7.9 C
Hamburg
Dienstag, Oktober 27, 2020
Start Home Öykü: Trende

Öykü: Trende

Öykü: Trende

Jennifer Smith Amerikalı tam olarak Kaliforniyalı bir kolej öğrencisi, bir aylığına öğrenci değiş tokuşu programı çerçevesinde Hamburg´a gelip bir Alman ailesinin yanında kalan, her sıradan genç insan gibi özgür ruhlu, kendisine güveni tam, güçlü, enerji dolu ve en önemlisi onsekizine yeni girmiş genç bir kadındı. Hamburg´a gelişinin altıncı günü yeni öğrenmeye başladığı semtlerden Neugraben´den Bergedorf´a trenle nasıl gidileceğini öğrenmiş, bir başına şehri gezmekten mutluluk duyar olmuştu. Yanlarında kaldığı Alman ailenin iki küçük kızları vardı, çocuklar okula gidiyor, anne ve baba çalışıyorlardı. Aile kahvaltılarını beraber yapıyor, akşam yemeklerinide hep beraber yiyor, konu genelde gün boyu kimin ne yaptığı ne ettiği oluyor ve saatlerce o gün yaşanılanları konuşuyorlardı.

Aile ortamının yaşamın en tatlı anları olduğunu hem kendi ailesinden hem de birkaç aylığına misafir bakıcı olarak geldiği bu evde yaşıyordu. Ev kalabalığının sesi, çocukların neşesi veya hırçınlığı, anne-babaların o her şeye karışan, çocukları için her daim en iyisini ve en doğrusunu istedikleri bazen bıktıran dayatma ve yasakları, öğütleri, telkinleri, bazen tehditleri ve şantajları koca dünya ile apayrı bir uyum oluşturuyordu. Dünyanın öbür tarafından kalkıp gelmişti, ama insanlar neredeyse hemen aynı şeyleri duyuyor, yaşıyor, hissediyorlardı. Hem dünya, hem yaşam, hem insanlar, hem de aile güzel bir şeydi.

Jennifer Hamburg´a geldiğinin ilk haftasında yeni tanıştığı erkek arkadaşının Bergedorf´taki çalıştığı cafeye gitmek için sabahın geç saatlerinde Merkez İstasyon´daki aktarmalı trene bindiğinde olup biteceklerden habersiz kafasını kuma gömercesine kalın kitabına vermiş, okudukları ile hayal alemine dalmış, çevresini, dünyasını, yanını, önünü, trenle seyahatini unutmuş gibiydi. Namık Kemal isimli bir Osmanlının kitabını İngilizce çevirisinden okuyordu. Ne garipti Hamburg´da on binlerce Türkün yaşadığını defalarca duymuş ama daha bir tanesiyle henüz tanışmamıştı bile.

Okula gittiği yıllardan beri kitap okuyordu Jennifer, sürekli babasından çok okuyan değil çok yer gören daha çok bilir lafını duyardı. Hamburg´da artık babasının ne demek istediğini çok iyi anlıyordu. Hiç bir kitap burada yaşadığı şu birkaç haftayı ne tam olarak anlatabilir, ne bütün boyutları ile yansıtabilir, ne de tam olarak okuyucusuna verebilirdi. Binbir detay günlük yaşamın hemen her yerine ve her anına serpilmiş, yerleşmişti. Böylesi anları yaşamayan ne anlar, ne bunun hayalini kurabilir, ne de öylesine dolu dolu yaşayabilirdi. Okumak doğru ve önemliydi, ama bizzat gidip görmek, yaşamak, dokunmak, anlamak en doğrusuydu ona göre. Birgün usta bir yazar olacaktı Jennifer, ama önce dünyayı gezip görecek, yaşamı anlayacak ve sonra anlatacaktı. Yazarlığa giden yol okumaktan değil yaşamaktan, gezip görmekten geçiyordu.

Mittlerer Landweg durağında aniden nereden geldikleri anlaşılmayan trene binen 6-7 tane asker potinli, saçları usturaya verilmiş gençler büyük bir gürültü ile tam da vagonun kapısının hemen yanındaki Jennifer´in bulunduğu köşeye gelip oturdular. Jennifer kendisinin dışında bu kalabalık gruptan başka kimsenin o köşede olmadığını anlayınca yerinden kalkıp başka bir yere oturmaya karar verdi. Müller ailesi böylesi olası bir durum için ne onu uyarmış, ne de böyle hoşnutsuz bir duruma denk gelebileceğini aklının kıyısından geçirmişti. Her şey o kadar aniden olmuştu ki, doğru dürüst bir tepki veremediği icin kendisine kızmaya başlamıştı. Demek ki sıradan bir an, herhangi bir zaman dilimi insanın gidişatını, yazgısını, olabileceklerin önceden tam olarak kestirilemeyeceği, hayatın bir pamuk ipliğine bağlı olduğu düşüncelerini bir kaç saniye içerisinde düşünüp, sorup kendi kendine yanıtladı. Havada düşmanlık vardı, hiçte öyle kolayca bu ortamdan çıkabileceğini sanmıyordu.

