ALMANYALILAR

Öykü: Evden İstasyona

Öykü: Evden İstasyona

Temmuz ayı olmasına rağmen Hamburg’un bilinen havası. Aksi gibi soğuk ve rüzgârlı. Kış habercisi gibi sırıtkan, dalgalı ve evsiz barksız sevmez cinsinden. Sabahın saat yedisi bile değil. Sokaklar ilk bakışta bomboş. Hızla gelip geçen tek tük arabalar tabakhaneye bir şeyler yetiştirme yarışındalar. Sokaklar, çöp, kağıt, sidik, bira, fırıncıdan koroya katılan maya, multikulti bir sessizlik ve en çokta yoksulluk kokuyor. Küstah adımlarla işçi tulumu içinde saf ve aptal bakışlı bir genç yoldan gelip geçenleri Hitlerciler gibi kolunu kaldırarak selamlıyor. Takım elbiseli bir adam selama mı, gence mi bilinmez gizemlilikle gülümsüyor. Sınıf bilinçli biri, gence siktir çekip o kolunu bir dahaki sefere münasip yerine sokacağı uyarısında bulunuyor.

Kahve ve ekmeğin, çörek ve pastanın binbir türlüsünü yapan ve satan modern cafede, her sabah temizlik yapan ve masaların dışarıya kapının önüne konulmasıyla uğraşan başörtülü genç kız, yoldan geçen biri olunca dikkat çekici tarzda yavaş çalışıyor. Denizlili büfeci Saffet, nedense bilinmez eski bir bakkal olan ve kendisine “Yarbay” denilen şahısla Türkiye’nin genel siyasi durumunu tartışıyorlar. Biri CHP’li diğeri AKP’li aynı camiye takılmalarının gerekliliğinden bahsediyorlar. Hamburg Türk Toplumu’na da üyelermiş. Basına ve parlamentoya yansıyan dernek içi yolsuzluklardan çıkıyorlar, biri diğerinin derneğe Kürtlerin neden üye olmadığını, diğeri “Türk” lafı yüzünden komşusunun gıcık olduğunu itiraf ettiğini anlatarak devam ediyor.

Biraz ileride engelli çocuğunu ve daha bir çok çocuğu ve genci her sabah evlerinden alan dolmuşu bekleyen anne, kızını “yavaş, yavaş!” diyerek sakinleştirmeye çalışıyor. Çocuk yüksek sesle gülüyor, aynı sözcükleri tekrarlayıp kendi etrafında daireler çiziyor. Yolun karşısında gündüz vakti hiçbir daim öylesine cömert park edemeyecek beyaz renkli bir dolmuştan inen genç bir adam, paketlenmiş kozmetik malzemeleri kibar bir el arabasına yüklüyor.

yol.jpg
Karga, martı, güvercin, serçe ve envayi türden kuşların sesleri ya çok erken kalktıklarına onay istiyorlar, ya da buldukları yemin sadece kendilerine ait olduğunu ileri sürüyorlar. Aşknameleri, şarkıları, baştan çıkarmaya dair çığlıkları da aralara karışmış olabilir. Yer yer göğün önemli bir kısmını kaplayabilecek kadar çoklar. Yakınlardaki limandan gelen balık kokusu da çıldırtabilir bu aç ve uçan yaratıkları. En çılgınlarının gelişigüzel tatsız tuzsuz caddenin orasını burasını dahi gagaladıkları görülmüştür.

O saatte in cin futbol karşılaşması dahi yapmaya yanaşmazlarken, eski bir restoranın içini oldukça gürültü veren bir matkapla delenlerin yüzlerinde, ağızlarını kapatan beyaz bir maske dikkat dahi çekmiyordu. Zira duvarlardan indirilen eski sıva ve beton parçacıklarıyla havaya karışan tozlar o denli çoklardı ki, çalışanlar ya uzaylı birileri gibi görünüyorlardı, ya da 11 Eylül’den yeni kurtulmuş biri gibi. Eski restorantı yıkıp yenisini, daha modernini yapacaklardı anlaşılan.

Çok değil iki yıl sonra dünyaca ünlü dev bir mobilya mağazası mahalleye taşınacaktı. Hareketlilik ve bereket, boylu boyunca istasyona kadar giden caddede her köşeye yayılmış, her mağazaya bulaşmış gibiydi. Daha kapılarını açmalarına saatler vardı. Sokak şimdilik yarı uykulu halinden gözlerini yavaş yavaş açmaya geçiyor.

Elinde kağıttan kahve tası olan bir Afrikalı, yine her zamanki gibi yanyana yürüdüğü arkadaşıyla kendi aralarında yüksek sesle konuşup arada bir gülüyor, belki bir fıkra anlatıyor. Geniş bir zamanın, o anı yansıtan karelerinde bir sarhoş, bir polis arabası, daha sonra “Urfalıyım ezelden” türküsünün sonuna kadar açık teypten yayılan müziğiyle yoldan geçen hemşeri birinin külüstür mercedesi, tezgahını daha açmamış olan ama hemen şefin gelip kendi anahtarıyla önce kapıyı açmasını bekleyen, beklerken yan tarafındaki dönerciden belki beleşe ve ucuz çay içen kalabalık bir Türkiyeli aileyi yansıtan görüntüleri, tadı tuzu yok bugünün dedirtiyorlar. Bir gülen, gülümseyen yok içlerinde sabahın o vakti sokağa yansıyanların, dökülenlerin, düşenlerin, çıkanların.

Fırıncılar erken açar kuralı burada da geçerli. Bir sokakta yedi sekiz fırıncı olunca, tüketicinin payına da kıran kırana süren rekabetten “eh işte!” dedirten cinsinden kırıntılar düşüyor. Yine de o saatte uyanıp acı tatlı rekabetten yararlanmak isteyenler henüz görünmüyorlar. Altılı ganyan da dahil olmak üzere, iddialarla ilgili tahmin oyunlarının oynandığı ve dünyanın hemen her dilinin konuşulduğu bahishaneleri her gün aynı saate temizleyen kadın, çöpleri yine kapının önündeki bidonların içine değil de inatla yanına koyuyor. Dersimlilerin kahvesi kapalı olmasına rağmen, dünden kalma mangal takımlarını içeri almayı unuttukları anlaşılıyor.

Sokaktaki telefon kulübesinin almacı, kulübe demeye bin bilmem kaç şahit ister, yerine konulmamış biçimde yere doğru sarkıyor. Bazen parasının üstünü alamayan konuşmacı, bir dahaki gelene kıyak yapar böyle. Onca yıldır bu sokakta ,daha bir tanesi gereksiz yere tahrip edilip kırılanına şahit olmamasıyla semt sakinleri ne kadar övünseler yeridir. Sokağın en eski eczanesi, anlaşılan nöbetçi. Üç kişi sırada bekliyorlar girişte, anlaşmışlar gibi sanki acaba birden mi hasta olup rahatsızlandılar?

Köpeğin biri otomatlarından kumar oynanan ve ismi gazino olan bir işyerinin girişini işeyerek etiketliyor. Sonra dönüp kendi sidiğini koklayan köpek neşeli ve kendinden memnun şekilde kuyruğunu sallayarak, kendisi beklemeden çekip giden sahibinin peşinden koşturuyor. Hızlı aynı zamanda normalin üstünde pahalı olan otobüsü kaçıran bir Yunanlı kendi anadilinde belli ki küfürler yağdırıyor. Öfkesini alamayınca da yere değil de, yarı açık ve rüzgâra karşı korunmasız otobüs durağının camına ağız dolusu tükürüyor.

Avusturyalı siyah saçlı güzel berberin, harbi kadın ve alımlı olduğunun bilincinde; yolda giderken sadece yere bakar, vitrininde göze batan posterde saç kesmeyle ilgili bir yarışmanın duyurusu asılı. Neden ihtiyaç duyulur ki öylesi yarışmalara? Kimin daha hızlı kesmesi mi önemlidir, daha iyi mi? Oldukça ucuza fotokopi çeken dükkanın girişine akşamcılardan biri yine işemiş anlaşılan. Ama iki dükkanın kapı aralığı nasıl da davetkâr (gel buraya işe dercesine) öylesi anlarda. Küçük bir göl göze batan. Belki rakip firmanın adamlarıdır bilinmez. Semt bürokrasisinin arada bir toplandığı, kamuya ait vergilerle finanse edildiği büyük mü büyük büronun girişinde, iki eskimiş ve yarı çürümüş patlıcanlar acaba kime ne anlatmak istiyorlar?

Geçen dönem milletvekili seçilen, bizim yerli köylü basınca bir Amerikan devlet başkanıyla karşılaştırılıp kıyaslanan, öve öve bitirilemeyen, sonrada on-on ikiden fazla işlediği kriminel suçlar nedeniyle vekilliği elinden alınıp yargılanan gencin de oturduğu binanın girişinde, kısa boylu bir Alman genci, bir elinde cep telefonu diğeriyle de esrarını içerken “evet moruk! Tabi moruk!”dan başka bir şey denilmeyen, oldukça entelektüel bir konuşma yapıyor. Sahibinin Asyalı olduğu belli dükkanın vitrinindeki iri ve çekici tavaya, yalnız yaşadığı davranışlarından anlaşılan bekâr biri sabahın o saatinde uzun uzun bakıyor. Havanın genel durumunun kendisini zerre kadar ilgilendirmediği belli.

Eskiden Romanların ve Sintilerin oturduğu yurdun bulunduğu sokakta iki yaşlı Alman avazı çıktığı kadar bağırarak sohbet ediyorlar. İkisinin de kulaklarıyla sorunları oldukları aşikâr. Üst katlardan biri penceresini açarak bir sürahi dolusu suyu üzerlerine boşaltıyor. Adamlar şaşkınlıklarından ne yapacaklarını bilmeksizin birbirlerine bakıyorlar. “Bu yapılan küstahlık!”lafını ikisi de sıkça tekrarlıyorlar. Karşı kaldırımdan sarışın uzun boylu genç iken çok alımlı ve güzel biri olduğu anlaşılan, şimdilerde ezik ve güzelliğini artık kaybettiği belli olan kadın, sallanarak birazdan kapısını kendi çantasından çıkartacağı anahtarlarla açacağı gazete bayiine yöneliyor.

Süpermarketin önünde erken geldikleri için her sabah bekleyen aynı tipleri, neşeli haliyle elleri cebinde ıslık çalarak dükkanın içinden gelerek açan şefleri gülerek selamlıyor. Bir şaka yaptığı duyulmasa da, bekleşenlerin içerisindeki yağcı olanları kahkahalarla karşılık veriyorlar. Şefin yaptığı şakaya gülmemek mümkün mü? Malını teslim etmek isteyen şoförü içeri almayan şef, ona arka tarafı işaret ederek oradaki kapıyı kullanmasını söylüyor. Şefin gömleği göbeğini daha da iri gösteren ve giyinme zevkine uzak biri olduğunu ispatlayan bir seçim.

Mobilyacının vitrini üstüste yığılmış sandaleyelerden geçilmiyor. Sanatçıların kahvesini hatırlatıyor. Yan yana iki dükkan. İnsan hangisi mobilyacı, hangisi sanatçı diye sormadan edemiyor. Kahvede çalışan kadının gözleri mavi, alımlı ve tahrik edici bakışları var. Mobilyacıda ise bir erkek çalışıyor. Somurtkan, müşteriyi istemeyen garip bir iticiliği var. Yanıbaşlarındaki varlıklı ve zengin dekorasyonlu ama müşterileri olarak daha çok emekçilerin olduğu, işsizlerin, dar gelirlilerin takıldığı kahvede o saatte dahi beş-on kişinin olması dikkat çekiyor. Acaba kahvenin ucuzluğu mu, çöreklerin uygun fiyatı mı onları oraya çeken?

Çirkin inşaat alanını örten tahta duvarın üzerine yapıştırılmış semtin tarihi ile ilgili afiş ve resimleri beğenenler çalıp evlerine götürüyorlar anlaşılan. Yer yer aradaki boşluklardan bunu anlamak mümkün. Grafitiyi çok sevenler yine anlaşılmaz işaret ve sembollerle bölgelerini etiketlemişler besbelli. Bu semt, bu sokaklar elli yıl içerisinde nasıl da değişmiş. Aynen bizim “Tuzluçayır” gibi hep kızıl, direnişçi, emekçi ve kavgacı olmuş. Ne büyük şans ve ayrıcalık Altonalı olmak.

Postane tarafından hızla gelen bir araba keskin fren yaparak virajı ancak alabiliyor. Yaya geçidinden geçen kavgacı biri olduğu belli kadın, şoföre orta parmağını gösterirken, suratından Ortadoğulu olduğu belli adam tam gaz yoluna devam ediyor. Tam aksi yolda bir zamanlar Alevi Kültür Merkezi’nin bulunduğu sokağın girişinde ve köşebaşında, eskiden Zaman gazetesinin bürosunun yer aldığı binanın kapısında iki sarhoş birbirlerine hakaretler yağdırarak küfürler ediyorlar. Ama el kol hareketlerinden öteye geçmiyor ilk başlarda şiddetliymiş gibi görünen kavga.

Sokaktaki bankaların kapısına güvercinler anlaşmışlar gibi topluca pisliyorlar. Kanser yapıp saçtıkları için şehrin merkezinde yemlenmeleri ağır para cezasıyşa yasaklansa da, semtin asosyalleri takmayıp onları fırsatını buldukça yemlemeye devam ediyorlar. Banka düşmanları olsunlar diye mi ödüllendiriliyorlar, yoksa ekstra gelip oralara etsinler diye mi, soran yok. Bankaların ışıkları yanar genelde o saatlerde. İçeride temizlikçiler, günün ilk ziyaretçileri de denilebilir. Maaşlarını ödemelerinde de adil midirler bankalar kendi temizlikçilerine, bilen yine yok.

Çiçekçi iflas etmiş, gitmiş gibi yerinde yeller esiyor, onun yanıbaşındaki dönerciyi ev sahibi yatırımlarını ve hayallerini göz önünde bulundurmayıp acımasızca çıkarmış. Adam açlık grevine gitmiş ya nafile. Yasalar bu şehirde de, semtte de hala yoksullardan yana değil. Kaybettikleri ve açlığı adamın yanına kâr kalmış. İkinci elden elbiseler satan magazanın girişine birisi büyük çişini etmiş. Ne hayvanlar var, gerçi çoğu hayvan dahi pisliğinin üstünü örtüyor. Onların bile gerisindeki mahlukâta ne demeli?

Sokakta birbiri ardı sıra açılıp kapanan dükkanlar, mağazalar, ofisler, birbirinden değişik branşlarda hizmet sunan işyerleri, son yıllarda hayatın ne denli inişli çıkışlı olduğunu ispat yarışına girmişçesine dile gelmiş vaziyetteler. Sokağın sonundaki seyyar satıcılar bile aktifler o saatte. Tezgahların açış hazırlıkları yapılırken bir yandan, diğer yandan tünelin en sıcak köşesine kirli uyku tulumlarıyla yatıp kalmışlar uyanmamakta diretiyorlar. Her sabah aynı sahne, aynı tiyatro, kalkın, bırak yatalım çekişmesi.

Memleketteki gecekonduları hatırlatan sonradan yapılma kutucuklardan yapılmış gibi yan yana sıralanmış üç beş barakadan dükkan nasıl da çirkinlik yansıtıyorlar. Ama şehir yoksul takılıyor, her cent vergiye ihtiyaç varmış gibi. Diğer yandan “Elbphilarmoni” gibi planlanmasında dehşetli yanılanılan yatırımlar inşaat sektörünü ve meşhur mimarları daha da zengin ediyor. Bir de artık kimin ortak olduğu büyük bir yolsuzluğun bilinmeyen yanını sembolize ediyor.

Her sabah bunlardan fazla, katbe kat çokca, değişik, renkli gözlemler, izlenimler ve tanıklıklarla evden istasyona yürürüm işe giderken. Her sabah aynı veya benzer dekorlar, sahneler, oyun benzeri tiyatro bölümlerini canlı yaşarım, tanık olurum. Bazen şaşırır, bazen kızar, öfkelenir, hüzünlenirim. Bazen de tam tersi zıtlıkta duygulara kapılırım. Altonalı olmayı en çok o saate severim. Bunları algılamayı, birebir şahit olmayı ayrıcalık, gizli bir bahtiyarlık, az biraz da mutluluk sayarım.

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden /  Ändern )

Google Foto

Du kommentierst mit Deinem Google-Konto. Abmelden /  Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden /  Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden /  Ändern )

Verbinde mit %s

Şeker Portalı

Portakallı Paylaşımlar

yedi orman

Yapraklarıma ve çiçeklerime, meyvelerime ve dallarıma, köklerime ve toprağıma doğru bir keşif yolculuğu.

Karikatüristan.Wordpress.com

Karikatür Alemi, Alemin Karikatürleri

Varlık Ergen

"ben kötüyüm bu düzen için ama değilim asla kötülük"

YARIŞBİLİMİ

Atyarışı ve İstatistiğin buluştugu yer

ZÎZNASE

bilgelik sevgisi...bilgi aşkı

Sema'nın İzleri

Mutlu olmanın izlerini bırakın..

Bir Acayip Mühendis

Her şey Mutlu bir son için...

SEYAHATDELİSİ

Seyahat delisi bir çiftin hatıra defteri...

BİLGİSAYAR VE YAZILIM

Bilgisayar ve Yazılım Dünyasına Ait her şey

ARTHROTEC MEDİKAL SİSTEMLER

'SİNGJOİNT, HYDROGEM, TIBBI ALETLER, TÜMÖR CERRAHİSİ

%d Bloggern gefällt das: