5.7 C
Hamburg
Samstag, Mai 8, 2021
StartKulturKinoYağmurdan Sonra

Yağmurdan Sonra

Osman Şahin’in ‘Üzüm Bağları’ isimli eserinden yola çıkılarak Görkem Turgut´un senaryosunu filme uyarlayıp çektiği “Yağmurdan Sonra” politik bir film iddiasi ile piyasaya sürülmüş. Nuri İlker isimli siyasi bir yazarın kızının ve yazdığı bir kitabının adı sıkça gösterildiği gibi “Kıvılcım” olduğuna göre herhalde TKP- Kıvılcımcılar´dan olsa gerek, Ege´nin yarı açık bir cezaevine sevki ve burada kalan son aylarını yatıp cezasını çekmesi için adaya gelmesi ile başlıyor.

Türk filmi bu, bizim siyasi mahkum cezaevi müdürünün karısı Sumru´yu hem kendisine aşık eder hem de aşık olur. Sumru Gökçeada Yarı Açık Cezaevi Müdürü Halim´in sekiz yıllık mutsuz evliliğindeki sadakatsiz eşidir. Müdür Halim´in hizmetlileri ve tanıdıklarının daha çok Rumlardan oluşmasını anlamak için ya yazara ya yönetmene kafa yormak lazım. Acaba neden?

Film “Yağmurdan Sonra Her Zaman Gökkuşağı Görünür mü?” gibi galiba bilge olma iddiasındaki bir söylem ile başlıyor. Ne demekse yorumcuya açık. Film galiba 12 Eylül ile hesaplaşma iddiası ile yazılmış, ama sanıldığından da soft bir iddia ile siyasi olduğunu söylemeye çalışan, arasına az biraz da garip bir aşk ilişkisinin sıkıştırılmaya çalışıldığı beş para etmez berbat bir sinema örneği. Ama gerçek öykünün öyle olup olmadığını bilmiyoruz.

Bilinen her öykünün filme uyarlanamayacağı, her filmin de bizim gibi ülkelerde bir öyküsünün olmadığıdır. Galiba 12 Eylül´ü yaşayıp Gökçeada Yarı Açık Cezaevine sevk edilme gibi bir lüksü yaşamış siyasi bir mahkumu tasavvur etmek için o ülkede ne politikayı, ne de 12 Eylül´ü anlamış olmak gerek. Masa başında yazılmış çok büyük ihtimalle romantik ve devrimci olmaya özen ve aşırı bir çaba gösteren bir züppenin kalem ya da hayallerinden çıkmış abuk sabuk bir kafanın ürünü.

Para bol millette, halkına özeleştiri vermesi gereken kanlı ve katil bir devlet geleneği ile hesaplaşma zorunluluğu gibi bir mecburiyeti hâlâ bugün bile görmezden gelen, kör bir suskunlar topluluğu aydını oluşturuyor Türkiyelilerin entellektüel dünyasını, ona da ancak böylesi öyküler ve filmler yaraşır, yakışır. Bir gün yeri ve zamanı geldiğinde torunlarına hesap vermek zorunda kalacak olanlar bir tek cani ve vampir ruhlu işkenceciler, asker ve polisler değil, yazar çizer, gazeteci, yayıncıları da olacaktır.

Yazar Nuri İlker´in kızı Kıvılcım daha bebek iken babasının askerlerce gözaltına alınışına tanıklık eder ve bir daha konuşmaz. Bolca göz yaşı ve duygu sömürüsü Türk sinemasının malum geleneği, 12 Eylül gerçeğinin çok daha zalim, unutulmaz ve onarılmaz acılara yol açtığını, bizim kuşağın belleğinde galiba ölene kadar yaşayacakları bir tahribata neden olduğu biliniyor.

Galiba benzer isimde başka filmler de var, zira resim arar iken aynı isimde farklı afiş ve kitapla nette karşılaşmak mümkün. Filmin konusu, senaryosu, dolayısı ile yönetmeni berbat olsa dahi oyuncuların ustalığına değinmek zorunluluk. Ana kahramanlar kadar her bir yan oyuncu ve rollerindeki egemenlik ve gösterdikleri oyunculuk performansları övülmeye değer. Eleştirel bir gözle izlemek ama verdiği mesaja kanmamak gerek. Zira 12 Eylül çok daha kanlı, barbar, zalim bir devletin ve onun koruyucusu olduğunu iddia eden bir avuç üç kuruşa satılmış generalin ürünü bildiğimiz gaspçı bir iktidar darbesi idi. Film saf ve o günler ile bir ilgisi kesinlikle yok.

2009

Vorheriger ArtikelÖykü: Elitlerin Okulu
Nächster ArtikelFaik Baysal: Madame Bambus

Anzeigen

-Advertisment -spot_img
spot_img
spot_img
spot_img
spot_img
spot_img
spot_img

Most Popular