ALMANYALILAR

Öykü: Yabancılara Servis

Öykü: Yabancılara Servis

Karin doğma büyüme Hamburgluydu, Afrikalı bir babadan ve Dortmuntlu bir Alman anneden doğma, ömründe trene otobüse kaçak binemeyecek, vergisiz televizyon izleyip radyo dinleyemeyecek, vergi dolandırıcılığı, sigorta sahteciliğine bulaşamayacak, havanın iyi ya da kötü oluşunun günlük kimyasını derinden ve belirgin olarak etkilemesine izin verecek, ömrü billah yerlere küçük bir çöp dahi atamayacak kadar sıradan bir yerli idi. Henüz ne Afrika´yı görmüş, ne sorup öğrenmek istiyor, ne de babasının o aslında Hollanda doğumlu olmasına rağmen kökenine ait Uganda dilini merak ediyordu. Yıllarca Hamburg Meslek Yüksek Okulu´nda informatik eğitimi almış, okulda tanıştığı Joseph ile evlenmeden beraber olmuş, bu beraberlikten üç çocukları dünyaya gelmiş, mutlu bir aile tablosu çizen nadir Hamburglulardan biriydi. Bu şehiri, insanlarını, havasını, burada doğup büyümesine rağmen hâlâ alışamadığı havalarını, çocuklarını, komşularını, arkadaşlarını ve eşini çok seviyordu. Hayatı seviyordu Karin, insanları seviyordu.

Joseph çalıştığı firmanın iş toplantıları için Hamburg dışına çıkmıştı. Karin ilk defa çocuklarıyla beş gün yalnız kalmış, ömrünün en uzun Josephsiz günlerini geride bırakmıştı. Eşine bir sürpriz yapıp onu karşılamak için çocuklarıyla beraber Merkez İstasyon´a gitti. Trenin gelmesine 40 dakikadan fazla vardı. Cep telefonu ile Joseph´i aramış, hangi tren ile seyahat edeceğini öğrenmiş, trenlerin geliş saati cetvelinden Alman Demiryollarına ait hızlı trenin Berlin´den ne zaman geleceğini saptamıştı. Oldukça uzun bir bekleme süresine kendisini hazırlamamış, gecikmeyi bu denli hesaba katmamıştı.

Felix en büyük oğlu idi ve on iki yaşında altıncı sınıfdaydı, Stefanie sekiz yaşındaki kızı ikinci sınıfa gidiyordu, dört yaşındaki Lucas ise çocukların en yaramazı ve zekisiydi, henüz yuvaya gidiyordu. Karin eşinin yanında olmadığı beş gün içinde bol bol kendisini düşündü, eşini, çocuklarını, diğer aileleri, komşuları içerisindeki örnekleri, eski arkadaş çevresinden insanları. Mutlu ve huzurlu bir ailesi vardı aslında, eşini deliler gibi seviyordu, eşinin kendisini ve çocukları ile mutlu bir imajının ve samimiyetinin olduğunu da görüyor, onunla hayatı her gün dolu dolu yaşıyordu. Onca yıllık beraberliklerinde biri birinden güzel, akıllı, uslu, sevimli üç çocukları olmuştu.

Küçükken kendisinin bir prenses olduğuna inanır büyüyünce manken olmak isterdi. Yıllar geçtikçe bu düşüncelerinin hemen her kız çocuğunda olduğunu gördüğünde her defasında hafif de olsa şaşırırdı. Çocuk ruhu ne kadar temiz ve saftı. Yaşam, günlük işleyiş gerçek dünyaya nasılda gerçek ve ciddi çizgilerini veriyor, insanları şekilendiriyor, gelecek planlarımıza biz istemesek de yön veriyordu. Sonra ilerleyen yıllarda şarkıcı olmak istedi Karin, bir ara ressam, artık kaçınılmaz son gelip kapıya dayandığında bankacı olmak için mecburi olarak bunun okuluna gitmek zorunda kaldığında küçük dünyası yıkılacak sandı. İstemediği bir mesleği mecburiyet sonucu öğrenmişti. Belki bir gün işine yarardı.

Karin kendisinin de nedenini bilmeden ve kendi kendisine açıklayamadığı aşırı iyimserlikle dolu bir insandı. Yakın akrabaları bunun onun inancı ile ilgili olduğunu söylemelerine de kulak asmıyordu. Zira inançsız insan yoktu, olmadığını iddia eden insanların öne sürdükleri de özünde bir inançtı. Her şeyin, her yerin, öncelin ve sonsuzun, yerin ve göğün, koca evrenin bütün açıklamasını Tanrı´da bulan Karin böylesi konularda felsefe yapmanın, şüpheciliğe düşmenin anlamsızlığını yaşayalı uzun yıllar olmuştu. İnanıyordu, ailesi bunun gerekliliğinin bir kanıtıydı. Tanrı sevgisinin olmadığı yerde aile yoktu ona göre.

