ALMANYALILAR

Öykü: Çekilen Araba

Öykü: Çekilen Araba

Karısının, “kalk uyan arabanı çekip götürüyorlar!” uyarısıyla yataktan fırladı. “Kendi kendine işte bu da senin izinli günün” derken hemen balkona koştu. Kim çekebilirdi ki arabasını? Hem ekstra uzağa koymuştu ki kimselerin park yeri olmasın, uzaktan camdan baktığında rahatlıkla görebilsin. Bir çekicinin arabasına doğru yaklaştığını görünce yalın ayak arkasından kapıyı açık bırakıp dışarı fırlayarak koşmaya başladı. “Yetişirsem kaçırmalarına engel olabilirim belki!” diye düşündü. Ne istiyorlardı ki kendisinden, kime ne yapmış, kimin kuşuna kış kış demiş, tavuğuna bir şey yapmış, birine kem gözle bakmış, birinin dedikodusunu yapmış, yuvasını yıkmıştı? Yoksa hırsızlık mı yapmıştı, adam mı gasp edip yaralamış, ceza alıp içeri düşmüş, birini mi öldürmüştü? Böyle bir izinli günün sabahı olacak şey miydi bu?

Karim zar zor kapağı Almanya´ya atmış, Afganistan´da koca bir yaşamı geride bırakıp sürgün yollarına düşmüştü. İlk yılları Almanya´da acı ve gözyaşı içerisinde geçmiş, Hamburg´a gelince işleri değişmişti. Lüks bir Afgan restoranında aşçılık yapmaya başlayınca bütün kaderi değişmeye yüz tutmuştu. Önce restoranta düzenli gelen İçişleri Bakanlığı´ndaki memurun yardımları sayesinde kağıt kürek işlemlerini halletmiş, tabi bunun karşılığında memurun beş yıl boyunca günde bir öğün, öğleleri gelip restorantta yiyip içtiklerinin masrafını üstlenmişti. Şefi de anlayış göstermiş, personelden aldığı yarı fiyat uygulamasına tabi tutunca herşey sandığından da kolay olmuştu.

Tabanları yağlarken Karim bir yandan olimpiyat rekorları kırdığını düşünürken, bir yandan da öylesine acil bir durumda ha bire geçmişine gidip duruyordu. Ayakları koşarken beyni dünü anmaktan vazgeçmiyordu. Ülkesini tarih boyunca kimler işgal etmemiş, yağmalayıp talana uğratmamıştı ki. Afganlının kaderiydi savaş, işgalci güçlerin zulmüne uğramak, zulüm, acı, kan, gözyaşı, baruttu yaşamın diğer adı. Almanya´ya gelişinin ardından beş yılı geride bıraktığında çocuklarını ve eşini nasıl da özlemişti. Birkaç yıl öncesine baktığında birileri ona anlatsa, bir gün aileni yanına getireceksin, yine çocuklarınla, eşinle beraber olacaksın, diye buna hayatta inanmazdı. Yaşadığı o kesiti unutmuş, kendisinden uzaklaştırıp bilinçaltında kimbilir hangi çekmeceye koymuştu. Ta ki bir gün şu şişman memurun övgüsüyle karşılaşana kadar.

Adını dahi bilmediği rüşvet yerine onun yaptığı yemekleri yiyen memur hem eşinin, hem çocuklarının vize, oturum gibi kağıt kürek sorunlarını çözmüş, ailesi Hamburg´a gelmeden ona bugünkü oturdukları büyük daireyi bulmuştu. Acaba adamı mı arasaydı arabamı çekiyorlar, yetiş, yardım et, diye? Saçmaydı, hem adını bile bilmediği memur artık münasebetlerinin bittiğini, onun için sözverdiklerinden fazlasını yaptığını anlatmış, şimdi keyifle yemeklerin tadına bakmaktan bahsetmişti. Yolda koşarken birden dikkat etmediği bir köşeden üzerine saldıran küçük çelimsiz bir köpeğin saldırısına uğradı. Bir anlık şaşkınlıkla ensesinden aşağıya bir titreme hissetti. Korkuydu bu düpedüz. Şu miniminnacık meret bal gibi de korkutmuştu işte kendisini.

Yıllar sonra çocuklarının büyüdüğünü görmek, yeniden karısına, aşkına kavuşmak, onları koklamak, dokunmak, gözlerine bakmak, sıcaklıklarıyla hayatı, günü, yılları kucaklamak en büyük mutluluktu. Ailesi geldikten, iyi de bir daireye yerleştikten sonra, geriye aileye layık bir de araba almak kalıyordu. Hem işe gidip gelirken her gün metroda bir macera yaşamaktan kurtulacaktı, hem de tatil günlerinde veya hafta sonlarında arabayla oraya buraya gidebilirlerdi. Aradan daha iki hafta geçmemişti ki park sorunuyla tanıştı Karim. Ehliyetini Afganistan´da almış, burada da hızlı sürücü kurslarında zorlanmadan evraklarına kavuşmuştu. Ama hem işyerinde, hem de evlerinin civarında park yeri bulmak en büyük sorundu.

Her iki Hamburglu´dan birinin arabasının olduğunu duyduğunda Karim önce inanmak istemedi. “Abartılı bir tespit!” diye düşündü. Sonra normal bir Hamburglu ailede babanın kendi arabası olduğunu, annenin kendisine ait, varsa çocukların da kendilerine ait arabalarının olduğunu, hele hele şehrin dışındaki veya civarında yaşayan insanların bir de kendilerine uzak bir yerde çalışıyorlarsa arabalarının olmasının normal olduğunu gördü. Elinde ne var ne yoksa yeni taşındıkları daireye yatırmış, borçlar, krediler bitmeden yeni borç altına girmişti. Ailesine canı fedaydı, çalışır hepsini tek tek öderdi. Zaten öyle de yapıyordu.

Şu araba ne kadar da kolaylaştırıyordu halbuki hayatı. İşe erken gidiyor, böylece park yerleri daha boşken bir yerlere park edebiliyordu. İşten geç çıktığı için ama oturduğu semtte boş yer bulmak hep sorun oluyordu. Sabit kiralık bir park yeri de yoktu ki civarda kiralasın. Acımadan basardı parayı. Araba alırken kimse park sorunuyla bu denli yüz göz olabileceğini söylememiş, karşılaşabileceği zorlukları kendisi de tahmin edememişti.

Sabahın köründe adamın biri yaşlı cinsel organını kimselerden saklama ihtiyacı duymadan belki büyük dedesi yaşındaki bir ağaca işiyordu. Çok mu sıkışmıştı yoksa sapıklık mı vardı serde kestiremedi Karim. Bazı insanlar hayvanlar kadar olamıyorlardı bu açık ve netti. Onların bir çoğunda utanıp arlanma duygusu vardı. Gerçi ortalıkta köpekleriyle zorunlu ihtiyaç gezisine çıkmış insanlardan başka kimseler yoktu. Yakınlardan gelen sarhoş naraları ya da açık unutulmuş bir televizyonun kısılmamış sesinin yaydığı gürültü havaya egemendi. Memleketini düşündü ister istemez. Orada gece belli bir saatten sonra program bittiği için kesintisiz kulak tırmalayan bir sinyal ve garip görüntülerden oluşan sabit bir resim ekranda belirirdi. Sonrasında karıncalanma, kesilen yayın. İsteyen televizyonunu açık unutsun. Ama buralarda öyle miydi? Dur durak bilmeksizin dünyanın her yanından yayın yapan kanalları çekebilecek bir iletişim ağı. İnsan ürküyordu bazen şu teknoloji denilen meretten.

Çimenlerdeki çiğ kokusunu ciğerlerine çekti. Bir yandan nasıl da seviyordu şu yeşili, ama diğer yandan böylesine güzel görüntü ile kendi memleketini, kuraklığını, kıraçlığını, yeşile uzak ve yabancı topraklarını hatırladıkça içinde fırtınalar esiyordu. Allah yaratırken bu tarafa daha cömert davranmıştı, bu, gün gibi ortadaydı. Rahat ve kolay hayat batılılara verilmiş, huzur, zenginlik, para, mal, mülk, savaşı kanı, gözyaşı ve acıları da doğuya hediye etmişti. Neden bu böyleydi bir kaç kere hocaya sormuş ama doyurucu bir yanıt alamamıştı. Allahın işine akıl sır ermezdi. Böylesi sorular sormak günahtı. Hem o hiç de onun dediği gibi görmüyordu. Batının parası, silahı, tekniği varsa doğunun da imanı, itikatı vardı.

cekici.jpg

Doğu ile batı arasındaki savaş ve farklılıklar yüzyıllardır sürüyordu. Gerçekten de öyle hocanın dediği gibi olsa modern Avrupa şehirlerine gelmek yerine insanlar doğuya, şeriatla, Kuran ile yönetilen ülkelere giderlerdi. Demokrasi, sosyalizm, şeriat, insanlar nerede daha mutlu ve huzurluydular, rahat ve refah en çok da toplumsal barış neredeydi hepsi, herşey ortadaydı. Abartmanın, kendini kandırmanın alemi neydi. Yeri gelince Almanlara kızıp küfür etmek, gavur, dinsiz, imansız, domuz eti yiyenler, domuz sidiği içenler diye aşağılayıp küçümsemek adice bir davranıştı. Aslında kendileri ırkçı ve ayrımcı olup onu bunu beğenmeyenlere nasıl da kızıp öfkeleniyordu.

Tabanlarına biraz daha gaz verdi ama nefes nefese kalmıştı. İnşallah bir an önce yetişir, arabasını bu zalimlerin elinden kurtarırdı. Olacak gibi değildi, günlerdir aynı yere park ediyor, kimseler de bir şey demiyordu. Kabul edilecek gibi değildi. Acaba bir yanlışlık mı vardı, biri şikayet etmiş, bir haksızlığa mı uğramıştı. Garipti olup bitenler, bir şeyler tersti ve şimdi hemen aydınlığa kavuşturacaklardı.

İnsanın haksızlığa uğraması kadar fena birşey yoktu. Haksız yere hapse atılmak, adaletin yanlış işlemesi, olması gerekenlerin, yolunda gitmesi gerkenlerin yolunda gitmemesi, yürümemesi insanın doğasına aykırıydı. Kim kabul ederdi ki, yanlış uygulamalara, haksızlıklara uğramasını, kim sineye çekebilirdi? Kimse aldatılmayı sevmiyordu, kimse kandırılıp aldatılmayı kabullenemiyordu. Bunun doğrusu olduğu ortadaydı. İnsanın aklı, zekâsı, kendisinin kullanabileceği bir beyni vardı. Vicdanı hür olmadıkça insan yanlışlar yapmaktan bir türlü kurtulamıyordu.

Şehir kokuyordu düpedüz, korkudan öte bir kanıksanmış rahatlığın, uyku mahmurluğunun, zenginliğin kokusuydu bu. Para pis kokuyordu eline alındığında. Ama satın aldığı kolaylıklar, rahatlattıkları, verdiği huzur görmezden gelinemeyecek gibiydi. Korkuyu satın alabilirdi insan. Parasızken Hamburg sokakları daha bir farklı kokuyordu. Tuz, nem, yoksulluk kokan sokaklar ile zengin mahallelerindeki satın alınan mutluluğun kokusu arasında dağlar kadar fark vardı. Haksızlık da kokuyordu işte bal gibi. Aynen bu sabah uyanır uyanmaz havadaki koku gibiydi. Dışarıda olmasına rağmen bu kokunun ağırlığı karşısında şaşırdı.

Memleketini terk edip kaçışın kokusu korku, tarifi zor bilinmezlikler, bir adımının ölümde diğerinin yaşamda olması kokmuştu. İnsana sağlam bir burun ömrü boyunca gerekliydi. Her şeyin, her yerin, her anın kokusu vardı. Çocukluk, anılar, yarınlar, yatırımlar, gazeteler, çöp, şef, komşular, sabah gezintisine çıkartılmış köpekler, tek tek her bir bitki kokardı, kokuyorlardı. Hissetmemek, duyumsamamak, anlamamak, tanımlamamak mümkün değildi. Öfkenin, hiddetin, şiddetin de kendilerine özgü kokuları vardı. Karanlığın, limanın, denizin, uçakların, havaalanlarının, filmlerin bile kokularının varlığından bahsetmek mümkündü.

Ne yapacaktı arabasız, işe nasıl gidecekti, hafta sonu çocuklara söz vermişti, şef geç kalmasının gerekçesine anlayış gösterir miydi? O kadar çok sorular soruları kovalıyordu ki düşünmemeye çalıştı. Uzaktan şükür çekiciyi görmeye başlamıştı. Birkaç dakikaya kalmaz yüksek demir parmaklıklarla çevrili yolun öbür tarafına geçebilirdi. Yolu bu kadar uzatmaları hep güvenlik içindi. Bu kadar korkmak kimden ve niçindi? Hırsızlara karşı mı, anarşistlere, bölücülere, yabancılara karşı mıydı onca tedbir? Kafasına insanı öldürmeyi, hırsızlığı yerleştiren birini kim engelleyip vazgeçirtebilirdi?

Arabası iki hafta içinde çekilen adam diye hem komşuları, hem iş arkadaşları, hatta kendi ailesi bile belki onunla alay edeceklerdi. Olayı dramatize edip etmemek, teknem elimden gidiyor, işte alınıyor gibi elleriyle kafasına vurup dövünmesi de anlamsız olacaktı. Kimbilir ne kadar ceza ödeyecekti. Arabanın çekiciyle götürülmesi büyük bir cezayı gerektiren kuralın ihlâli anlamına gelirdi. Oysa böyle birşey yapmadığından adı gibi emindi. Ne kaza yapmıştı, ne başka bir şey söz konusuydu. Akşam oradan giderken ortalıkta her gece olduğu gibi kimsecikler yoktu.

Yanlış anlaşılmalar, hatalar her zaman mümkündü. Ama bula bula hep onu mu bulmalıydı? Olacak şey değildi, kabul edilemeyecek bir hataydı karşılaştığı. Bunca yıldır Almanya´da yaşıyordu bu kadar büyük bir haksızlığa ilk defa denk geliyordu. İşin garip tarafı o koştukça sanki hedef uzaklaşıyormuş gibi geliyordu. Aklına çocukluğu, askerliği, okul yılları, akrabalarının toplu askeri saldırılarda hunharca öldürülmeleri geliyordu. Böylesi benzeri koşularda defalarca hayatını kurtarmıştı. Koşmanın insanın hayatını kurtarabileceğini bir çok defa görmüş, yaşamıştı. Almanya macerasına da böylesi bir koşuyla başlamıştı. Hayatının koşusuydu onu kurtaran, saklatan, kaçırtan, düşmanın eline düşmemesine yol açan.

Bir an çekiciyi süren bir şoförün karakter özelliklerini düşündü. Kimler böylesi bir mesleği severek ve isteyerek yapmak isterdi ki, başka insalara acı vermek, eziyet etmekten zevk alan garip, hasta ruhlu insanların dışında? Yapacak daha iyi bir iş mi yoktu ki? İri ve büyük bir araçla başka insanların arabalarını alıp götürmek kime ne yarar sağlardı? Diğer yandan insanların konulan kurallara uyulmadıkça nasıl da koyunlaşıp tehlikeli olabileceklerini kendi hayat tecrübesinden çok iyi biliyordu. İnsan kolayı ve rahatı severdi. Yaradılış itibarıyla bencil, kendisinden başkasını düşünmemeye eğilimliydi. Yasalar, dinler, ahlak, değerler olmasa insanlar birbirini bile yiyebilirdi.

Görev hayatı boyunca bir çekici acaba kaç arabayı yerinden çekiyor, oraya buraya götürüyordu, kaç arabaya, sürücüsüne zarar veriyor, maddi zarara uğratıyordu? Bir an bunun ne önemi olabileceğine kafa yordu. Koşsa da artık yetişemeyeceğini görünce derin bir üzüntü duydu. Deminden beri uğraşması boşunaydı. Çekici arabayı oyuncak bir şeymiş gibi kolayca yerinden almış götürüyordu. Yorgunluktan değil de nefessizlikten bir an düşüp yıkılacağını sandı.

Hayat bazen böyle insanın elleri, avuçları arasında kayıp gidebiliyordu. Daha önce hiç böylesi bir durumla karşılaşmamıştı. Ne yapacağını bilmiyordu. Arabasını acaba nereye götüreceklerdi? Büyük ve yüzlerce çekilen arabaların toplanıldığı şehrin merkezindeki dev “Park Cenneti” gibi alaycı bir adı olan meşhur toplama alanına mı? Acaba kime sormalıydı, nereye başvuracaktı? Şefine sorsa dalga geçerlerdi, komşularından da doğru dürüst kimseyi tanımıyordu. Arabası çekip gitmiş olsa bile hâlâ durmamış olduğuna şaşırıp kaldı. Ufukta artık çekicinin arkasındaki arabasının kayboluşunu görmüştü ki arabasını park ettiği yere geldi.

İki elini başına koyup dövünmeye başladı. Gözünden birkaç damla yaş aktı. İyisi mi bir polis karakoluna gidip durumu anlatmaktı. Uzaktan camdan görünen karısına el salladı. Çaresiz ve yavaş adımlarla geri eve döndüğünde şaşırıp kaldı. O birkaç dakikada yürüyerek geri döndüğü evin yolu, demin koşarken neden o kadar uzun ve erişilmez gelmişti, şaşırdı. Dakikalarca koşmuş, dünyayı yaratılışından beri izlemiş, takip etmiş kadar uzun gelmişti o an. Karısıyla tek kelime etmedi. Dokunulsa ağlanılacak bir haldeydi. Oldukça üzgün ve dalgındı. Karısı açıklama bekleyen gözlerle kendisine baksa da bir şey söylemedi.

Üstünü değiştirip ceketini alarak evden çıktı. Böylesi bir tatil gününü hiç hesaba katmamıştı. Ne biçim boktan bir gündü başlayan, böyle başlayan bir gün kimbilir nasıl sona ererdi. Bir taksiye binmek ve en yakın polis karakoluna gitmek istiyordu. Taksi şoförünün meraklı sorgusu ona olup biten her şeyi anlattırmaya yetti. Karakol en doğru yerdi. Zira çekicilerin arabaları nereye çektiklerini merkeze bildirmeleri zorunluydu. Bunu duyunca biraz rahatladı. Sanıldığı kadar zor ve karmaşık olmayacaktı, az biraz gevşedi.

Karakolda dakikalarca bekledi, suçunu sordu. Ona sabretmesi söylenildi. Henüz bir şey bilinmiyordu, biraz daha sabretmesi gerekiyordu. Karakolda beklemek ne kötüydü, hem de suçsuzken, kimseye bir şey yapmamışken. Birkaç saat sonra karakolu terk ettiğinde şaşırıp kaldı. Arabasıyla itfaiye arabalarının, olası bir tehlike anındaki giriş ve çıkışlarını engellemişti. Birkaç gün orada park etmiş olması suçu işlememiş anlamına gelmezdi. Arabası da birkaç yüz metre öteye götürülüp bırakılmıştı. İstediği zaman gidip alabilirdi.

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden /  Ändern )

Google Foto

Du kommentierst mit Deinem Google-Konto. Abmelden /  Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden /  Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden /  Ändern )

Verbinde mit %s

Şeker Portalı

Portakallı Paylaşımlar

yedi orman

Yapraklarıma ve çiçeklerime, meyvelerime ve dallarıma, köklerime ve toprağıma doğru bir keşif yolculuğu.

Karikatüristan.Wordpress.com

Karikatür Alemi, Alemin Karikatürleri

Varlık Ergen

"ben kötüyüm bu düzen için ama değilim asla kötülük"

YARIŞBİLİMİ

Atyarışı ve İstatistiğin buluştugu yer

ZÎZNASE

bilgelik sevgisi...bilgi aşkı

Sema'nın İzleri

Mutlu olmanın izlerini bırakın..

Bir Acayip Mühendis

Her şey Mutlu bir son için...

SEYAHATDELİSİ

Seyahat delisi bir çiftin hatıra defteri...

BİLGİSAYAR VE YAZILIM

Bilgisayar ve Yazılım Dünyasına Ait her şey

ARTHROTEC MEDİKAL SİSTEMLER

'SİNGJOİNT, HYDROGEM, TIBBI ALETLER, TÜMÖR CERRAHİSİ

%d Bloggern gefällt das: