bizleştirerek bu cevabı genelleştirmek adına evet bu dünya yalnız bizim değil. Üzerinde yaşadığımız dünyada biz insanlar dışında milyonlarca hayvan çeşitliliği, binlerce bitki çeşitliliği, 7. 3 milyar insanın yaşadığı, renk, ırk, cinsiyet ayrımı yapılmaksızın ve mizansen olarak hiçbirinin birbirine benzeşmediği, parmak izlerinin dâhil farklı olduğu devasa gerçeklik. Her geçen gün, ders kitaplarından anlatılanlara benzemeyen bir şeyler öğreniyoruz. Ricard Bach’ın Martı öykü kitabından gece karanlığında martıların uçmadığını; Paulo Coelho’nun Simyacı romanında, aylarca develerin çöller de yürüyebildiğini çok dayanıklı çöl hayvanları olduğunu, sürücüsüne belli etmeden ansızın yere yığılıp öldüğünü… Fakat atların ise çöl yolculuğunda, sürücülerine nerede nasıl ölebileceğini hissettirerek yoluna devam edebileceklerini öğreniyoruz. Marlo Morgan’nın Bir Çift Yürek kitabından ise her şeye üstünkörü baktığımız için doğanın dilinden anlamadığımızı öğreniyoruz. Doğada hiçbir canlı aç kalmaz, çünkü doğa bütün canlıları bir şekilde onurlandırır. Yeter ki aç gözlü olmasın,  doğa bunu bütün canlılara sunar. Bütün bu öngörülerden yola çıkarak, her gün, her saat, her dakika gündoğumuyla birlikte bizler de yeni bir şeylerle uyanıyoruz.  Onun için bugünden yazılan her şey eksik kalır, yarına dair. Bu bir kitap çalışmasında da olabilir, yeni bir kitap çalışmasında bir nokta, bir virgül veya bir sözcükte eksik yazılmış bir harf de olabilir.

Evet, devingen bir dünyada her şeyin birbirini tüketerek yaşam bulduğu bir diyalektikte ne kadar yazarsak yazalım, yaşamda sürekli bir şeyler hep eksik kalır. Yani biri yaşamdan koparken, bir diğeri onun kaldığı yerden yeniden onun gözlerinde yaşam bulur.

…..

Kendi kimliğinin kültürel ve coğrafi anlamda farkında olmadan “ varoşlar “da geçen bir kent kültürünün, arabesk motiflerle beslenmiş, büyüyüp serpilmiş bir yaşamın şarkı sözlerine yakın -şiir diyemeyeceğimiz- bir öngörüyle şiir yolculuğum başlar. Resim, şiir, sinema, edebiyat üçgeninde geçen kırk senelik bir zaman dilimi… Oyunculuk yolculuğuna paralel olarak, bireysel fantezilerin iç içe geçtiği 12 Eylül’ ün o karanlık sürecinde kendini tüketen şiirlerin yazıldığı bir dönem. O tarz şiirler üzerinde kendimi tatmin etmeye başladım. Sinemada siyah-beyaz birkaç televizyon dizisinde oyunculuk ve bir de sinema filmiyle oyunculuk hevesimi aldığıma inandım ve düştüğüm o maceradan vazgeçmeye karar verdim. Bir anlamıyla da tam başarmaya başladığım bir süreçte, Yeşilçam sinema sokağından cebimdeki o hayallerle birlikte ayrıldım. Yaşamın somut gerçekliğiyle yüzleştiğim bir noktada sinemayı bıraktım. Öncellikle daha önce bir söyleşide bu konuları detaylı bir şekilde cevapladığım için birkaç cümleyle burada da ifade etmek istedim. Resim yapmak, ortaokul – lise yıllarında portre resim çalışmalarıyla belli bir noktaya geldi benim için. Sizin de bildiğiniz üzere yaşam hep aynı noktada durmuyor. Gençsiniz önünüzde yaşayabileceğiniz iyi kötü bir ömür var. Ve her gün akıl heybenizdeki ütopyalar değişebiliyor. Bu değişiklikler bende de vücut bulmaya başladı. Bir noktadan sonra tercihlerin farklı bir evreye taşındığına tanıklık eder insan. Resim çalışmalarım çokta iyi bir noktaya geldi. Ama siyasal iklimin o anki konjoktürel yapıdan başka bir yapıya evrilmesiyle birlikte, bendeki resim yapma alışkanlığı yerini farklı bir sanat dalına çevirdi. Lise yıllarımda sinemaya karşı bir özentim vardı, bunda en çok Yılmaz Güney’in sineması ve dili beni çok cezp ediyordu, şansımı orada denemeye karar verdim. Beyoğlu’nun arka sokaklarında karamsar, umudu kaderci bir bakış açısıyla işleyen, bir dizi arabesk şiirlerin arayışı içinde oldum, ta ki elim ekmek tutuncaya kadar. Bu defa da yaşamın her tarafına dokunabileceğimiz bir şiir izleğiyle yoluma devam etmeye çalıştım.

Konu resimden açılmışken, bu yeni kitap çalışmamın kitap kapağında, yıllar önce çizdiğim bir kadın portresini kullandık.  Çokta güzel olduğunu söyleyebilirim. Zaten kitap kapağını size de e – maille göndermeyi düşünüyorum. Kısa da olsa bu sorunuzun son iki cümlesindeki bağımsızlık sözcüğünden ne anladığımı ifade etmek istiyorum. Hiçbir şeyin bağımsız olduğu düşüncesinde değilim. Bu bir sanat, edebiyat ürünü de olabilir. Veyahut edimsel yaşamdan insan öyküleri de olabilir. Her şeyin birbirinin devamı niteliğinde olduğunu, birinci ağızdan her gün doğa kulaklarımıza fısıldıyor. Bağımsız olmak, bu iki sözcük yaşamda oldum olası, bana hep itici gelmiştir. Yaşamla etkileşim halinde olan hiçbir canlı varlık bağımsız değildir. Ancak özgürlük alanı farklı ve özgün olabilir o kadar. Yeni kitap çalışmamda yer alan çalışmaların şiirden ziyade sürekli yeni arayışların bir yansıması olduğunu söyleyebilirim. Hali hazırda uzun uzadıya şiir yazmadığımı söylemeliyim. En çok bir sözcükten yola çıkarak, düşünsel bir pencereden ne gördüğümü ifade etmeye çaba sarf ediyorum.  Yani kendi tabirimle, kibrit kutusu büyüklüğünde tadımlık şiir ve aforizmalar diyebileceğim türden üretimler…

…..

Kimdir, bu sabah sabah karanlığa giren?
Bakıyorum da, parmaklar bir bir oturduğu yeden kalkmaya başladı.
İlkokula yeni başlayan çocukların can telaşıyla…

Şiiri ve şairi bol bir diyarın insanları olsak da günümüzde şiir hak ettiği ilgiyi maalesef göremiyor. En azından Avrupa açısından böyle söylüyorum. Yaygın ve bilinen edebiyat ödüllerine kabaca göz atıldığında hep düz yazının ön plana çıktığını veya çıkartıldığını görüyoruz. Oysa elli romanda anlatamadıklarınızı çıkar şairin biri dört dizelik bir şiirle daha güzel anlatabilir. Bu anlamda şiirin gücünün nereden geldiği hakkında bir fikriniz var mı? Yani o kadar güme giden satırların arasında bir o kadar da unutulmaz, sarsılmaz kalemler bütün heybetiyle nasıl ayakta durabiliyor?

Bu soru söyleşilerde çokça sorulan sorulardan bir tanesidir diyebilirim. 12 bin yıllık bir kültür birikimi üzerinde, birkaç devlet ve imparatorluğun konaklayıp izler bıraktığı bir Anadolu coğrafyası. Ve bu coğrafyanın ev sahipliği yaptığı birçok kültür birikim mirasının ve yaşanmışlığının edebiyata yansıyan bir damarından olsa gerek – diyar insanlarında şiir olarak kendini ifade etmesidir diyebiliriz. Yer yer on iki, on üç medeniyetin geçtiği bir kara parçası. Altı yüz yıl hüküm sürmüş bir imparatorluğun ayak izleri ve yıkıntı mirası üzerinden yaşam bulan çok dilli, çok kültürlü, çok inançlı bir coğrafya.., Haliyle şiiri ve şairi bol olur diye düşünmeden insan kendisini alamıyor. Bir başka deyimle herkesin her şey hakkında fikir sahibi olduğu, emek vermeden zahmetsizce kendini o alanın içinde gördüğü bir alan. Kapı eşiğinden dışarı çıkanın, askere gidenin veya gönül kırıklıklarını kaleme alanın, çalakalem sallayanın hep bir hikâyesi vardır Anadolu’da, diğer coğrafyalarda olduğu gibi. Bu her zaman bir tezat olmuştur edebiyatta, görsel – işitsel ve duygu – düşün dünyasında.  Acı, gözyaşı dökülen, katliamdan geçen, tecrit edilen soykırım gerçeğini yaşamış milletler topluluğunda… Ve bu kadim topraklarda herkesin bir sözü vardır. Dolayısıyla da bu toprakların acılı kimyasından ötürü bir dörtlük yazana, içini dökene hep bir şairlik payesi vermiştir. Yazılan çizilen onca emek ve ürün okuyucular tarafından elekten geçirilip, geriye sadece hatırı sayılır şiirler kalacaktır yarına dair.

Bir başka bakış açısı da, birkaç dizeyi üst üste veya alt alta yazanın çok kolay şair sayıldığı, yayın evlerinin kolay para kazanmak hırsı için şiir kabul ettiği, dosyaların basılmasıyla şiir kitaplarının havada uçuştuğu bir pazar ortamı. Ömrü hayatında okumak – araştırmak – gözlem yapmak için bir kitap kapağını açmayan insanların, bir bakıyoruz ki birkaç şiir kitabı yayımlanmış. Çevremizde buna çokça tanıklık ediyoruz ya da tanık oluyoruz yoksa böyle bir cümle sarf etmezdim. Yani bunu Türkiye geneline vurduğunuz zaman yılda hatırı sayılır,  sayısı binlerle ifade edilen şiir kitapları basılıyor maalesef. Bir diğer boyutuyla da yazılan – çizilen hiçbir şeye nokta koyulmayacağına göre, tabiidir ki edebiyat da şiirde, romanda bu alanda payına düşenlerden fazlasını alacaktır. Yazılan her şey yarına dairdir cümlesi boşuna söylenen bir cümle değildir. Günümüzde şiir hak ettiği ilgiyi maalesef görmüyor veya göremiyor sorusuna katılamıyorum. Türkiye’de klişeleşmiş bir öngörü olarak görüyorum. Ahmed Arif’in otuz üç kurşunu unutmak mümkün mü, ya Nazım Hikmet’in akrep şiirini unutmak olası mı?  Bu örnekleri ziyadesiyle çoğaltabiliriz. Cemal Süreya’nın elma şiirini nasıl toplumsallaştırdığını, hepimizin hafızasında yerini nasıl da iyi koruyor. Bu bilişim çağında sosyal medyanın yaşamımızda küçümsenmeyecek bir rolü var. Her sosyal medya kullanıcısından bir kaçının, şairlerden her gün onlarca şiir dizesi paylaştığı şiir severlerce bilinen bir gerçektir. Her ne kadar sayısal oranını bilmesekte bu bilinen bir olgudur söyleyebilirim.  Sizin de ifade ettiğiniz gibi yaygın ve bilinen edebiyat ödülleri genellikle basın ve medya kuruluşları arasında gelişen tek düze, ödül alan yazarın çok daha önceden bilindiği göstermelik yarışmalardır diyebiliriz. 

Şiirin gücünün nereden geldiği hakkında bir fikrimin hali hazırda olduğunu söylemem çok da gerçekçi olmaz. Eğer bir şiirin öyküsü, özgünlüğü kendisi olabiliyorsa yarınlarda, bu şiirin gücünün hakkında okuyucu karar verebilir diye düşünüyorum. Şiir bugünden kendini çok çabuk tüketmiyorsa yarına evrilebiliyorsa anlatımıyla, bu şiirin yapısının güçlü olduğu anlamına gelir. Tumturaklı sözcüklere sığınmadan, olduğu gibi bir hikâyenin özgünlüğünü ifade edebiliyorsa kanımca iyi bir şiirdir. Şiirin gücünün sokağa diri akabilen, somut yaşama her yönüyle dokunabilen şiir, iyi bir şiirdir. Bir başka yönüyle de, şiir avamdır yani halkın ta kendisidir diyebilirim. Duvar yazılarına baktığımızda şöyle bir cümleye karşılaşırız şiir sokakta. Evet, şiir sokakta! Sokağın ve halkın avam olarak görüldüğü bir toplumsal gerçeklikte, şiir hep var olacaktır sokağın devingenliği içinde…  Bir toplum iyiye güzele doğru evrimleşemediği zaman, şiirin sokak olarak kabul gördüğü bir toplumda, şiirde payına düşeni çok çabuk tüketerek alacaktır. Çünkü sokaklar her zaman canlı ve diri akar. Sizin de belirttiğiniz gibi elli romanın anlatamadıklarını şairin biri çıkar dört dizeyle daha güzel anlatabilir, buraya kadar her şey doğru. Ama gözden kaçırdığımız bir nokta roman yazarının da, güzel bir şiire ulaşmak için romanında, biz okuyuculara anekdotlar sunma çabasını yok saymamız mümkün değil. Romanın içinde kibrit kutusu büyüklüğünde şiirlerin de, en az şairlerin yazdığı şiirler kadar güzel olduğunu söyleyebilirim.  Bir örnekle; Aslı Erdoğan’ın “Mucizevi Mandarin” romanında yakaladığım iki cümleyi, yani yazarın şiire ulaşma çabasını sizlerle paylaşmak istiyorum “ Gökyüzü yaşayanlarınsa, toprak ölülerindir. Bir bakış kadar gökyüzü, bir beden büyüklüğünde toprak. “ Buna benzer örneklerle roman içindeki şiir anekdotlarını çoğaltabiliriz. Şiirin gücünün nereden geldiği ise sanatların en zoru olarak kabul görüldüğünden diyebiliriz. Yukarıda da ifade etmeye çalıştım. Bugüne dair yazılan her şeyin, yarına dair aktarımlarında hep eksik kaldığını yaşamın realitesinden öğreniyoruz. Bir roman, bir şiir kitabından en az bilmem kaç kat veya üç yüz, dört yüz sayfa büyüklüğündedir. Bu sayfa sayısı içinde bazen roman dört veya beş dizelik bir şiiri bizlere verebilir. Onun dışında yazar anlatı diliyle bizlere kendi romanının hikâyesini anlatır. Yani burada roman yazarını küçümsediğim düşüncesi çıkmasın, okuduğum romanlardan ve şiirden ne çıkarım yaptığımı ifade etmek istedim. Bu sadece benim bireysel düşüncemdir. Bir başkası çıkar roman ve şiirden ne anladığını başka bir boyutuyla bizlere anlatır. Evet, güme giden satırlar arasında bir o kadar da unutulmaz, sarsılmaz kalemler bütün heybetiyle nasıl yaşam sürdürebiliyor? Bu anlamda bir bilim insanın anekdotunu sizlerle paylaşmak istiyorum. Bugün için üretilen, alınıp satılan bir ürün karşılığını fazlasıyla maddi bir çıkarla karşılıyorsa, bu edebi eserin kendini yarınlara taşıması pek mümkün değil. Bu örnek popüler sanat alanında çok da sık rastladığımız bir deneyimdir. Edebiyat alanında da işleyiş böyledir maalesef. Sarsılmaz bütün kalemler nasıl ayakta duruyor sorusuna cevabım, kendi sanatı metaya dönüştürülmediği için belki bugünden zorluklar çekebilir. Ama eser veya ürününe ticari bir etiket gözüyle bakmadığından dolayı da, mütevazi bir insan nasıl yaşamını idame ediyorsa o sarsılmaz kalemler de diğer onurlu insanlar gibi, yaşam mücadelesini bıraktığı noktada katılır.

Ben sıkça yazılarımda memlekette neredeyse yarım asırdır süren kirli ve kanlı bir savaşın olduğunu ve bunun hayatın hemen her alanına ve doğal olarak o topraklarda yaşayan hemen her türden insana tek boyutlu yansıdığını söylerim. Sanat ve kültürün bu konuya duyarsız kalması düşünülemez. Özellikle edebiyatta saygın ve güçlü bir direniş geleneği yaratan ve sürdüren şiir ve şairlerin varlığı biliniyor. Gerek Türkiyeli gerekse Kürdistanlı şairler bu kesiti edebiyata dahası şiire neden hak ettiği kadar yansıtamadılar? Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Açıkçası Kürt isyanı yüzünden tutuklanıp zindana atılan bir şair tanımıyorum ben, bu neden böyle?

…..

Çoğunluğun tahakkümü bizleri yaralarken,
Nede güzel sırıtıyor kara parçası…

Haberleri yok mu? Ulus devlerin çatırdayan duvarlarından, 

Karaya çarpan çocuk cesetlerinden…

Kırk seneye yakındır, kirli ve kanlı savaş her boyutuyla bu coğrafyada devam ediyor. Kürt sorununun çözümsüzlüğü, tüm boyutlarıyla her bir Türkiyeli insanımıza ve Kürt halkına çok yıkıcı ve geriye dönülmez acı – gözyaşı olarak yansımıştır. Yönetim kademesindeki devlet aklı, ne kadar savaş, kan ve gözyaşının tabanını geliştirip yaygınlaştırmışsa bu kadim topraklarda hep kalıcı olmuştur. Türkiye halklarını, halkı yoksullaştırdığı oranda da açlıkla terbiye etmiş kendine bağımlı bir hale getirmiştir. 2014’te barış görüşmelerinin buzdolabına bırakılmasıyla paralel, savaş politikasını esas alan bir politikayla şu anki iktidar ömrünü farklı parametrelerle devam etmektedir. Şu an nefes aldığımız havanın, yediğimiz ekmeğin, tükettiğimiz enerjinin, demokratik alanın tümüyle ortadan kalktığı… İşsizlik, açlık, yokluk ve yoksulluğu yarım asırdır süren kirli ve kanlı bir savaşın biz Türkiye’de yaşayan halklara – inançlara, farklı sınıfsal kesimlere, doğaya ve kadına biçtiği rol gelecek neslin omuzlarına bilmem kaç seneyi aşan bir direniş hattını maalesef miras olarak taşımıştır. Biz bugünün orta yaş ve orta yaşın üstündekilerin pasif – pısırık kendi kılıfına çekilmiş yaptırımlarıyla. Düne nazaran bugünkü koşullarda edebiyatta saygın ve güçlü bir direniş geleneğinin olmadığından bahsediyorsunuz? Evet,  bu da tek düzeleşen bir edebiyat izleğinden dolayı çokta gündemleşmiyor. Benim bu konudaki düşüncem onlarca öyküleşen roman konusunun, somut yaşama dair hikâye veren ve şiire dökülen dizelerin var olduğu gerçeğidir. Tabii bunları şu anki konjoktürel iklimden dolayı yazmam olası değil. 2015 yılında yayımlanan hatırı sayılır roman – şiir kitaplarının olduğunu söyleyebilirim. Bölgedeki belediyelere kayyum atanmasına paralel bu tür sanat edebiyat eserlerinin varlığı silikleşiyor. Hemen hemen düşünsel anlamda her şeyin tekleştiği bir Türkiye profilinde… Sanat – edebiyatın, sinema, tiyatro ve güzel sanat eserlerinin tek tornadan çıkmış, birilerine para kazandıran ısmarlama yapıtlarla karşı karşıya olmamız bir toplum mühendisliğinin işaretidir. Türkiyeli ve Kürdistanlı şairler Kürt sorunsalını bence hakkından fazlasıyla şiirlerine ve romanlarına evrensel bir kompozisyon içerisinde edebi bir dille yansıttılar.  Şu an sizin veya benim baktığım pencereden hiçbir yayıncının bu tür yayınları yayınlama şansı yoktur. Yani edebi bir dil ve üslupla da olsa yayın evinin ve yazarın daha radikal – özgürlükçü bir bakış açısı sergilemesi söz konusu değil, bugünün Türkiye’sinde…  Dün “ su içmek yasak” değildi, ama bugün yürürlükte olan ceza hukukunda “ su içmek yasaksa” yasak fiili geçerlidir. Yani geriye dönük bu ceza hukukunu egemen ve sömürgeciler her zaman çalıştırabilirler. Eğer, bu su içmek yasak fiilini geriye işletirse, sizin de ifade ettiğiniz gibi onlarca yazın insanı bu fiilden etkilenir.

…..

Bu şölenli ve sancılı döngüde, doğası gereği bizleri onurlandıran
Karanlıkla – aydınlık henüz yeni yer değiştirmişken…
Kimdir, bu sabah sabah karanlığa giren?

Ulus-devlet olma anlayışı, en iyi uyuşturucu maddeden daha tehlikelidir.” Hintli felsefeci Tagore’ nin bu belirlemesi, günümüz ulus devletlerini de ne güzel tanımlıyor. Günümüzde şu anki ulus devlet paradigmasının bana daha yakın duran bir belirlemesidir diyebilirim. Ulus devletlerin geldiği en son nokta, eğer demokrasi siyasal, sosyal, hukuksal, iktisadi ve medya alanını tek mekanizmada toplarsa otoriter bir rejime evrilir. Tarihi itibarıyla şimdi Türkiye’de yaşanan budur. Türkiye halklarının şu an en çok istediği, sandıklı demokrasilerde olmazsa olmaz kuvvetler ayrılığı ilkesine, Türkiye Cumhuriyeti’nin dönüş yapmasıdır. Kürt hareketinin geçmişten ziyade bugününü konuşmak daha doğru olur kanısındayım. 1990’lı yıllarda Kürt siyasetinin ilk legal partisinden bu yana Kürt sorunu odaklı beş parti kapatıldı. 2000’li yıllarda Kürt siyasal hareketi yeni bir paradigma değişikliği yaparak, ortak vatanda birlikte yaşama iradesi çerçevesinde bir politika izlemeye başladı. Ve o süreçten bugüne değin, Kürt sorununun demokratik siyasal çözümü için bir mücadele hattı oluşturdu. Bu mücadele meşru bir zemin üzerinden, Kürt halkının doğuştan halk olmaktan kaynaklı talepleri doğrultusunda yürütülen bir direniş geleneğinin devamı niteliğindedir.  Edebiyata – sanata – ve sinemaya karşı duyarsız kalması düşünülemez. Günümüzde yazılan çizilen konuşulan her şeyin idealize edildiği bir süreçte, şair de bu olanlardan payını fazlasıyla aldı diyebiliriz. Bugün itibarıyla  “ Kürt isyanı yüzünden tutuklanıp zindana atılan bir şairi ben de anımsamıyorum.  Mahpushaneye atılan bir şair olduğunu söylemek pek de doğru olmaz. Elinde kalemi dışında hiçbir argümanı olmayan, yazın insanlarının on beş, yirmi seneyi aşan zaman diliminde, mahpushanelerde yatması evrensel anlamda hiç de insani değil. Birçok Kürt aktivistin,  mahpushaneye girdikten sonra bir şair veya yazar olarak birçok kitaba imza attığı biliniyor. Mahpushaneye atılan birçok Kürt siyasetçi içeriye düşmesiyle boş boş oturmayıp, ya hayatından kesitleri anlatan öykü kitabı veya roman yazmıştır. Yani öznesi geriye dönük yazılan edebiyat eserlerine, bugünkü iç hukukla işlem yapılsa, sizinde yukarıda ifade ettiğiniz üzere, birçok Kürdistanlı yazar ve şair kendini mahpushanede bulur. Buda azımsanmayacak bir rakam olur diye düşünüyorum.  Açıkçası sizinde ifade ettiğiniz üzere Kürt sorunsalı yüzünden tutuklanıp zindana atılan bir şairi bende tanımıyorum. Ama memlekete yarım asırdır süren kirli ve kanlı savaşta yaşanan onlarca – binlerce ölüme hangi şairin bir şiir çığlığı çare olabilir ki… Bana göre, şiir somut yaşama karşı her daim çok ütopik kalır. Yıllar içinde, bireysel olarak gerçekleştiremediğimiz toplumsal ütopyaların hasarıyla sarsılırız. Yaşam ağacına atılan her bir düğümle, her bir çentikle… Yazılı edebiyatın evrensel bir anlatı diliyle yazılması hiçbir insanı öldürmez, adeta yaşatmaya çalışır…

Şiirlerinizi Türkçe ve Kirmanckî – Zazakî dillerinde yazıyorsunuz. Kimi edebiyatçılar salt Kürtçe yazmanın bile siyasi bir tavır olduğunu ve bunun her şeye yeteceğini iddia ediyorlar. Kimileri ise dile değil ne anlatıldığına, yani içeriği ve kalitesi ile okura ne varıldığıne bakılmalı diyor. Bu bağlamda hangi dilde yazıldığı mı önemli, yoksa Kürtçe olsunda ne olursa olsun diyenlerden misiniz? Yoksa dilden öte anlatılmak istenilenin üzerinde mi daha çok yoğunlaşırsınız?

Evet, ben de ilk önce Türkçe yazarak edebiyat yolculuğuna başladım. Daha sonra anadilim olan  “Kirmanckî – Zazakî – Dimilî”  dilinde iki tane şiir kitabım yayımlandı.  Günümüzde salt Kürtçe yazmanın bir siyasi tavır olduğunu ve bunun her şeye yeteceğini söylemekten ziyade, anlatılmak isteneni anlatmak daha yerinde bir hareket olur. Kürtçe genel itibarıyla Türkiye dışında üç parça Kürdistan’ında ve diasporada genel anlamıyla yazılan bir dildir. Tabii burada Kirmanckî lehçesinin coğrafi olarak Türkiye’de daha çok konuşulan bir lehçe olduğunu söyleyebiliriz. Diğer üç parça Kürdistanın’da şu anki durumu nedir doğrusu bu konuda fikir sahibi değilim ve konuyu dil bilimcilere bırakmak daha doğru olacaktır. Dilinden ve coğrafyasından ekonomik koşullardan dolayı yetmişli yılların sonunda, Türkiye’nin batısına zorunlu göçmüş, birbirine benzeşen onlarca öyküden bir tanesi de benim hikâyem. Varto depremiyle yedi yaşında tanışan bir çocuğun sekiz senelik yatılı bölge okul süreci…  Ve kendi kimliği dışındaki bir kimlikte büyütülmesinin, sonraki senelerde ana dilinde okuyup yazmasının ne kadar zor olduğu gerçeğiyle yüzleşmesi ne hazindir.  Bana göre dilden ziyade anlatılmak istenilenin üzerinde yoğunlaşmak daha doğru bir yöntemdir. Belki beni eleştirenler olacaktır, ona hiç takılmadan, bugün Türkiye ve dünyada sanatta – edebiyatta – görsel sanatlarda ve özgün müzikte çok başarılı olmuş Kürt sanatçı gerçekliği vardır.  İki dilde yazan biri olarak bu konuda, bir örnek vermek istiyorum. Önce Kirmanckî bir şiir dizesini yazarak onun Türkçe çevirisini size vereceğim: “ Ê çimanê to yê girdan de çend şewdirî ameyne şutene.”  Ve şimdi de Türkçe çevirisini yazıyorum: “ O koskocaman gözlerinde kaç sabah yıkanırdı.”  Demem o ki, bir dilin içeriği ve kalitesi ile okura ne verildiğine bakılmalı.

Türkçe yazılan yedinci kitap çalışmam da bugünlerde çıkıyor. Çok dilli, çok kültürlü, çok inançlı, bir Kürt halk gerçekliği olan bu coğrafya insanının böyle sığ düşünmesi çok düşündürücüdür. Şu an bile sabahtan akşama kadar TRT Kurdî, Kürtçe yayın yapıyor. Önemli olan sürekli yayından ziyade Türkiye toplumuna ve genel anlamda Kürt kimlik sorunsalına nasıl cevap olduğudur. Yoksa yirmi dört saat iktidar borazanlığı yapması Kürt kimliği ve kültürüne bir şey katmaz. Bilakis daha çok bir halkı nasıl asimile ederimin derdindedir. Dolayısıyla,  bu perspektifte Kürtçe yazmanın siyasi bir tavır olduğunu düşünmüyorum. Türkiye hariç üç parça Kürdistan’da ve diasporada Kürtçe yazan insanlar var. Bunun her şeye yeteceğini düşünen insanlara şu soruyu sormak gerek, evrensel bir dünyada bu anlattıkları günümüzde hangi edebi bir esere denk düşüyor, bunu bizlere anlatsınlar. Bu her dilde olduğu gibi, Kürtçe’de yazan insanların da faşizanca düşünüp yazdıkları da olabilir, bu doğal bir şeydir. Demokratik Kürt siyaseti dışında küçük, irili ufaklı Kürt partilerin büyük bir bölümünün sağ cenahta siyaset yaptıkları gerçeği gibi. Yani ben salt Kürtçe yazıyorum diye bu siyasi ve politik bir tavır anlamına gelmez.

Evet, bu sorunun bu kısmına katılmam mümkün değil. Sanki benim yüreğimden geçenleri sezinleyerek böyle bir soruyu bana yöneltmişsiniz gibi. Bence içeriği ve kalitesiyle okura ne verdiğine bakılmalıdır.  Evet, dilden ziyade ne anlatılmak istendiğinin üzerinde daha çok yoğunlaşmanın doğru olduğu kanaatindeyim. Kem – küm etmeden tumturaklı sözcüklere sığınmadan bir kibrit kutusu büyüklüğünde, şiirler veyahut edebiyat sanat dilinde buna ne deniliyorsa, o tarz yazılar kaleme almaya çalışıyorum. Uzun lafın özü sömürge altında olan topraklarda, ana dillerin yaşatılması elzem bir sorundur.  Bu anlamıyla çalışma yürüten yazın insanlarına takdirle bakmak gerektiğine inananlardan biriyim. Özellikle Kirmanckî lehçesi şu an dünya dilleri arasında, kaybolmakta olan diller arasındadır. Bir de kendi içinde çokça çelişkileri içinde barındıran Kürtçe’nin talihsiz bir lehçesidir. Tabii bu teze katılmayan birçok şahsiyet ve kurum var, bu da ayrı bir tartışma konusudur.  Bu konuya bazı röportajlarımda daha derinlemesine cevap vermeye çalışmıştım. Tabii ki kadim halkların dillerine gerekli olan serbestlik verilmeli, yaşadıkları ülke sınırları içerisinde eğitim ve öğretimi sağlanmalıdır. Demokratik bir ülkede bu olması gereken bir durumdur. Benim ana dilimle buluşmam çok uzun seneler sonra oldu. Ben sabah kapı eşiğinden dışarıya adım atar atmaz, baskın bir dille sokağa ve yaşama akıyorum. Bu da ana dile yoğunlaşmamı zorlaştıran sebeplerden bir tanesidir. Yani Türkçeyle sokağın kalabalığına akıyorum, Türkiye’nin batısında yaşayan diğer Kürdistanlı yazın insanları gibi.  Ana dil ve ortak dilde yazan birkaç arkadaşın olduğunu biliyorum,  ben de kendimi o kategoride görüyorum.  Ama bu aralar tamamıyla ana dilden koptuğumu söyleyebilirim. Şöyle bir gerçek de var, bir insan hangi dilde okumaya araştırmaya ve de yazmaya yoğunlaşırsa,  o dilde yazar düşünür ve yaşar…

 Edebiyatın içeriği ve kalitesini bir yana bırakırsak Kürtçe’nin genel olarak hemen her lehçesinin üzerinde malum baskıların sonu gelmek bilmiyor. Aklı başında kim Kürtçe’ye sahip çıkılmasına itiraz edebilir. Genel siyasi dalgalanmalar ile bu türden yasaklar boyut değiştiriyor. Yani kimi zaman artıyor, kimi zaman azalıyor. Bu konuda dile egemen olanlar, kalemi yetkin olanlar haklı olarak farklı bir duruş sergiliyorlar. Ama Kürtçe’ye egemen olanların herkes Kürtçe yazsın dayatmaları yer yer bıktırıyor. Edebi anlayışları neredeyse yok seviyesinde, hatta yer yer hakaret seviyesinde saldıranlar bile var. Bu konuda en yakışık alan tavır sizce ne olmalıdır?

Türkiye’de genel siyasi dalgalanmalara paralel siyasi söylem yaptırımı, iki temel kimlik olan aidiyet ve inanç üzerinden gelişiyor. Bu sistem bir adım ileri bir adım geri, kendi iç sorunlarını çözemeyen bir tarihi tekerrürden ibarettir, geri kalan her şey atıldır. Sisteme muhalif olan birincil güç Kürt siyasal hareketi, ikincil güç olan sol ve sosyalist kesimleri baskılayarak iktidarını daha da kalıcılaştırma çabasında olan bir tek adam rejimi. Hâl böyle olunca yer yer Kürtçe üzerindeki baskılar geçmişi aratmayan antidemokratik bir iklime evrilmeye başlıyor. Ve bir fiil bütün toplum dinamikleri bu anlamda payına düşeni, iktidarı besleyen bütün siyasal kesimler üzerinden fazlasını kat be kat alıyor. İşte Türkiye böyle gel gitlere alışık bir politikayla her zaman olduğu gibi yoluna devam ediyor. Teoride Kürt kimliğini kabul etmeyen ve de politikası hiç değişmeyen bir devlet aklının süre genliği. Pratikte ise Kürt sözcüğünü işine geldiği gibi kullanan, bazen silikleştiren siyasi bir söylem içine giren, toplumun tamamına hâkim bir iktidar mekanizmasıyla karşı karşıyayız. Kürt sözcüğünü kullanmayan iktidar mekanizması, artık siyasi söylem olarak bölge halkı kavramına indirgemiş bir ruhi haletiye içerisine hapsolmuş. Milliyetçi – Muhafazakâr – Ergenekoncu bir üçlü bloğun son senelerdeki heyezanı bize bu fotoğrafı veriyor.  Aslında yukarıdaki soruyla bu soru birbirini besler niteliktedir… Bence bir yazın edebiyat insanı kendini hangi dilde donanımlı ve yetkin hissediyorsa, o dilde yazarsa daha edebi bir üslup yakalamış olur. İki veya çok dilli bir edebiyata yazar kendini hazır hissedebiliyorsa edebi anlamda, çok daha iyi eserler ortaya koyabilir. Ama iki veya üç dilde yazmak insanı daha da evrensel bir kompozisyona taşır düşüncesindeyim. 

Kürtçe yazsın dayatmalarına Kürdistan’da olmadığım için maruz kalmadım. Bu konuda fazla bir şey yazmam etik olmaz. Kirmanckî dışındaki lehçeler hakkında ukalalık yapmak istemem.  Ana dilim olan Kirmancki’ye çok hâkim olduğumu da söyleyemem. Naçizane her dilde olduğu gibi, Kürtçe’nin diğer lehçelerde yayımlanan kitaplarında, birçoğunun edebi anlayışları olmadığını söylemek yanlış olmaz sanırım. Bazen başka kentlere gidip – gelmelerim sayılmazsa neredeyse, ben kırk senedir İzmir’de ailemle birlikte yaşıyorum. Onun için bu tür eleştirilere maruz kalmadım. 2009 yılında, UNESCO’nun yayınladığı bir rapor üzerine, ana dilimin kaybolan diller kategorisinde, 39’uncu sırada yer aldığını öğrenmiştim. Bu beni hayli derinden etkilemişti, hasbelkader yedi yaşındaki bir çocuğun hafızasında kalan neyse o kadar bildiğim bir ana dil gerçekliği… Onun üzerine ne yapabilirimi hafızamın bir tarafına not ettim ve öylece kaldı, sekiz – dokuz yıl sonrasına. Bu arada memlekete 2004 yılında,  yani yirmi yedi sene sonra ayakbastım. Halkımın, kendi dilimin, kültürümün farkına daha iyi vakıf oldum. O yoğun duygular ve eleştirel bakış açısıyla tekrar yaşadığım kente geri döndüm. Aradan geçen dokuz seneden sonra, bir müzisyen arkadaşın albümündeki Kırmanckî eserleri yazılı olarak kaleme almam, beni tekrar ana dile karşı duyarlı bir hale getirdi. Ve yıl 2011. İzmir’in Temmuz ayı sıcaklarına denk gelen günlerinde, yaşadığım evin balkonunda ana dilimde yani Varto ( Gimgim ) şivesiyle bir kitap yazmaya başladım. Yukarıda sizinde bahsettiğiniz üzere yasaklar boyut değiştiriyordu. Evet, o dönemde Türkiye’nin bazı kentlerinde Kürtçe kitaplar yayımlanıyordu, ama ne hikmetse o yılarda İzmir’de bir Kürtçe kitap yayımlayacak ne bir yayın evi, ne de bir matbaa bulmak olası değildi. Çok uzun araştırmalar sonucu hemşerim olan bir matbaayla bütün sorumluluk bana ait güvencesini sözlü olarak vermem üzerine karşılıklı anlaşıp, birinci Kirmanckî kitabım olan “ Haylemê Kilama Vayî “ isimli kitabımı yayımladık.

Bu arada yine ifade etmek istiyorum Kürtçe yazsın dayatmalarına, ben bir birey olarak hiçbir şekilde maruz kalmadım. Yukarıdaki sorunuzun hiçbir zaman muhatabı ben olmadım. Neredeyse elli yaşından sonra dili okuyup öğrendikten sonra, Kürtçe alfabeyle kendi lehçesini dilini yazmaya çalışan, bir yazın insanın duygu yoğunluğu diyebilirim. Yine de belirtmemde fayda var, aslolan sömürge altında olan dillerin yaşaması için dili bilen yazın insanın daha çok yazmasıdır. Benim bu konuda en yakışık olan tavrım budur. Ne kadar dil bilirsek o kadar da farklı kültürlere, farklı yaşanmışlıklara, farklı birikimlere ve yenidünyalara kapı aralarız, diyebilirim. Bu arada iki dilde yazmak bana çok şey kattı. Örneğin: Yazmış olduğum Türkçe bir iki dize şiiri çok kolaylıkla Kirmanckî’ye veya Türkçe’ye çevirebiliyorum. O şiir dizelerinin tadını bozmadan…  “ Bakma sen ağlamalarıma kara toprak, annemin beni kundakladığı yerdeyim. “ – Wela sîyaye ti qayte bermayîşanê mi meke, cayo ke maya mi ez pîşta têra ez uca der a. “ Yani öznesi her dil kendi özgünlüğü içinde daha güzeldir…

Okumayan milletler topluluğuna dâhiliz. Yazmayan milletler topluluğuna dâhiliz. Toplumsal ve kültürel şekillenmenin dayattığı belirli kalıpların dışına çıkmak zor geliyor. Bir yandan tüketim toplumunun dayattığı her türden malum klişelerle donanmış bireyler, bir yandan devletin çizdiği çizgilerle arzuladığı ideal vatandaş kalıpları, diğer yandan sanatın, özellikle edebiyatın sunduğu her türden en azından zihinsel özgürlüğü kapsayan bir seçenek. Ne olacak bu insanların hali? Bir şair olarak neler dersiniz?

Eğer bir kişi Yahudi olarak hücuma uğramışsa, kendini bir Yahudi olarak savunmalıdır. Arendt

Türkiye’ de dört kişiden birinin ancak kitapla buluştuğu ve okumadığı gerçeği bir yanda. Diğer boyutuyla da en çok basılan envanter kitap olduğu, yapılan araştırmalar sonucu biliniyor. Tarihin süresinden beri kulluk ve biat iki dominant kült üzerine inşa edilen bir doksan altı senelik toplumsal şekillenme. Tabiri caizse kendi kimliğini, inancını bütün kimlik ve inançlardan üstün görme statüsü üzerinden kendini öz görme egosu. Bu kalıplar üzerinde kendini var eden kesimlerin tarihten beri, siyasal alan, hukuksal alan, bürokratik alan, ekonomik alan ve inançsal alanı kimliği farklı farklı, ama inancı bir olan kesimlerle, milletlerle birlikte paylaşmış olmasıdır. Onun içindir ki, bu kalıpların dışına çıkmak bu toplumsal kesimlerin işine gelmiyor. Geçmişte varlıklı olan şahsiyetler mebus oluyordu, bugün birkaç kaide dışında yapılan yine aynı yol ve yöntemdir.  Bu toplumsal kesimler maddi zenginliği olan pastada pay sahibidirler, ondan vazgeçmeleri bugün için imkânsız bir şey. Onların penceresinden baktığımızda neden bu kazanımdan ve paydan vazgeçsinler. Çünkü bu milletler topluluğunda eleştiri ve özeleştiri mekanizması vücut bulmamış, “ atı alan hep Üsküdar’ı geçmiş.” Kendisini evrensel bir inancın mensubu olarak görüyor, fakat kendi gibi inanmayanı ya Kâfir, ya da Gâvur diye yaftalıyor. Böyle bir kültür birikiminin üzerinden kendini var etmiştir. Kimliği farklı olmasına rağmen, kendini bir Türk’ten daha çok Türk gören farklı aidiyetler topluluğunun bileşkesi… Milletler topluluğu aidiyet ve inançsal kimliğiyle heterojen bir toplumken, 1924 anayasasıyla tek tipleştirici maddelerle baskılandı günümüze değin. Halklara dayattığı bu politikalardan vazgeçmek ve evrensel dünya kalıpları içine girmek zor geliyor. Bir toplum nasıl isterse öyle yaşar, bu bütün dünya toplumlarında bilinen bir realitedir. Benim veya sizlerin yapabileceği bir şey yok. Hali hazırda hangi şiir hangi edebiyat ürünü var olan bir ölümü çare olabilmiş ki? Koskocaman hayır! 

Evet, edebiyatın sunduğu her türden az veya çok zihinsel özgürlüğü kapsayan bir seçenektir. Bence sanat veya edebi bir ürün, insanı bu çok çetrefilli ortamdan uzaklaştırıp bir nebzede olsa nefes almasını sağlar. Bir kitap baskısı 100. 000’i bulan yazın insanın mevcut iktidarı neden yerip geriyorsunuz, diye bir soruyla halkı manipüle ediyorsa oturup düşünmek gerekir. Hepimiz tüketim toplumunun iyi birer tüketicisiyiz. Günlük gereksinimlerimiz içerisinde vazgeçemediğimiz bağımlılık yaratan çok alışkanlıklarımız var. Artık tüketim toplumunun biz bireylere dayattığı her şey, cebimizdeki bir telefon kadar çok yakın. Bilişim çağında bazı tüketim dökümlerinin neredeyse su, ekmek, nefes almak kadar hayatımızda bir geçirgenliği var. Bugünün dünyasında bu çoklu dökümlerden kendimizi soyutlamak oldukça zor gibi görülüyor. Yani toplumsal ve kültürel olarak hepimizde tüketim toplumunun birer parçasıyız, ne kadar kendimizi tükettiğimizle alakalı bir durum söz konusu. Bütün toplum dinamikleriyle birlikte yaşadığımıza göre, zihinsel özgürlüğümüzü baskın olan toplumsal ve kültürel şekillenmenin dayattığı kalıplar dışına çıkarak da yapabiliriz diye düşünüyorum. Açıkçası karanlığı oluşturan bir sürünün içinde olabiliriz, ama o karanlığın içindeki sürüye dâhil değiliz. Bir yanıyla malum klişelerle donanmış bireylerin derdi sadece kendi maddi birikimlerine birkaç halka daha eklemektir.

Üçüncü Havalimanı limanı inşaatında, neredeyse kölelik şartlarında çalıştırılan işçilerin hak gaspları Türkiye’nin ölüm – kalım meselesi oldu. Sadece ekmeğini iş koşullarının iyileştirilmesini isteyen işçiler haklı talepleri karşılığında, susan – sinen bütün toplumun gözleri önünde linç edildiler. Başka hiç bir suçu olmayan işçilerden on ikisi zindana atıldı. İş güvencesi, ücretlerin iyileştirmesi taleplerini kabul etmek biryana, yetmezmiş gibi onlarcası da işten çıkarıldı. Ve yalnızlaşan bir direnişin nasılda masumiyet karinesinin ayaklar altına alındığını, toplum olarak hepimiz çaresiz bir şekilde seyrine daldık. Bırakın iş koşullarının değişmesini istemek, neredeyse terörizmle eş değer de görülen birçok atılı suçla karşı karşıya kaldılar. Direnişi kırmak devlet meselesi oldu, yandaş basın ise bit öldürmeyi insan onuruna yakışmayacak bir şekilde ukalaca alaya koymuş bir vaziyette günlerce manşetlerine taşıdı. Ve bir fiili susturulmuş bir toplumda işçi sınıf hareketinin ve diğer halk dinamiklerinin düştüğü örgütsüzlüğün geldiği bir nokta. Ve işçi sınıfının heba edilen otuz sekiz senelik emek mücadelesinin, düştüğü çıkmazın toplumsal paradoksu. İşçi sınıf hareketini,  polis ve jandarmaya havale eden biber gazlı göz altılı, içler acısı son tükenmişlik vaziyeti. Bu inşaat sektöründe neredeyse 400’e yakın inşaat işçisi hayatını kaybetmiş, bu üzücü olay bilmem kaç baskı yapılan popülist yazarın gündeminde yok. Sistem her haklı talep için basın açıklaması yapmaya çalışan kesimleri hep terörize etmiş. Bu sorumluluğun vebalını Türkiye’de direnen kesimleri susturmak maksadıyla, ört bas etmeye çalışan bir devlet aklı. Hemen hemen farklı kimlik ve inançların görünürde görülen ulus devletlerin sınırlarına göç ederek anlamsızlaştırdıkları bir dünya gerçekliği. Milletler topluluğunun ya, ikinci dünya savaşından sonra esnetilmiş ulus devletlerin veya totaliter diktaya doğru giden az gelişmiş ülkeler arasında bir tercih yapmaları gerekiyor. Ya da hiç kimseye aidiyet ve inanç kimliği, düşünsel dünyası üzerinden ayrıştırmayan politikalarla birlikte bir arada, nasıl yaşanırın çarelerini arasalar daha iyi olur derim.  Ya da bizlerin hayali olan sosyalist veya komünist sistemlere karar verecekler.

Bildiğiniz gibi ulus devletleri oluşturan iki temel madde var, bir aidiyet ve inanç kimliğin azımsanmayacak çoğunluğun hapsedilmiş korunaklı bir dört duvar. Bu korunaklı dört duvar arasında bu iki temel kategoriyi girmeyen her kesim her halükarda atıldır. Eğer kendi benliğini bir kenara bırakmışsa, bu iki aidiyet kimliği içinde kendisi olmadan yaşam sürer. Ne olacağından ziyade, toplum veya bir birey kapitalist sistem içindeki maddi varlıklarından vazgeçmeyi beceremediği takdirde, bir bütün toplum olarak bir gün her şeyinden vazgeçmek durumunda kalır. İşte günümüz dünyasında iç savaş yaşayan ülkelerin durumu göz önünde. Onun için bir birey toplumdaki taleplere kendi talebi doğrultusunda mücadeleye zemin aramalı. Daha sonra diğer ezilen toplum dinamikleriyle, en az ortak bir akıl ve ortak bir paydada mücadele hattı oluşturmalıdır. Yani Kürtse bir Kürt olarak, bir işçiyse bir işçi olarak, bir kadınsa kadın sorunsalı çerçevesinde, bir LGBT bireyi ise bir LGBT’ e olarak,  bir Aleviyse inanç çerçevesinde bir Alevi olarak,  çevreciyse çevre sorunsalı penceresinde mücadeleye kolektif bir boyut kazandırmalıdır, diye düşünüyorum.  Bir insan olarak yukarıda da ifade etmeye çalıştım. Milletler veya toplumlar nasıl yaşamak istiyorsa öyle yaşamalılar. Benim bu konuda bir çerçeve çizmem olası değil. Bir şair olarak farklı toplum kesimlerinin bir arada yaşayabilmelerinin yegâne yolunun, ilkeler bazında bütün toplum dinamikleriyle bir araya gelmekten geçeceğine inanıyorum.  Doğadaki çok çeşitlilik biz insanlara da bir fikir veriyor. Eğer biz insanlar doğaya müdahale etmezsek, doğanın kendi içindeki ekosistem tıkır tıkır çalışır. Doğada her bir canlı, diğer bir canlının yaşaması için yaşam mücadelesi verir. Bence en iyi reçete budur diyebilirim.

…..

Meşru söylemin parmak sallayışları arasında,
Farklı olmanın linçe maruz kaldığı bir iklimde, salya – sümük

İnsan trafiği içindeki mağdur hep bendim.

Masum ve gayet insani çoğulculuk duygusunun

Rengârenk taşan masumiyet karinesiydim…

bk.jpg

Gelelim son çalışmanız “Bıçak Kesiği / Işık Demeti“ne. Kitabın adı nereden geliyor? Bizlere neleri anlatıyorsunuz bu son eserinizle? Buna ek olarak henüz kısa bir süre önce yayınlanmış olmasına rağmen gelen ilk okur tepkileri nelerdi, nasıl karşılandı?

…..

Bazen kendi karanlığından bile,
Ürperen çoğulcul bir çığlık olsam
Tek tek yan yanayken karanlığın örtüsünü yırtsam…

“ Bu zifiri karanlıkta çocukta olsan, sakın gündüzleri saklambaç oynama çocuk. “

Bu onuncu çalışmam olan “Bıçak Kesiği / Işık Demeti“ adlı kitabın ismi bir aşk şiiri içindeki bir dizeden esinlenerek, kitaba bu ismi vermeyi uygun gördüm. “Bıçak Kesiği Işık Demeti“ isimli bu kitabımda “ Okur ne, bekliyor? “ sorusuna cevabım, yukarıdaki söyleşinin arasına serpiştirdiğim, kendi değimimle kibrit kutusu büyüklüğünde tadımlık şiirlerden oluşan bir ışık demeti bulacaklar. Bu kitap dosyasında şiir tarzımın yıllar içinde nasıl bir değişime uğradığını okur, okuyarak hissedecek diye düşünüyorum. Kısa – kısa anekdotlarla bir sözcükten yola çıkarak şiirsel bir dile ulaşmaya çalışan, bir şairin çabasına tanıklık edecekler. Karanlıkla dopdolu bir mekânı düşünün,  anahtar deliği kadar küçücük bir delikten ışık huzmelerinin nasıl dans ederek o karanlığı bıçak kesiği darbeleriyle nasıl kesildiğini görsel bir şölenle sergilediğini duyumsayacaklar. Yani öznesi bu pencereden, geceyle – gündüzün,  karanlıkla – aydınlığın eşit ve adil bir şekilde nasılda yer değiştirdiğine tanık olacağız.

Üstünkörü baktığımız yaşamın bütünselliğini, aslında biz insanların kirlettiğini daha iyi nasıl ifade edebilirim-i anlatmak derdinde olan, bir yazın insanının çabasının tanığı olacaklar. Bu son eserimde her kesimin, farklı toplum dinamiklerinin kendilerinden bir şeylerin bulabildiği, sokağa diri akabilen her kesime ve benlere hitap eden bir çalışmadır, diyebiliriz. Bu çalışmam da yer yer Türkiye toplumunun yaşadığı katliamlara tanıklık eden o günkü hissiyatla yazılan şiirlerde var. Yani toplumcu – gerçekçi bir izlekle, çokta basmakalıp bir dile sığınmadan yazılan şiirler bulabileceğimiz bir bütünlüklü dosya…

Öncellikle bu son çalışmamda okura, iki kitap bir arada seçeneğiyle farklı bir tarzda çalışma sunuyorum.  Şiir ve Denemelerden oluşan yer yer aforizma tadında, birer cümlelik şiirlerinde içinde yer aldığı bir kitap dosyası… Bu kitap çalışmam da şiir ve denemelerden oluşan, okuyucuya iki bölüm halinde farklı bir seçenek sunuyor. En son barış görüşmelerinin tek ağızdan bitirilmesiyle, Kürdistan da ilk katledilen Baran isimli çocuğumuza o anki duygu yoğunluğuyla severek yazdığım “Baran“ isimli şiir. Ve bu şiire benzer, içinde kendi öyküsü olan toplumun göz ağrısı dediğimiz türden birkaç uzun şiirden oluşan, ışık demeti huzmeleri diyebiliriz. Gerisi yeni bir pencereden yaşamın farklı ve değişken dediğimiz tüm alanlara somut bir şekilde dokunarak yazdığım şiirlerden oluşan, bir kitap bütünselliği diyebileceğimiz bir çalışmadır…

…..

Esmer esmer ana çığlıkları
Suskun korunaklı duvarlara çarpar
Ölüm bir sonbahar dinginliği içinde yaprak döker
Çetelesini yarıştıran kibir ve sömürgeci akıl…

Evet, henüz kitap tanıtım etkinliğini yapmadığım halde, bu kitap çalışmama gelen okur tepkileri çok olumlu. Beni en çok duygulandıran tanıtım etkinliğine zaman kavramından dolayı katılamayan insanların birinci elden kitabı alıp imzalatmaları oldu. Bir üniversite öğrencisinin iş yerindeki kazancıyla kitabımı alması beni oldukça onura etti. Keza temizlik işlerine giden bir ev kadınının kitabı bizzat isteyerek alması, beni oldukça duygulandıran ikinci bir anımdır, diyebilirim. Bu arada Avrupa‘da yaşayan bir dostumuzun kitabın ederini gönderip, benden kitabı istemesinin yanı sıra, İranlı bir şairin kitabı imzalatarak kendi ülkesine götürmesi… Bunlar çok olumlu okur – yazar tepkileridir. 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü dolayısıyla, Eğitim Sen 6 Nolu Şubenin daveti üzerine bir gece etkinliğine katıldım. Edebiyatla ilişkili birçok eğitimci arkadaşımızın kitabı talep ederek alması güzel bir tepkidir, diyebilirim…

…..

Sen iki gözünün görebildiği,
Sonsuz durgun mavide karanlığı seçerken
Martılar doksan santimetrelik kanadıyla
İki mavi rengin arasındaki pencereden
Aydınlığı ve özgürlüğü seçer…

Verdiğiniz bu değerli bilgiler için teşekkür eder çalışmalarınızda başarılar dilerim.  

Süleyman Deveci, 14.10.2018

Anzeigen

-Advertisment -

Most Popular

FUSO-Vertriebspartner startet innovativen Online-Verkauf in Zeiten von COVID-19

Der FUSO-Vertriebspartner PT Krama Yudha Tiga Berlian Motors (KTB) verkauft jetzt zusammen mit seinem Händlernetz Last­wagen und Busse online. Inmitten von Beschränkungen im Zusammenhang...

Cumhuriyet 97 yaşında

Türk milletinin tarihinde 97 yıl önce yeni bir devrin kapıları açıldı ve Cumhuriyetin ilanıyla "Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir" sözü devlet yönetiminde en belirgin şekliyle...

HFV-Präsident Fischer zu den ab 2. November geltenden Corona-Beschränkungen des Bundes und der Länder

„Auch der Amateursport wird seinen Beitrag zur Eindämmung der Pandemie leisten müssen. Dennoch ist es schwer vermittelbar, dass Kinder und Jugendliche in der Schule...

28 Ekim 2020 tarihinde Almanya’da alınan yeni kararlarla ilgili Hamburg Eyalet Parlamentosu Milletvekili (SPD) Barış Öneş’in açıklaması

Almanya’da yeni kısıtlamalar ve uygulamalar yürürlüğe giriyor Değerli vatandaşlarımız Almanya’da Koronavirüs salgınında vaka sayısının endişe verici boyutta artışıyla birlikte virüsle mücadelede sert ve daha...