servis.jpeg
Ailesi için uzun yıllarını vermiş, sayısız özverilerde bulunmuş, bankacılık öğrenimi ve ev hanımı kimliğinin dışında bir ugraşısı olmamış, eşi Joseph´e elinden geldiğince anlayışlı, sabırlı ve yardım eden bir eş olmuştu. Sevginin olmadığı yerde birlikteliğin, beraberliğin yanlış ilişkiler olduğunu, bir gün mutlaka devrilip yıkılacağını daha ergenlik çağında yaşayıp tanık olduğu beraberliklerde görmüş ve anlamıştı. En iyi ilişki nasıl olur gibi felsefi ilkelerin yanı sıra, karşılıklı sevgi nasıl diri tutulur, nasıl her daim canlı kalmasına çalışılmalıya kafa yormuştu. Mutlu ilişkileri kendilerini mutlu etmiş, kendi mutlulukları ise çocuklarının mutluluğuna vesile olmuştu. Kıskanılacak bir ailesi olduğunu dahi bilmiyordu Karin. Sıradan kadınların muhteşem güçlerine, çevrelerine yansıttıkları sınırsız etkilerinin varlığına, insanlara ilham ve örnek olabilecek genel görüntüsüne dair ne bir fikri vardı, ne de bunlardan haberi.

Hiçbir güç Karin´e göre bir aileyi dışarıdan yıkamazdı. Başka bir insan, para, düşmanlar, hesapta olmayan gelişmeler, aldatma, yalan ve benzeri. Bir aile her daim içeriden yıkılırdı. Yani eşlerden biri diğerini artık istemediğinde. Nedeni ve gerekçesi dışarıdaki nedenler olduğu, artık karşılıklı sevgi ve saygının malum bittiği anlara yakalanıldığında, eşlerden bir diğerinin gözünün dışarıda olduğu anların yoğun yaşanması döneminde, gerçek mutluluğun aile içerisinde eşde, çocuklarda olduğuna inanmayıp yönünü, bakışlarını dışarıya, başka istikametlere doğrultulduğu, yöneltildiği kesitler evresinde. Buna dur diyecek insanlar yine eşlerin kendileriydiler, üçüncül tekil ya da çoğul şahıslar değil.

Bir dönem kadın sorununa kafayı taksa da o her daim anlatılan “domuz erkekler” sınıfına Joseph´in girmediğini biliyordu. Arada bir yanlış davranışları olsa da ki kendisininde olduğunu biliyor, anlayış, tolerans ve en önemliside güçlüce duyduğu sevgi bağları böylesi sorunların üstesinden gelmesine yetebiliyordu. Aile en büyük bunalımını onun işsiz olduğu bir kaç yıl boyunca yaşamış, ama ikisinin de gayretleri ile bu olay kafa göz yarmadan talihli ve birden bulunan bu firma ile çözülmüştü. Ama bu onun bir gün yine işsiz kalmayacağı anlamına gelmezdi. Yaşamın ve her ailenin doğal gerçekliğinden biriydi bu, önemli olan böylesi anlarda birbirini yiyip bitirmek değil, karşılıklı moral olmak, birbirine motivasyon, güç ve destek vermekti.

Zor günlerinde eşinin yanında, yakınında olmayan kadınlardan nefret ediyordu Karin. Aile bir tek mutlu günler için mi vardı? Peki bir ailenin kara günleri olmayacak mıydı, zor anları, içine düştüğü krizli dönemleri? Her şey güllük gülistanlık olacak diye geçerli olmadığı dünya alemce bilinse de görmek istenmeyen bir genel kural mı vardı? Yaşamın bir çok yanı, ebatları, birbirinden farklı boyutları vardı. Hep artıları ve pozitif yanları yok, eksileri, karanlık, soğuk, ürkütücü yüzü de mevcuttu, görmezden gelinemeyecek kadar da gerçekçi, yakın, hemen yanıbaşımızdaydılar.

Özgür kadın olmak için neden Joseph´den nefret etmesi gerektiğini ona hiçbir kadın sorunuyla ilgili okuduğu herhangi bir kitap açıklayamamıştı. Yazılanların çoğunu talihsiz yaşam deneyimleri oluşturuyordu, büyük haklılık payları olduğunu, kadınların ezici bir baskı altında olduklarını çok iyi biliyor ve görüyordu, ama bunun sevmemenin gerekçesi yapılamayacağını kendi yaşam öyküsünden biliyordu. Bir ilişkide insanlar birbirlerini karşılıklı eğitiyor, yontuyor, yönlendiriyor, beraber hoşlanılmayan özellikler bazen konuşulmasa dahi gizli bir anlaşmayla terk ediliyor, tarafların birbirlerine duydukları güven ve saygı ile kendi kendisine halloluyordu. Ama bunun için iki tarafın da istemi, hoşgörü ve anlayışı şarttı.