irkcilar.jpg

Grup her tarafa yayıldı, kendi aralarında yüksek sesten de öte bağıra çağıra küfürlü konuşuyorlardı. Gençlerden biri tam Jennifer kalkmışken,

”Zenci mülteci orospusu nereye?” Jennifer kulaklarına inanamadı. Bir başkası daha bir kin ve öfret kokan ses tonuyla ,

“Kokuyorsun pis zenci!”. Bir diğeri,

“Kara amcık kokuyor, pis ve iğrenç.” Sanki ağzının içine girmek isteyen bir diğeri,

“Söyle bakalım hangi Afrika ülkesinden geliyorsun ha?” Jennifer,

“Galiba bir yanlışlık olacak, ben Afrikalı değilim, Amerikalıyım!”. Yılışık ve sırıtan biri,

“Ne fark eder zenci zencidir, ha Afrikalı ha Amerikalı, hepiniz aynı kokuyorsunuz!” Daha önce söze karışmamış; suratında uzun ve derin bir yara izi olanı,

“Nereden biliyorsun Peter, yoksa zencilerle daha önce yattın mı ha?” Gürültülü bir kahkaha.

Jennifer kalktığı yerden yardım istercesine çevresine bakındı, ama koca vagon bomboş gibi geldi kendisine. Daha önce birkaç defa gözüne ilişen yardım frenini çekmeyi kafasına koydu, ama önünde duran bu birkaç iri yarı genci geçip atlatması lazımdı. Jennifer´in niyetini anlayan gençlerden biri onu kabaca bir hareketle itip geri yerine oturttu.

“Bir yere gitmiyorsun kara orospu, ancak biz sana defol git dediğimizde gidebilirsin.”

Jennifer ilk anlardaki sakinliğini ve kararlılığını daha fazla sürdüremeyeceğini gördü. Bir ses,

“Neden geldin Almanya´ya ha, üstün ırkımızı kirletmek, soylu Alman ulusunu melezleştirip piçlestirmek için mi ha, cevap ver adı kaltak?” Bir diğeri,

“Kesin savaştan kaçtım yalanını atan Afrikalı bir orospudur, kimbilir buraya gelmek uğruna kimlerin altına yatmıştır!”.

“Eminim kağıtları da yoktur, belki illegal kalıyordur Hamburg´ta. Çantasına bakın çantasına!” Birden omuzuna asılı çantayı kapan biri açmaya çalışırken Jennifer müdahale etmek istedi. Tam ağzının ortasına yediği güçlü bir yumruk ile bayılacak gibi oldu, ağzından kan geldiğini gördü ve kendisini bıraktı, daha önce oturduğu koltuğa gömüldü kaldı.

Jennifer kesin öldürüleceğini anlamıştı, direnecek gücü kendisinde görmediği gibi sayıca bu denli kalabalık bir grupla başa çıkamayacağını anladı. Çantayı karıştıran,

“Galiba bu zenci orospusu doğruyu söylüyor, ABD pasaportu var, baksanıza.” Bir saldırgan ses:

“Ne fark eder, hem bu daha da kötü. Vatanımızı işgal edenlerin vatandaşlarından biri. Hem de zenci. Ha Afrikalı ha Amerikalı. Defolup gitsinler hepsi ülkemizden!” Hep bir ağızdan haykırdılar,

“Almanya Almanlarındır! Yabancılar defolun! Zenciler defolun!”

Jennifer ne yapacağını bilmez halde bir yandan ağzını tutup akan kanı durdurmaya çalışırken, bir yandan can acısından gözlerinden akan yaşa engel olmaya çalışıyordu. Karşısındakileri böcekler gibi görüyor, o hep korkarak baktığı korku filmlerinden birden çıkıp gelmiş kaniballere, hortlaklara, zombilere benzetiyordu. Kimbilir bu üniforma gibi garip kıyafetlerinin dışında başka şeyler giyince nasıl görünüyorlardı, yada hep beraber olmadıkları anda acaba nasıldılar? Sevgilileri var mıydı el ele tutuştukları kimbilir, gözlerine sevgiyle baktıkları anneleri-babaları, şakalaşıp beraberce güldükleri kardeşleri?

Suratı yara izli olanı,

“Nereliymiş?”,

“Amerikalı dedik ya?”,

“Anladım sığır, neresinden, Amerika kocaman bir ülke.”

“Dur bir daha bakayım şuna. Ha aha, Kaliforniya,”

“Orospu Kaliforniya´dan Hamburg´a neden geldin? Bizi sikmeye mi?”

Jennifer, ses ve yanıt yok.

“Cevap ver pis zenci!”

“Sana soruyor aşağılık insan”

“Kimbilir hangi amaçla geldi bu orospu buralara..!

“Neden geldin, kim için geldin, burada yaşamaya mı geldin, burada mı kalacaksın hı?

Yine ses yok.

“Sana soruyorum pis yabancı!”

“Yanıt versene kokmuş Afrikalı!”

“Galiba dilimizi bilmiyor bu sefil”

“Bilmez olur mu, numara yapıyor, bal gibi biliyordur.”

Jennifer birden karşısında oturan sevimli çocuk yüzlü asker potinli gencin tekmesini karnına yemesiyle ağzındaki kanı gencin üstüne boşaltması bir oldu. Bu genci daha da bir hiddetlendirdi, neresine denk gelirse bir kaç hiddetli yumruk savurdu. Araya giren hiç kimse olmadığı gibi, Jennifer´in

“İmdat, beni öldürüyorlar!” çığlığına hep birlikte gülerek yanıt verdiler. Kız gibi konuşmaya çalışıp onu taklit ve tekrar ederek,

“İmdat beni öldürüyorlar.” Jeniffer olayın ciddiyetini birden anlayıp büyük bir panikle ve can havliyle:

“İmdat beni öldürüyorlar.”

“Neden geldin o zaman ülkemize sürtük, sana kim gel dedi, biz mi davet ettik seni?”

“Defol git buradan pis zenci!”

“Senin ve senin gibi orospuları istemiyoruz burada.”

“Adi sürtük!”

“Hiç mi yıkanmadın iğrenç kadın, bak simsiyah olmuşsun?”

“Almanya Almanlarındır, ve öyle kalacaktır, anladın mi pis fahişe?”

“Kim çağırdı seni buraya, yeteri kadar zenci orospumuzun olmadığını mı sanıyorsun?”

“Pis fahişe”

“Kokmuş”

“Çirkin orospu!”

Acıdan iki büklüm kıvranan Jennifer kendisine sorulanlara yanıt vermek bir yana, konuşulanları duymuyordu bile. Sanki koltuğun üzerine iki büklüm oturmuş cansız bir cesetti. Galiba sonu gelmişti, onu burada öldüreceklerdi. Kendi kendisine hep sormuştu acaba ben ne zaman, nerede ve nasıl öleceğim diye. Kısa yaşamı hızlı gösterilen bir film şeridi gibi gözlerinin önüne geldi, çocukluğu, okulu, ailesi ve burası. Daha henüz tam yaşamı görmeden, anlamadan, dünyayı görmeden bu kadar çabuk ve kolay öleceğine isyan etti. Neden ben Tanrım diye kendi kendine sordu durdu.

Kel kafalı gençlerden biri,

“Galiba bu siyah orospu öldü, hiç hareket etmiyor. Gözleri de kapalı.”

“Ne olmuş öldüyse? Ne o acıdın mı?”

“Başka zenci orospu mu yok dünyada.”

“Bir domuz daha azaldı, ne var yani?”

“Canım bıçağımı sokmak istiyor o kara derisine!”

“Bırak o pis kirli kanını akıtmaya değmez, hadi gidelim!”

“Ama bakın ben Amerikalıları seviyorum.”

“Ben de, ama zencileri değil, zenci olanlarını değil. Anladın mı?”

Yerinden kalkıp Jennifer´in nabzını tutan biri,

“Bu orospu daha ölmemiş, nabzı atıyor”, der demez asker potininin alt tabanı ile bir kaç tekme de o vurdu. Biri kendi oturduğu köşesinden suratına iri ve cömert bir parça tükürdü. Camın kenarındaki fermuarını çıkarıp Jennifer´in üzerine işemeye başladı.

“İğrençleşmeyin, sidiğin üzerimize gelecek simdi.”

“Kim dedi orada dur, git öbür tarafa geç sen de.”

Kalabalık grup bir dahaki durakta indiklerinde arkalarında 21 gün komada kalacak genç bir kadını bıraktılar. Koca vagonda olaya ne müdahale eden oldu, ne işiten, ne gören. Yerel gazeteler olayda haber değeri olacak bir şey görmediler.

Anzeigen

-Advertisment -

Most Popular

„Mavzer“, 8. Boğaziçi Film Festivali kapsamında gösterildi

Bu yıl sinemaseverlerle 8. kez buluşan Boğaziçi Film Festivali kapsamında, film gösterimleri ve özel etkinlikler devam ediyor. "#HerŞeyeRağmen" sloganıyla ödüllü yapımları sinemaseverlerle buluşturan festival, Kültür...

Veranstaltungswirtschaft, Gastronomie- und Tourismuswirtschaft rufen gemeinschaftlich zur Großdemonstration auf

Protestkundgebung am 28. Oktober, fünf nach zwölf in Berlin-Alexanderplatz #OnFire. Unter diesem Motto steht die 2. Großdemonstration der Veranstaltungswirtschaft, zu der das Aktionsbündnis #AlarmstufeRot nun...

Nevşehir Belediyesi´nin „Acil Hayat Butonu“ uygulaması başladı

Nevşehir Belediyesi, yalnız yaşayan hasta, yaşlı ve engelli bireyler için "Acil Hayat Butonu" uygulamasını hayata geçirdi. Belediyeden yapılan yazılı açıklamaya göre, kentte bakıma muhtaç...

Der Mannschaftssport bündelt seine Kräfte

Kräfte bündeln und im Schulterschluss die Coronakrise gemeinsam meistern: Am Donnerstag, den 22. Oktober 2020, haben sich erstmals die fünf großen Mannschaftssportverbände und oben...