13.4 C
Hamburg
Mittwoch, September 30, 2020
Start Kultur Bildung Nasıl Kitap Yazılır?

Nasıl Kitap Yazılır?

Bu konuyla ilgili onca teknik kitap varken, asıl hedef, bir de edebiyat etkinliği olarak ele almanın kökeninde, farklı bakış açılarından, mümkün olduğu kadar en geniş ve değişik boyutlarıyla yazıyı, kitap yazılmasını irdeleyip analize etmekten başka bir şey değil. Sahi kitap nasıl yazılır, kim yazar, hangi süreçlerden geçer bir kitap, her şeyden önce onu yazan insan, kalem, kafa nasıl olmalıdır? Sohbete en başından başlamakta fayda var.

Yazar, yazan insan, yazıyla hayatı yakalamaya çalışan, kendine has sanatçı bir tarz tuturmaya çalışan ,yazarlık sıfatından önce başka bir sıfata bürünmelidir. O bir okuyucudur. Hem de nasıl bir okuyucu? Yazıyı irdeleyen, inceleyen, binbir parçaya, atomlarına kadar ayıran, ayrıştırıp ölçen, biçen, tartan bir okur. Okur olmadan yazar olunmaz. Okumadan kendine has üslubun olmaz, özgünlüğe uzak kalırsın, herkesin söylediklerini tekrar eden sıradan biri kalem olmaktan öteye gidemezsin. İyi bir yazarın onbinden aşağı kitap okumadığını söylemek abartı değildir. Bizdeki standart çoğu zaman bini dahi bulmaz.

İyi bir yazar olmanın yolu iyi bir okur olmaktan geçer dedik. Ama ne okumalı insan, ki iyi bir yazar olabilsin? Ancak bu noktadan itibaren ayrıştırmaların başlangıcından sözedebiliriz. Ne yazmak istiyoruz? Roman mı, edebiyat mı asıl uğraşı alanımız, gazetecilik ürünü bir araştırma-inceleme mi derdimiz, akademik bir yapıt mı kastedilen, anılar, biyografi, zamana yakınen tanıklık etmenin dayattığı konuşma ihtiyacı mı asıl kökende yatan? Kısaca ne yazmak, hangi konu hakkında yazmak istiyoruz? En azından sıradan bir başlangıç için bu kadarı olmazsa olmaz bir zorunluluk.

Şiir yazmak istiyorsak şairliği, şairleri, o güne değin şiirle ilgili yazılanları, önemli akımları bilmek zorundayız. Deneme yazmak istiyorsak denemenin babasını, bizdeki ilk veya güçlü kalemlerini bilmek gerek. Türkiye romanını bilmeksizin dünya romanını anlamak eksik olacaktır. Kendi edebiyat tarihimizi, geçiş süreçlerini, iz bırakan başyapıtları okuyup tanımadan romana başlamak boşa kürek sallamaktan başka bir şey değildir. Eleştiriye dair üçbeş teorik yapıt ve eleştirmeni okumadan birinin yazdıklarını eleştirmeye yeltenmek haksızlık ve saygısızlıktır.

Yazar çok yönlü bir sanatçıdan başka biri değildir. İyi bir sanatçının donanımında bol bol kitabın dışında müzik, resim, sinema, tiyatro, opera kısaca güzel sanatların hepsi olmak zorundadır. Her gün ortalama olarak zıt görüşleri bağrında barındıran en azından beş-on gazeteyi, haber kaynağını, ajansı izlemek yine en doğal davranışlarımızdan biridir. Hele birde serde göçmenlik varsa bunun egemen olunan farklı dillerde olmaması için hiç bir neden yok. İki dünyayı, birçok kültürü tanımak aslında kullanılabilirse çok önemli bir avantajdır. Dezavantajları yine farklı anlatı ve polemiklerin konusu olmaya aday.

Nasıl olduysa oldu, becerip başarıp bir kitabınız yayınlandı, hatta rüya bu ya o eseriniz için telif bile aldınız. Hepsi o kadar mı? Tersine asıl yazarlık serüveniniz o zaman başlıyor demektir. İnişli çıkışlı bir macera, heyecan, acı, yalnızlık ama çoğu zaman mutluluk, huzur, bahtiyarlık, heyecan veren bir uğraşıya başlamışsınızdır demek. Aynen bugün burada yaptığımız gibi konuşabileceğiniz hemcinslerinize, yazdıklarınızı konuşup tartışabileceğiniz okurlara ihtiyacınız vardır. Onların olmadığı yazarlık kısır, zayıf ve cılız bir yazarlıktır.

“Okur ahmaktır”. Bu benim değil sayısız büyük ustanın ortak görüşüdür. Böyle diyerek onu aptal yerine koyanlar en büyük hayal kırıklıklarına uğrayanlardır. Nesillerle sohbet eden yazarın kendisidir, onu yaşadığı dönemde anlayan, yakalayan, hatta belki popüler, çok okunur, aranılır, sevilir kılan medya değil. Zamanın ötesinde yazılır, ama reklam yapılması çok daha zordur. Yani usta bir yazar, iyi bir yazar olmak zorundadır. Bu onun yazı hünerinden bağımsız ele alınamaz. Peki nedir o hüner, nereden gelir, neyle beslenir? En önemlisi nereden, nasıl başlanılmalı?

Ustalığa giden yolda, yola ilk çıkanların heybesinde olanlar sanıldığı kadar çok değildir. Atılan güçlü temellerin üzerinde yazarlık oturur, gelişir, serpilir. Okumak, ama boş zamanlarda değil burada kastedilen, duvar işçileri gibi, kol ve bilek gücüyle çalışan işçilerin ki gibi ağrıyana, sancıyana kadar okumak burada kastedilen. Taki onu bilincin, günlük ödev ve sorumlulukların en üst seviyesinde bir yerlere getirene kadar, vazgeçilmez bir alışkanlık, güçlüden öte sarsılmaz bir tutku olarak görüp benimsemek, içselleştirmek gerekir.

Okumak gelişim seyri kendi halinde yol alırken yararlanılacak bir diğer hazine, kendi hayat hikayemizdir, o güne kadarki kişisel tecrübelerimiz, bilgeliğimiz, gözlemlerimiz, yoğurup anladıklarımız, anlayıp bildiklerimizi anlatabilmemizdir. Bunun her kitapta biraz daha kök salıp geliştiğini, kalemin gittikçe güçlendiğini, ulaşılan okur sayısının sürekli artan, çoğalan rakamlarla hareket ettiğini söylemek yalan olmaz. Çocukken özellikle yaşanılanlar, kişiliğimiz oluşurken bilinçaltımızda önemli yer edinmiş vakalar, şahitlikler, görüp geçirmişlikler o temelin ana yapıtaşlarının en önemlilerindendir.

Yazının en büyük handikapı aslında yine bu evrede yatar. Kendisi kendisine yeten yazar burada sıkışır kalır. Çocukluğuyla, kendi dar ve küçük dünyasıyla koca yaşamı anlayabileceğini, kavrayabileceğini zanneder. Kendisinin cansıkıcı hikayesini anlatırken koca yaşamı ve ucu bucağı olmayan sınırsız kainatı verdiğini zanneder. Genelde egozentrik düşünen ve yaşayan bu yaşam tarzının kalemi en fazla birkaç yapıt sürer. Sonrası kocaman bir tıkanmadır. Yazının yararlandığı enerji, kişisel tecrübelerin dışında; okunmak, gözlemlemek, yaşanılanlarla tecrübelerin hepsini yoğurup kendi sentez ve yorumumuzla okura sunmanın bize geri dönen yansımalarıdır. Hareketlilik ve dalga ne kadar güçlüyse keyfimiz o kadar yerine gelir.

Her mesleğin olduğu gibi yazmanın da bir raconu olduğunu, yazarlığın da kırmızı çizgilerinin olması gerektiğini görmek gerekir. Kimisi için bu kişiselmiş gibi gözükse de birçok ünlü kalemin veya ustanın hemen hepsinin ortak yanlarının onların ruhlarında en azından özgürlüğü yakalamış olmalarıdır. Yanicesi yazarın ruhu her türlü köleliğin, uşaklığın, karanlığın karşısındadır. Yazar ışıkveren, aydınlatandır. Ama kendisi karanlıkta bir yazarın, yine kendisinin en azından görebileceği ışığa ihtiyacı olduğunu görmek gerek. Yazarken unutulmaması gereken en önemli unsur aslında budur. Bildiğimizden emin olmak, neden bahsettiğimizi bilmek, duyduklarmızın, işittiklerimizin aslı astarının olup olmadığını bizzat kontrol etmek.

10.JPG

Hayal gücünün bir yazarın, anlatıcının en büyük ve önemli silahlarından biri olduğunu kimseler inkâr edemez. Ama hayatın doğal gerçekliğinden uzak fantezilerin de kendisini kolay okutup kabullendiremeyeceği aşikar. En azından doyurucu düzeyde inandırıcılığı, oyalayıcı unsurları yakalamak zorunda. Okunduğunda ağızda bir tat bırakması, lezzet vermesi genel işler kural.

Yazarken hükümetleri, iktidarları, rejimleri, karşıt görüşleri, alternatif düşünenleri yani düşüncenin her türlüsünü yargılayabilir, yerden yere vurabilir, hedef tahtasına oturtabilirsiniz ama en çirkini ve yakışmayanı şahısları, tekil bireyleri hedef almaktır. İnsanın insanla uğraşmasından daha çirkin, aciz, yaralayıcı bir şey yoktur. Böylesi anlayış ve davranışlar o yazarın ne kadar küçük ya da büyük olduğunun da bir kanıtıdır. Ama bunları derken olması gereken, geliştirici, seviyeli, öğretici polemikleri kastetmiyorum, böylelerinin polmiklerinin de mahkemelere düşmesi yazarlık adına utanç verici ve onur kırıcıdır. Ne işi var yazarın mahkeme salonunda, avukatta, savcıda? O hakimin karşısına çıkınca egemen anlayışı, eskimiş geleneği, çürümüş işlemeyen düşünceleri yargılamalıdır, meslektaşını değil.

İnsanları yaralayacak, onları rencide edecek kişisel saldırılar tabudur. En kalın kırmızı çizgidir. Bunun dışında yazar herşeyi ama herşeyi yazabilir. Yazmalıdır da. Zayıfı ezmek için yazan yazar zaten yazar değil soytarıdır. Kalemini güçlüden, zalimden yana işleten yazara işbirlikçi denir. Üçkuruşa yazarlığın onurunu satanın cenazesine beş kişi gelmez. Yazarlığın tanımları arasında gerçeği söylemek, ezilenlerden yana olmak vardır. Bu sınırlar ve kalıplar içerisinde hareket etmek yazarlığın anayasalarının en temel maddelerinden birkaçıdır.

Dilimizle insanları incitmek, yaralamak, hor görmek, aşağılayıp küçümsemek ayıptır, yakışık almaz. Bu işin kolaycılığıdır. Gerçek hayatta bu zaten yeteri kadar yapılmaktadır. Aslolan, burada marifet olan tam da tersini yapmak, yapabilmektir. Bunun sanıldığından da zor olduğu doğru, ama yazarın sanatçı ruhu yaratıcıdır, yaraları sağaltandır, ilaç gibi gelmelidir okunan satırları, yoksa tahrip edici, yok edici, incitip sancıtan türden değil.

Yazarın kendisini en kolay ve rahat ifade ettiği, kendisinin de bundan zevk ve tat aldığı stili tutturması bazen yıllarını alır. Kendisine ve satırlarına hayran birçok yazar, neden geniş okur çevrelerine ulaşamadıklarını yıllarca sorar dururlar. Okumayanlara, hanzolara kalayı basar küfrederler. Ama nedense kusuru, eksikliği kendisinde aramak aklının kıyısından dahi geçmez. Demek ki özeleştirel olmak zorunluluk. Yani satırlarımıza, kendimize, yapıtlarımıza böyle bakmak zorundayız. Herkesin kendince farklı yorumlayıp değerlendireceği muhakkak. Ama ortak ve genel noktalarda dahi buluşulamıyorsa o yapıt ve yazı hakkında sorgulamak, kendi kendini inceleyip ele almak vakti gelmiş demektir.

Dikkat edilmesi gereken nokta herkese ulaşacağım, beni daha geniş çevreler okusun diye dilin kırılması, edebi cümlelerin terk edilmesi, popülizm tuzağına yenik düşülmesidir. Herkesin Borges, ya da Faulkner olması gerekmese de belirli bir düzey her zaman için tercih edilendir. Yazarının dahi okuyunca bir şey anlamadığı yazıları sıradan okurun anlamasını beklemek en hafif deyimi ile haksızlıktan öte aptallıktır. Hani öyle metnine aşık yazarlar olur. Yazının içerisinde kendisi, ne anlatmak istediği, ele aldığı konu boğulup kalmıştır. Bir de okuru suçlamaları yok mu, aptallar, değerimi bilmiyorlar gibi. Çuvaldızı önce kendisine batırmalı bir yazar.

Döneminde anlaşılamayıp gelecek nesillerce anlaşılan, hakkı iade edilen yazarlar da vardır. Ama onlar bunun bilincinde olmuş, kimseye haksızlık etmemişlerdir. Bu anlamda kime ne yazdığımızı, yazacağımızı iyi bilmek zorundayız. Yazmak huzur verip mutlu ettiği kadar hayal kırıklığına uğratıp, derin karanlıklara da gömebilir. Ortaokulu bile bitirmemiş insanlara üniversite mezunlarının anlamakta zorlanacağı olayları, konuları anlatmaya çalışmak herkesin harcı değildir. Herkesin nabzına göre şerbet verenler de var. İyi bir yazar bu iki tavırdan da uzak durmalı, hedef kitlesini belirlemeli, yazıları, kurguları, ifadeleri kadar duruşu, hayat tarzı, felsefesi de açık ve net olmak zorundadır. Her camiaya göz kırpan yazar sadece dışlanır.

Göçmen yazar için konu bolluğundan çok ne var? Sahiden bir cennet yurtdışı, Almancı koşulları, göçmenlik. Gülmeceden trajediye, gözyaşlarından derin dramalara kadar ne aransa kolayca bulunabilecek içerikler. Tökezlememiş bir aile var mı çevrenizde? Gurbetin darbesini yememiş, koşulların zorluğundan etkilenmemiş birilerini tanıyor musunuz? Al sana konu. Çevrene bak onlarcası var. Sıradan insan ilişkilerinden, başımızdan geçenlere, bizzat tanık olduklarımızın dışında kendi hayal gücümüzü de işin içine katarak zenginlestirdigimiz çeşniler görmezden gelinemez. Dileyen istediğini alsın, anlatma özgürlüğü sağlam yasalarca korunma altında.

Şiir yazmayan, yazamayan birilerini tanımıyorum. Okumayan, lirizmi, şiiri, birkaç mısrayı dahi olsa sevmeyen, bilmeyen birini bilmiyorum. Şiir herkesin ortak eğilimi, belki her yazarın olmasa da çoğu yazarın ilk gözbebeği. Günlükler yine öyle. Otobiyografiler her insana gitmez sanılır, ne kadar yanlış. Her insan başlı başına bir gezegen. Herbirimizin kendi öyküsü nice zenginliklerle yüklü. Hemen her yıl yeni bir yazar veya kitapla zenginleşen yerel edebiyat şiirden sonra, öyküde de gelecekte ele alacağımız özel toplantılara konu olabilecek kadar mesafe katetmiş vaziyette. Tek tük dahi olsa çıkan romanlar, yoldakiler bu temelin her geçen yıl daha da gelişip güçlendiğinin garantisi.

Okumadan yazan birini tanıyorsanız ne yazarlığına inanın, ne de yazdıklarına. Yavan, kuru, dar anlayışlarla süslü zayıf ve yüzeysel satırlardan başka bir şey değildir dayayıp döşedikleri. İlhamı bize başka anlatılar verir, başka yazarlar. Tabiki onlardan etkileniriz, hayattan da. Bilincimiz hepsini yoğurup bize has bir üslup ve trazla geri verir hepsini. İşte buna özgünlük diyoruz. Kitap en büyük ilhamdır. Tanrı aşkını ağzına pelesenk edenlere bakın, ya da bir bireyi, kutsal bir davayı. Çıkarttıkları edebi eserlerine bakın gülersiniz. Gelip geçicidirler. İnsan gibi kitaplar da baki değildirler. İnsana oranla daha uzun yaşasalar da eninde sonunda onlar da unutulurlar. Kalıbı yok insanın. Koskocaman bir derya. Ucu bucağı, sınırı yok iyiliklerinin de, kötülüklerinin de. Onu ne kadar tanıdığımızı iddia etsek bile her geçen gün yeni bir yanını keşfeden yine biz değil miyiz?

Yazılanları bu işlerden anlayan birilerine göstermek gerek. Nobelli yazarımız bile dosyalarını 5-10 kişiye yayınlanmasından önce gösterdiğine göre vardır bir keramet değil, işin doğrusunun bu olduğu için böyle davranılmalıdır. Ne yaparsak yapalım, yazı ile aramıza bir mesafe koymak, ona dışarıdan bakmak her zaman zordur. Eleştiriye, önerilere açık olmalı, doğruları almayı, kendimizi düzeltmeyi, hepsinden önemlisi de alçakgönüllü olmayı bilmek zorundayız. Biz bu işleri daha yeni yeni yapıyoruz. Ama bizden önce nice büyük usta geldi geçti. Arkalarından dev bir kültür hazinesi bıraktılar. Yararlanmak en sağlıklısı.

Tabi es kaza dengi olmayan insanlara notlarınızı okuttuğunuzda teşvik, öneri, motivasyon yerine cahilce yorumlar, abuk sabuk değerlendirmeler, acizlik çağrıştıran öneriler de alabilirsiniz. Düzenli kitap okumayan birilerine notlarınızı kesinlikle okutmayın derim. Yazana değil, okuyana daha çok değer verin, onun söylediklerine kulak asın, daha ciddiye alın derim.

Hepsi bittikten sonra nasıl olduğunu kısa bir süre sonra kendinizin de unutacağı karmaşık bir evreden sonra diyelimki ne yapıp edip ilk eserinizi kitaplaştırdınız. Ondan sonra ne olacak? İşte asıl konuşulması gereken, kafa yorulması, düşünce üretilmesi gereken püf noktası burası. Hepsi, her şey asıl şimdi başlıyor. İlk kitap başımızı mı döndürür, kapalı gözlerimizi mi açar, aslında ne kadar da cahil ve acemi olduğumuzu mu kulağımıza fısıldar, bunu kimse bilemez. Her karakter, yazar gibi bunu farklı algılar, hazmeder, içselleştirir. Ancak ilk beş kitaptan sonra yazarlığa doğru yol almaya başladığımızdan bahsedebiliriz.

25 Nisan 2014

Anzeigen

-Advertisment -

Most Popular

Schweizer Referendum: Präsidentin von der Leyen begrüßt klares Votum für Personenfreizügigkeit mit der EU

Kommissionspräsidentin Ursula von der Leyen hat die Entscheidung des Schweizer Volkes begrüßt, weiterhin Teil der Personenfreizügigkeit der Europäischen Union zu sein. Sonntag haben knapp...

BTSO, Bursa’nın en büyük 250 firmasını açıkladı

OYAK Renault'un 24,6 milyar liralık değerle ilk sırada yer aldığı listede ikinci TOFAŞ, üçüncü Bosch oldu Bursa Ticaret ve Sanayi Odasının (BTSO) kent ekonomisine ışık...

EU-Staatsanwälte leisten Eid vor Europäischem Gerichtshof

Bei einer Zeremonie vor dem Europäischen Gerichtshof haben die Staatsanwältinnen und Staatsanwälte der neuen Europäischen Staatsanwaltschaft Montag ihren Eid abgeleistet. Die Europäische Staatsanwaltschaft wurde...

Erkeklere inat başladığı futbolda adını milli takıma yazdırmak istiyor

TFF Kadınlar 2. Lig ekiplerinden Horozkent Spor oyuncusu Amber Selin Karaosmanoğlu: "Bana 'sen topa bile vurmazsın git bebekle oyna' dediler. İnat ettim, bu sevdaya...