Joseph’siz bir yaşamı Karin tasavvur dahi edemezdi. Onsuz geçen beş günü on beş yılmış gibi geldi, o uykusuz geceler, onsuz kıvrandığı saatler, uyku tutmaz anlar. Gelir gelmez eşine sarılacak onu önce doya doya dudaklarından öpecekti. Kendisini genç bir kız gibi hissediyor, karnında kelebeklerin uçuştuğunu hisediyordu. Zaman bulsa sanki şiir yazacaktı Joseph için.

Karin daldığı derin hülyalardan Lucas´ın:

“Anne susadım!” lafı ile uyandı.

Felix, “Ben tuvalete gitmek istiyorum!”

Stefani, “Galiba ben de.”

Karin, “Gelin benimle, daha kırk dakikamız var, bir yerlerde bir şeyler içelim babanız gelene kadar.”

Felix, “Anne benim hemen tuvalete gitmem gerek.”

Stefanie, “Benim de!”

Karin, “Bir cafeye gidip oturalım hem orada işinizi görürsünüz hem babanızın treni gelene kadar bir şeyler içeriz!”

Lucas, “Anne ben çok sıkıştım, bir cafe bulana kadar dayanamam.”

Felix, “Bence önce bir tuvalet bulalım, kim bilir bir cafe bulmak ne kadar sürer. Ayrıca benim de hemen tuvalete gitmem gerek.”

Karin, “Haydi gidelim o zaman, şurada tuvaletler olacak, önce orada işimizi görelim, sonra bir yer buluruz.”

Karin ile Lucas tuvaletlerin önünde bekleşirken Felix ile Stefanie işlerini görüp geldiler. Günde yüz binlerce insanın gelip geçtiği bir yerde çocuklarını tuvalete gönderme fikrinden hiç de hoşnut kalmasa da Karin, bu konu hakkında fazla düşünmek istemedi. Sıcak ve güneşli bir sonbahar pazarı idi, öğleden sonrasının hafif esintisi günü ve Hamburg´u kaplamıştı.

Karin, “Çocuklar dışarıda oturalım mı ne dersiniz, hava güzel, rüzgâr bile yok?”

Stefanie, “Bence de, güzel bir fikir.”

Felix,”Bence de dışarıda oturalım, hava güzel.”

Lucas, “Ben ama sıcağı pek o kadar sevmiyorum, gölgede oturalım.”

Karin, “İnsanın günde onbeş dakika güneş görmesi onun vücudunu güçlendirip sağlığını korumasına yardımcı olur.“

Felix, “Ayrıca hastalıklara karşı koyması için bünyemizdeki savunma sistemini güçlendirip onu daha dirençli kılar.“

Lucas, “Olsun, ama ben yine de güneşi sevmiyorum. Ben kışı, karı, kardan adam yapmayı ve kartopu oynamayı seviyorum.”

Stefanie, “Ben de!”

Bir kaç dakika içerisinde tam kafalarına uygun bir cafede, istasyonun yakınında dışarıda açık havada üç beş masası olan, gölge yapması için açılmış bir bira firmasının reklam ve tanıtım logosu üstünde bulunan dev bir şemsiyenin altında oturdular. Karin´in dikkatini çevredeki masaların boş olması çekti. Böylesine sempatik bir yerin bu saatte boş olmasına bir anlam veremedi. Herkes ne içeceğine karar verdi. Konudan konuya atladılar, okuldan, yuvadan, mahalledeki çocuklardan, evden, Joseph´den, eve gidince ne yapacaklarından uzun uzun bahsedip derin bir sohbete daldılar.

Aradan dakikalar geçmesine rağmen ne gelen ne giden vardı. Çocuklar artık iyice sabırsızlanmış, Karin huysuzlanmıştı, yine de bir anlam veremedi. Karin çocuklarına yönelip,

“Burada bekleyin ben içeri girip siparişlerimizi verip geliyorum, belki kendi kendimize servis yapmamız gerekiyordur. Garson yoksa eğer boşu boşuna beklemeyelim.” Tam yerinden kalkmak üzereydi ki, kılığından ve kıyafetinden garson olduğu belli bir adam içeriden çıkıp direk kendilerine doğru geldi.

Karin içinden, “çok şükür biri akıl etti gelmeyi!” dedi.

“Müessesemizden defolup gidin. Burada yabancılara hizmet sunmuyoruz. Biz bir Alman kuruluşuyuz ve sadece Alman müşterilerimize hizmet sunuyoruz!” dedi.

Karin adamın laflarından sonra gözlerindeki kin ve nefreti gördüğünde dondu kaldı. Şoku bir kaç saniye sürdü sürmedi. Korka korka çocuklarının ellerinden tutup apar topar ırkçı cafeyi hep beraber terk ettiler.

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden /  Ändern )

Google Foto

Du kommentierst mit Deinem Google-Konto. Abmelden /  Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden /  Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden /  Ändern )

Verbinde mit %s

%d Bloggern gefällt das: